Demokrasi ve SolDış Politika ve EnternasyonalizmDünyaGündem

Uygurlar ve Türkiye Solu – Ali Tirali

11 Ocak 2020 tarihinde Yeni Arayış‘ta yayınlanmıştır.

Geçen yıl büyük Uygur entelektüel ve Uygur intelligentsiyasının en ılımlı üyelerinden biri olduğu halde Çin’de ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış olan, hangi cezaevinde olduğu dahi meçhul olan İlham Tohti Saharov Ödülü’ne layık görüldü, ödülü kızı Cevher Tohti aldı. Bu ödül, 10 Temmuz 2019’da 22 ülkenin Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi başkanı Coly Seck’e hitaben kaleme aldıkları Çin’in Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlalleri konulu mektupla birlikte Uygur meselesinin dünya kamuoyunun gündeminde kalmasını sağlayan bir başka mühim gelişme oldu.

Türkiye’de sağın en zengin hamaset kaynaklarından biri “Dış Türkler” meselesidir, bu neredeyse cumhuriyetin ilk yıllarından beri böyledir. 1923-1950 arası Turancılık, milliyetçiliği umdeleri arasında sayan devrimci cumhuriyete karşı hem cepheden muhalif görünmeyip, hem de dış siyasete zımnen eleştirel yaklaşmanın parolasıydı. “Irkçı-Turancı” olarak bilinen grup, Nihal Atsız, henüz yüzbaşı olan Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan ve diğerleri, 1944’te büyük bir operasyona uğradılar, fakat Türkiye’de çok partili demokrasi ve soğuk savaş ikliminin hüküm sürmeye başlamasıyla, 1940’ların sonundan, ama özellikle de 1950’lerden itibaren yeni bir hayat ve propaganda sahası buldular. Erken Cumhuriyetin Sovyetlerle dostane ilişkisi bu dönemde düşmanlığa dönüşmüştü.

Tarihin ve coğrafyanın bir cilvesi demek hafif mi kaçar bilmem; Türkî halklar genellikle komünist ülkelerde azınlık olarak yaşıyorlardı. (SSCB’de kendi Sovyet cumhuriyetlerine sahip olan Azerbaycanlı, Türkmen, Özbek, Kazak ve Kırgızlar ile değişik dönemlerde birbirinden farklı statülere sahip olan Kırım ve Kazan Tatarları, Başkırtlar, Çuvaşlar ve diğerleri, Bulgaristan ve Romanya’daki kalabalık Türk ve Tatar toplulukları, Çin’deki Uygur, Kazak, Dolgan ve diğer Türkî azınlıklar…) İşbu durum zaten tarihsel sebeplerle şiddetli Rus aleyhtarı olan Türk milliyetçiliği ile antikomünizm arasında bir Katolik nikâhı akdedilmesine sebep oldu; “Moskof’un ülkesi viran olacak / Türkiye büyüyüp Turan olacak” sloganlı, zaten anti-Rus bir siyasi program öngören pantürkizm koyu bir antikomünizmle meczoldu.

1991’den sonra SSCB’nin beş Türkî cumhuriyeti bağımsız ulusal devletler olarak BM ailesine katıldı. 1990’larda Rusya’da Çeçenistan gibi Müslüman çoğunluklu gayrıtürk bölgelerde silahlı çatışmalar, milliyetçi ve köktendinci içerikli terör faaliyetleri yaşanırken, Rusya’nın bünyesinde kalan çeşitli derecelerde otonomilere sahip Türki uluslar bu fırtınalı devri nispeten olaysız geçirdiler.

1990’larla beraber Türk milliyetçiliğinin anti-komünist öfkesi Rusya’dan Çin’e yöneldi. Dönemin çeşitli sağcı, milliyetçi, İslamcı yayın organlarında bu konuda çok sayıda –umumiyetle ajitatif içerikli- materyal bulunabilir. Bunun sebebi eski Sovyet coğrafyasındaki Türkî ülkeler bağımsızlığına kavuşmuşken, 1990’lardan itibaren Çin’deki Uygur azınlığın bu ülkedeki insan hakları ihlallerinin hedefi olmuş olmasıdır. (Aslında bu Uygur ethnonym’inin de Doğu Türkistanlılar için ne kadar uygun olduğu tartışmalıdır. Bu bir neolojizmdir. Tarihteki Uygur etnisitesinin asıl mirasçısı Çin’in Kansu eyaletinde yaşayan Sarı Yugur (Sarı Uygur) ulusudur. Toplam nüfusu 10.000 civarında olan bu küçük etnik grup Budisttir.) Uygur azınlığa yönelik insan hakları ihlalleri yeni de değildir, çünkü Çin Halk Cumhuriyeti 1950’lerden beri Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi olarak adlandırdığı ülkeyi kolonize etmektedir. Hatta 1970’ler boyunca Çin kolonyalizmine karşı mücadele eden Doğu Türkistan Birleşik Devrimci Cephesi adlı bir Sovyet destekli milliyetçi gerilla örgütü dahi silahlı mücadele vermiştir.

Türkiye’de de 1950’lerden beri bir Uygur diasporası örgütlü olmuştur. Bu diasporanın kurucuları Mehmed Emin Buğra ve İsa Yusuf Alptekin gibi daha 1949’da Doğu Türkistan’ın Çin tarafından ilhakına karşı çıkan milliyetçi liderlerdi. Türkiye’ye bu liderlerle birlikte birkaç on yıl içinde hatırı sayılır bir diasporik topluluk gelmiş ve başta İstanbul olmak üzere ülkenin çeşitli yerlerine iskân edilmiştir. Tahmin edileceği üzere söz konusu Uygur topluluğu genel olarak milliyetçi ve anti-komünist bir kamuoyu unsuru olmuştur.

“Dış Türkler”in yoğun olarak çeşitli sosyalist ülkelerde (SSCB, Çin, Bulgaristan) bulunmasından ötürü, bu dava anlaşılabilir sebeplerden ötürü hiçbir zaman Türkiye solunun ajandasında önemli bir yer tutmadı. Oysa Türki halklar arasında bambaşka bir ağ kurmak, kültürel yakınlıkları bambaşka bir ethosla, özgürlük ve insan hakları vurgulu bir siyaset geliştirmek mümkündü. Bu denenmemiş bir yol.

Son birkaç yıldır Çin’deki Uygur azınlık üzerindeki politik baskıların dayanılmaz hale geldiği yukarda özetlendi. Türkiye’deki iktidarın Avrasyacı meyli de ortada; Avrasyacılık’tan öte, iktidarla Çin arasındaki siyasi-ekonomik ilişkilerin karşılıklı eşit ilişkilerden ziyade Çin’in Afrika’da sürdürdüğü iktisadi tahakküm mekanizmasını çağrıştıran bir karakteri var. Türkiye’deki sol muhalefet eğer insan hak ve hürriyetlerini siyasi ajandası içine öncelikli bir gündem olarak koyuyor ise bunun Uygur mücadelesini de kapsaması gerekiyor.

Bunun yolu nedir? Öncelikle hamasetten, ajitasyondan, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne”, “Altaylar’dan Tuna’ya” büyüklenmelerinden kaçınan bir insan hakları ve demokrasi dilini kurabilmek. Türkî milletler arasındaki sosyal, kültürel, tarihsel yakınlıkları Pantürkizm, Turancılık gibi emperyalist ve hayalperest masallara bulaştırmadan bir zenginlik, bir imkân olarak savunmak ve benimsemek. Tüm Uygur ulusal mücadelesini cihadizm, fanatizm, terörizm sepetine atarak itibarsızlaştıran Çin propaganda aygıtına karşı koyup seküler, milli ve demokratik bir Uygur ulusal kimliği inşa edilmesine katkı vermek. Uygur mücadelesinde etkin seküler ve batı yanlısı kesimlerle yakın ilişkiler geliştirmek. Bunun için öncelikli bir gündem maddesi olarak Türkiye’deki Uygur diasporasıyla zenginleştirici bir diyalog dili kurabilmek.

Bu kolay bir iş değildir, zorlu bir vazifedir. Çin çok güçlü ve zengin bir devlettir, Orta Doğu’daki ekonomik nüfuzuyla başta Pakistan olmak üzere tüm Müslüman ülkeleri adeta maaşa bağlamıştır. Çin devasa bir propaganda mekanizmasına sahiptir, öyle ki Çin’in sansür kuvveti NBA maçlarına kadar uzanabilmektedir. İkinci zorluk şudur ki, Uygurlar bile henüz gerçekten uluslaşamamış, içinde köktendinci unsurlar gerçekten mevcut olan, Türkiye’deki diasporik unsurları da şiddetli anti-komünist ve sağcı olan bir topluluktur. Anadolu’da bile bazı muhafazakâr illerde sol partilerin örgütlenmesi ve kendine taban oluşturmasının zorluğu düşünüldüğünde bu işin hiç kolay olmayacağı akılda tutulmalıdır.

Öte yandan bu ahlaki bir görev olduğu gibi, politik bir zorunluluktur. Türkiye solu –hatta bunun içine Kürt meselesine az veya çok angaje kesimleri de koyalım– Uygur meselesinde yeni bir dil, yeni bir söylem geliştirmeye mecbur. Bu çok yakıcı insan hakları meselesine tepki gösterme işinin sağcılara, milliyetçilere, ümmetçilere bırakılması utanç vericidir. Zira Uygurların ihtiyacı hamaset değil nefes alabilmek ve seslerini duyurmaktır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu