Demokrasi ve SolGündemPolitikaToplum ve SiyasetToplumsal Adalet

Millet İttifakı: Yeni Toplumsal Merkezin Siyasal Merkez Arayışı, İmkanlar ve Sınırlar – Prof. Dr. Tanju Tosun

SİYASAL MERKEZ ARAYIŞI, İMKANLAR VE SINIRLAR

Türkiye’de parti sistemi 90’larda yaşadığı istikrarsızlığın ardından 3 Kasım 2002 seçimleriyle istikrara kavuşmuş, bu örüntü 7 Haziran 2015 seçimlerine kadar devam etmiştir. 7 Haziran bir yönüyle AKP’nin hakim parti niteliğini sona erdirirken, diğer yönüyle önümüzdeki süreçte seçmen tercihleriyle parti sisteminde istikrarın sürdürülemezliğinin habercisiydi. Seçimden tek parti hükümetinin çıkmaması, koalisyon hükümetinin kurulmasına izin verilmemesi nedeniyle birkaç ay sonra gidilen 1 Kasım seçimlerinden AKP hükümeti tek başına kuracak sandalye gücüne ulaşarak çıktı. Galibiyetin ardında iki seçim arasında yaşanan terör, şiddet olaylarına bağlı güvenlik endişesi etkiliydi. 1 Kasım seçimi sonuç itibarıyla AKP’nin tek parti hükümeti olarak ömrünü bir süre daha uzatmasına imkân tanımıştır.

Asıl önemlisi; 7 Haziran tablosu AKP’ye iktidarının her şekilde sürdürülebilmesi için yeni kurumsal düzenlemelerin zaruri olduğuna dair önemli politik sinyal verdi. Nitekim bu sinyalle iktidarını kalıcı kılmak, önce yürütmeyi tek başına ya da destekçisi partilerle kontrol etmek için Anayasa değişikliğiyle Parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildi. Ardından yasamada konrolü tek başına ya da ortaklarıyla elinde tutmak için seçim kanununda değişikliğe gidilerek, seçim ittifaklarına imkân veren yasal değişiklik yapıldı. Bu kurumsal düzenlemelerin birer siyasal mühendislik projesi olması nedeniyle, politik ve sosyolojik zafiyetleri olduğu 31 Mart yerel seçimleriyle birlikte anlaşılmıştır. 2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ın seçilmesine, AKP’nin Parlamentoda 1.parti olmasına rağmen, yasama ve yürütmedeki muktedirlik ancak MHP desteğiyle gerçekleştiği için, Cumhur İttifakı sandıktaki ilk büyük seçim mağlubiyetini yerel seçimlerde özellikle büyük kentlerde aldı. İstanbul, Ankara, Adana, Antalya, Mersin gibi büyük kentlerde Millet İttifakı adaylarının seçim kazanması, Anadolu’da kazanılan kimi il, ilçe belediye başkanlıklarıyla birlikte düşünüldüğünde, Cumhur İttifakının politik kuşatması karşısında Millet İttifakını yeni dönemde merkezi iktidarı kazanmaya ve ülkeyi yönetmeye aday kılan bir politik-sosyolojik bileşenin yükseldiğini teyit etmiştir.

CHP, İYİ Parti birlikteliği ile Saadet ve DYP takviyesine dayalı Millet İttifakının 31 Mart’taki seçim başarısını aritmetik simülasyonlara dayalı bir mühendislik projesi olarak düşünemeyiz. Seçim coğrafyasına yansıyan başarı büyük ölçüde AKP iktidarının süreç içinde temsiliyet ilişkisini kopardığı sosyolojinin kurulan düzene ilişkin politik itirazının ürünüydü. Bu itirazı anlayabilmek için, AKP ile yükselen sosyolojinin önce nereden nereye doğru evrildiğine, ardından nereye doğru savrulmakta olduğuna yanıt aramak gerekir. Bu savrulma aynı zamanda Millet İttifakını anlama ve geleceğine ilişkin değerlendirme yapma imkânı verir.

AKP Refah Partisi’nin siyasal mirasına sahip çıkmakla birlikte, onun toplumu İslami referanslar üzerinden tanımlama anlayışını estetize ederek, muhafazakarlığı demokratlık iddiasıyla harmanlayan siyasal kimliğini geniş toplum kesimlerinin kabulüyle iktidara geldi. Geleneğinin ayırt edici sosyolojik tabanına denk düşen küçük burjuvazinin bir siyasal hareketi olarak doğmamakla birlikte, süreç içinde bu kesimin biricik siyasal temsil aygıtı olmayı başarmıştır. Çağın makbul “herkesi yakalayan” (catch-all) parti tipiyle, yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklarla mücadele şiarıyla iktidara gelen AKP’nin ilk yıllarında uluslararası ekonomik koşullar, görece rasyonel ekonomi yönetimi, yoksullukla mücadele odaklı sosyal yardım politikaları bir önceki dönemin krizinden en fazla etkilenen yoksulların hayat koşullarında kısmi bir iyileştirme sağlamıştır. 2000’li yıllarda ülkeye giren doğrudan yabancı sermaye yatırımları (ki Mahfi Eğilmez’e göre 1923-2002 arasında doğrudan net yabancı sermaye yatırımı 10,8 milyar dolar iken, 2003-2008 arasında yaklaşık 74 milyar dolar civarında, 2003-2020 arasında 224,6 milyar dolardır)[1], özelleştirmeler yoluyla ekonomide sağlanan büyüme toplumun çeşitli kesimlerine refah artışı şeklinde olumlu olarak yansımıştır. Aynı zamanda bu süreç AKP’nin ANAP’la başlayan kendi burjuvazisini yaratma dönemidir. Türkiye ile AB’nin tam üyelik müzakerelerini yürüttüğü ve Birlik mevzuatı ile uyum sağlama adına yapılan politik reformlar da bu zaman dilimine denk düşmektedir. Sonuç; doğal olarak demokrasi standartlarının sınırlı da olsa yükselmesiydi. İlgili dönemdeki ekonomi politikalarıyla yoksullarla birlikte varsılların, politik reformlarıyla liberallerin desteğini alan AKP kendi doğal muhafazakar sosyolojisini uyguladığı muhafazakar kültür politikalarıyla büyük kentlerin çeperleri ve Anadolu ağırlıklı olarak genişletmeyi, sonuç itibarıyla yeni bir toplumsal merkez inşa etmeyi başarmıştır. Farklı toplumsal kesimlerle kurduğu ittifak genişledikçe, sandıkta seçmen desteği sürekli artan ve süreç içinde hakim partiye dönüşen bir AKP’yi izledik. AKP için genişleyen bu sosyoloji bir fırsat olmasına rağmen, 2010 Anayasa değişikliklerinin ardından bu fırsatı kullanamayan bir AKP ile karşılaşıldı. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları bir sonraki dönemde benzer düzeyde olmasına rağmen, yanlış özelleştirme politikaları, kaynakların yanlış yatırımlara yönlendirilmesi, siyasi taraftar kayırmaya yönelik kaynak transferleri, makbul burjuvazisini yaratma stratejisi 2015’ten itibaren ekonomik sorunlara, istikrarsızlıklara zemin hazırlamıştır. Politik bağlamda ise kuruluşunda siyasal merkezin asli sivil ve askeri elitleri nezdinde meşruiyet arayışını dışarıda AB ile yakınlaşma üzerinden kurma stratejisi izleyen parti, içeride kimi zaman rıza, kimi zaman FETÖ aracılığıyla güvenlik ve adalet bürokrasisi aracılığıyla cezalandırma yöntemiyle bunu sağlamaya çalışmıştır. Süreç doğaldır ki askeri, güvenlik, yargı bürokrasisi ayağında FETÖ mensuplarının etkili olduğu, siyasi kanadın ise seçilmiş AKP’li siyasetçilerden müteşekkil yeni bir siyasal merkezin oluşmasıyla sonuçlanmıştır. Yeni toplumsal merkez ise merkez sağın 90’larda yaşadığı temsil ve meşruiyet krizinin sonucunda arayışa giren, muhafazakar kültür politikalarıyla yeni bir politik toplumsallaşma yaşayan alt ve orta sınıf ile makbul büyük burjuvazi ve Milli Selamet-Refah geleneğinden gelen muhafazakar kesimden oluşmuştur.

2010’ların ortalarından itibaren uluslararası piyasalarda doların değer kazanması, alınan dış borçların geri ödenme zamanının gelmesi, kamu kaynaklarının taraftarlara aktarımında yaşanan anlaşmazlıklar iktisadi sorunlara, AB üyeliği sürecinde mesafe katedilememesi, içeride ve dışarıda meşruiyet tesis edilmesi sonucunda demokratikleşmenin gündemden düşmesi gibi faktörler demokratik gerilemenin başlamasına zemin hazırlamıştır denilebilir. Sonuç, partinin inşa ettiği yeni toplumsal merkezde çözülmelerin başlamasıdır. İlk çözülme partiyi destekleyen liberallerden, ardından 15 Temmuz darbe girişimi sonrası FETÖ taraftarlarından gelmiş, ekonomide bozulmayla birlikte küçük ve orta büyüklükteki burjuvazide de AKP’ye yönelik destekte çatlaklar oluşmuştur. Tüm bu ayrılma ve çatlaklar 7 Haziran 2015 seçimindeki oy kaybına denk gelmektedir. Oy kaybının kalıcı olmaması için Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, seçim ittifakları enstrümanları devreye sokulmuş, yasama ve yürütmeyi kontrol için MHP politik ortak olarak seçilmiştir. 15 Temmuz darbe girişimin ardından politik konjonktür dönemin reel ekonomi politiğiyle birleştiğinde AKP iktidarının önünde 2 seçenek vardı. Ya ekonomik ve politik dinamiklere bağlı olarak oy kaybetmeye devam edecek, sonuçta iktidardan uzaklaşacak, ya da yapay projelerle (yeni hükümet sistemi, ittifaklara imkân veren seçim sistemi) iktidarda kalma, yasama ve yürütmeyi kontrol etme süresini ortaklaşa sürdürecekti. AKP 2.seçeneği tercih ederek MHP ile Cumhur İttifakını kurmuştur. MHP’nin 2015 öncesindeki şiddetli AKP ve Erdoğan karşıtlığına rağmen, Cumhur İttifakı içinde yer alması 15 Temmuz darbe girişimi sonrasına denk düşer. Bu, bir yandan MHP’nin devleti koruma güdüsü, diğer yandan parti içinde yükselen muhalif seslere karşı parti içi iktidarı koruma stratejisinin bir parçasıdır. Diğer yandan, ittifaklara imkân tanıyan seçim kanunundaki düzenlemeyle birlikte, sosyolojik tabanı toplumun güvenlik refleksleri dışında büyüyemeyen MHP için parlamenter temsil adına güvenli bir politik limandı. CHP de lideri Kılıçdaroğlu ve MHP’den ayrılanların kurduğu İYİ Parti ile birlikte Millet İttifakını bir politik strateji ve hamle olarak hayata geçirmiştir.

Yukarıda belirttiğimiz gelişmeler kabaca Türkiye parti siyasetinde çok partili iki bloklu mevcut yapının ekonomi politiğini yansıtır. Kürt kimliğini öncülleyen HDP de bu ikili blok denklem içinde, blokların dışında kalmakla birlikte seçim yarışlarında çoğu seçim çevresinde informel biçimde Millet İttifakıyla birlikte hareket ederek, Cumhur İttifakının oyununu bozma stratejisi gütmüştür.  

İttifakların ilk sınavı 2018 Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçiminde verildi. Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilmek için gerekli olan oyun 2,5 puan fazlasıyla seçilirken, Cumhur İttifakı HDP oyları hariç tutulursa yaklaşık 20, dahil edilirse 8 puanlık oy farkıyla parlamentoda çoğunluğu elde etti. Cumhur İttifakı karşısında muhalefetin seçime parti adaylarıyla girmesi, Erdoğan’a olan desteğin sürmesiyle Erdoğan başarıyı yakalarken, ittifaklı seçim sistemi CHP ve AKP dışındaki partilere de parlamentoda sandalye sayısı anlamında avantaj sağlamıştır. 1 Kasım’a göre AKP ve Cumhur İttifakı oylarında gözlenen 7-8 puanlık kayıp, AKP’nin inşa ettiği yeni toplumsal merkez ya da sosyolojide çatlama ve çözülmelerin yakın dönemde artacağının ilk habercisiydi. Nitekim, normal zamanında yapılması durumunda Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimine yaklaşık 2 yıldan fazla bir süre kala, sözünü ettiğimiz çatlak ve çözülmelerin artışı güvenilir kamuoyu araştırma bulgularına yansımaktadır. Şubat Ayı araştırmaları veri alındığında, Metropol, Aksoy Araştırma ve Avrasya Anketin bulgularına göre, aritmetik üstünlük partilerin oy oranları itibarıyla Millet İttifakı bileşenleri ile diğer muhalefet partilerinin toplamı lehine. Cumhurbaşkanlığı seçimi örneğinde ise çoğu araştırmada Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu seçenekleri benzer oranda seçmen desteğine sahip[2].

YENİ TOPLUMSAL MERKEZİN İTTİFAK ARAYIŞLARI

Siyasi partiler, ittifaklar ve Cumhurbaşkanı adaylarına yönelik güncel seçmen destekleri ile 2018 seçim sonuçları karşılaştırıldığında, aritmetik seçmen desteği değişikliğinin yanı sıra, Türkiye’nin politik sosyolojisinde AKP’nin inşa ettiği yeni toplumsal merkez odaklı seçmen mevzilenmeleri değişim sürecine girmiş görünüyor. 20 yıldır AKP ile yolu önce sandıkta, ardından kaynak aktarımı, eşitsiz faydalanmada kesişen toplum kesimlerinin oluşturduğu yeni toplumsal merkezin yeni ittifak arayışına yöneldiği, bunun da sonuçta yeni siyasal mevzilenmelere denk düştüğü söylenebilir.  Bu değişimin nihai olarak yeni bir siyasal merkez oluşturma potansiyelinin bulunduğu, bunun ise Millet İttifakının başını çektiği muhalefet bloğu olabileceği öngörülebilir. Yeni toplumsal merkezin topyekûn Cumhur İttifakını terk etmesi gibi bir durum tabii ki politikanın doğasına aykırı. Fakat, aynı sosyolojinin Cumhur İttifakını terk etmesi ne kadar yoğun olursa, Millet ittifakının siyasi başarısı o denli yüksek olabilir. Bu terk ediş, ayrılma ya da kopmaların temel nedeni; AKP ve MHP’nin aynı kesimlerle kurmuş olduğu temsiliyet ilişkisinin süratle aşınmasıdır. Aşınma kanımızca kısmen politik, ağırlıklı olarak ekonomik gerekçelere dayanmaktadır. Yeni hükümet sisteminin geçmişte AKP’nin sosyolojisiyle kurduğu aidiyet ilişkisini aşındırıp, temsil kanallarını zayıflatması, parti örgütlerinde çıkar odaklı profesyonelliğin artmasıyla birlikte aşağıdan gelen taleplerin katı partizan referanslı işlemesi doğaldır ki partiyle kurulan özdeşlik ilişkisini zayıflatmakta, bu da parti oylarına yansımaktadır. MHP Cumhur İttifakı bileşeni olarak tabanından gelen taleplerin karşılanması konusunda proaktif olmasına rağmen, özellikle milliyetçi seçmen nezdinde rakibi İYİ Parti karşısında milliyetçi sağın yegâne sahibi olduğu algısını süratle tüketmektedir. Buna parti yönetiminin Türkiye’nin sorunlarına çözüm konusundaki yaklaşımlarının milliyetçi tabanda inandırıcılığının zayıflaması, profesyonel siyasetçilerinin İYİ parti ile karşılaştırıldığında zayıf kalışı ve halkla temaslarının zayıflaması eklendiğinde, rakibinin yükselişini anlamak kolaylaşır.  

Yeni hükümet sisteminin etkisiyle, Cumhurbaşkanlığı ve parlamentodaki çoğunluğun etkin yönetme kapasitesinin düşmesi, Türkiye’nin bir yönetme kriziyle karşı karşıya olduğunun göstergesidir. Nitekim Pandeminin de arttırıcı etkisiyle ekonomide yaşanan kriz, 2000’lerin ilk yıllarındaki refah düzeyinin düşmesiyle sonuçlanmış, kamu bürokrasisinde liyakate dayanmayan örgütlenme, yolsuzluklar, kayırmacı ekonomik sistemin faturası en fazla yeni toplumsal merkezin bileşeni olan yoksulları, küçük ve orta büyüklükteki burjuvaziyi etkilemiştir. Bir yandan işsizlik, özellikle genç işsizlik artarak 10 milyona ulaşıp diğer yandan en zengin-en fakir servet dağılımı en zenginlerin lehine yükselmekteyken, 17,2 milyon yoksul ve her 10 kişiden 7’sinin borçlu olduğu bir Türkiye fotoğrafıyla karşı karşıyayız[3]. Fotoğraf karesinde görünür olanlar arasında, AKP eliyle inşa edilmiş sınıflardan oluşan yeni toplumsal merkezin bileşenleri de azımsanmayacak ölçüde varlar. İktidarın ilk yıllarında uluslararası tedavüldeki sıcak para ve yabancı yatırımların ülkeye gelmesini bir fırsat olarak değerlendirmek yerine, inşaat sektörü gibi geri dönüşü uzun vadeli toplumsal fayda yaratmayacak yatırımlara yönelinmesi, bugün yaşanan ekonomik krizin hem nedeni hem sonucu olmuştur. Bu veri durum AKP’nin yarattığı yeni toplumsal merkezin AKP’den neden ayrılmaya başladığı sorusunun yanıtıdır. Dehşet verici borçlanmanın sağladığı tüketim gücüyle dün karnavala katılan[4] yeni toplumsal merkezin birçok bileşeni, sonuçta bugün yaşadıkları ekonomik sorunlar nedeniyle, yeni temsil aygıtı arayışındadır. Bu noktada sorulması gereken soru; Millet İttifakının bu kesimin temsil aygıtı olup olamayacağı ve nasıl olabileceğidir.

MİLLET İTTİFAKI BAŞARABİLİR Mİ? İMKANLAR VE SINIRLAR

Türkiye’nin 2010’lardan itibaren yaşadığı iyi yönetilememe sorunu, 2015 sonrası yönetememe krizine dönüşmüştür. Tüm politik ve ekonomik göstergeler bu krizin boyuna işaret etmekte. Bugün gelinen noktada bir yandan demokratik gerileme, diğer yandan ekonomik krizle iç içe bir Türkiye gerçeğiyle karşı karşıyayız. Sonuç; AKP ütopyasının bitmek üzere olduğu ve toplumun yeni bir ütopyaya duyduğu ihtiyaçtır. Cumhur İttifakı karşısında, seçim kazanarak iktidarı değiştirme şiarıyla bir araya gelen CHP ve İYİ Parti’nin başı çektiği Millet İttifakının başarı koşulu yeni toplumsal merkezin de desteğiyle iktidarı değiştirecek aritmetik üstünlüğü yakalayarak siyasal merkeze yerleşmeleridir. Bunu başarmanın imkânı tabii ki var. Fakat, başarıyı tayin edecek olan; ittifakın imkân ve sınırları. Gidişatın tekil olarak partilerden ittifaklara doğru kaydığı açık. Önümüzdeki süreçte seçim kanununda ittifakları kaldıran düzenleme yapılmadığı takdirde seçmen sandıkta ittifak tercihli oy kullanmaya devam edecek. Hal böyle olunca, seçmen tercihini partiden çok, ittifak algısına dayalı olarak zihninde kurgulayıp, rasyonalize edecek gibi görünüyor. Bu nedenle, Millet İttifakını oluşturan partiler için atılması gereken öncelikli adım, ittifakın geleceği konusundaki bakış açılarını netleştirmelerdir. Salt seçim dönemine özgü, seçim yaklaştıkça ilan edilecek kurumsal birliktelik yerine, Türkiye’nin sorunlarını ortaklaşa tanımlama ve çözüm önerisi geliştirme konusunda mutabakata varılması ve bunun şimdiden kayıt altına alınması önemlidir. Mevcut sistemin olumsuz dışsallıkları ve alternatif hükümet sistemi konusunda benzer önerileri bulunan partilerin öncelikli olarak atmaları gereken adım; ittifakın bileşenlerinin hangi partilerden oluşacağıdır. Kamuoyu araştırmaları HDP’li bir ittifakın seçim kazanma konusunda konforlu bir yöntem olduğunu gösterse de İYİ Parti içindeki dirençli milliyetçi profesyonel siyasal elitler ile tabanının bir kısmı bu birlikteliğe karşıdır. Bu tablo karşısında HDP’nin içinde yer alacağı bir Millet İttifakının olabilirliği zayıflamakta. HDP’nin kurumsal olarak içinde yer almadığı, son yerel seçimlerde olduğu gibi tabanının belirli seçim çevrelerinde Millet İtifakı adaylarına destek verdiği bir yöntemle süreç yönetilecekse, bunun da koşulu HDP’nin varlığını dışlamadan parlamenter siyasetin bir bileşeni olarak kabul edilmesidir. HDP açısından bakıldığında, kendisine dair kamuoyunda imal edilen negatif algıyı, -ki bu algıda HDP’nin de nötr tutumu nedeniyle payı vardır- ortadan kaldırmaya yönelik somut adımları atması gerekliliğidir. HDP’siz bir Millet İttifakı HDP’nin varlığını kabul eden bir politik söylemle HDP tabanının desteğini alma potansiyeline sahip olabileceği gibi, HDP’yi içerecek bir Millet İttifakının koşulu özellikle İYİ parti tabanının kendilerine ilişkin mevcut negatif algıyı değiştirecek politik söylem geliştirip, adımlar atma zorunluluğudur.

Son genel ve yerel seçimlerde Millet İttifakına destek veren Saadet Partisi, Cumhur İttifakının izlediği stratejiyle yanlarına çekilmeye çalışılsa da, bu partinin sosyolojisi Cumhur İttifakının temsil ettiği değerlerle bugün gelinen noktada büyük ölçüde farklılaşmaktadır. Siyaseten pragmatik, amaca ulaşmada kendilerine yapılacak kaynak transferi ve verilecek makam, mevkilerin mübah olmadığını düşünen Saadet Partisi seçmenini, doğal liderleri hatırına içlerine dahil etme arayışının başarıya ulaşması çok zor. Kaldı ki partide belirgin bir İslam ve politika, dinin politikada temsil biçimi ve ilişkisine dair yorum farkları da mevcut.

AKP’den ayrılan politik aktörlerin kurduğu, örgüt yapılarında azımsanmayacak amatör siyasi kadroların bulunduğu DEVA ve Gelecek Partisinin Millet ittifakı içinde yer almaları, liderlerin söylemleri, programatik belgeleri, Türkiye’yi sorunları ve çözüm önerileriyle anlama biçimleri dikkate alındığında nispeten kolay görünüyor. Bu partilerle ilgili iki temel sorun; İttifaka dahil olma konusunun seçim yaklaştıkça tartışılmasını tercih etmeleri, diğeri ise seçim barajının düşürülmesi durumunda ya da İttifak yapacak partilere baraj getirilmesi durumunda nasıl hareket edecekleridir. Düşük seçim barajı bu partileri tek başına seçime katılmaya yönlendirirse gerek kendileri gerekse muhalefet açısından önemli bir risk olabilir. Sosyal Demokrat çizgiden kopan Mustafa Sarıgül’ün Türkiye Değişim Partisi ile Muharrem İnce’nin Memleket Hareketi büyük ölçüde bu süreçte kazanma ihtimali yüksek olan İttifakla siyasi pazarlık hesabı yapacak, pozisyonunu ona göre belirleyecektir. Memleket Hareketi pragmatizmin ötesinde ulusalcılık referansı ile bir ideolojik kimlik inşa projesine yönelerek seçmenle irtibatlanmaya çalışacak olsa da mevcut keskin politik kutuplaşma ve seçimlerin ‘kazananın her şeyi kazandığı, kaybedenin her şeyi kaybettiği’ bir siyasi oyuna dönüştüğü konjonktürde geniş seçmen desteğini alabilmesi çok zor. DSP ve ANAP’ın takınacakları pozisyon, dahil olacakları ittifak, bu partilerin sosyolojik yokluğu nedeniyle anlamlı değil.

Sonuç olarak, yaklaşık 20 yıllık AKP iktidarının ardından, bugün gelinen noktada inşa ettiği toplumsal merkez yönetilememe sorunu nedeniyle çözülme sürecindedir. Bu merkezle Millet İttifakının organik ilişki kurması ihtimal dahilindedir. Nitekim 31 Mart yerel seçimleri özellikle İstanbul başta olmak üzere ilk sinyalini vermiştir. Son yapılan kamuoyu araştırmaları bu çözülmeye işaret eden bulgularla dolu. İmkânın gerçeğe dönüşüp, Millet İttifakının yeni toplumsal merkezin de desteğiyle siyasal merkeze taşınabilmesi için, öncelikle uzun vadeli kurumsal birlikteliğe (parti birleşmesi anlamında değil) dayanan genişletilmiş ittifak modelini başarmaya çalışmaları gerekir. Bunun anlamı; muhalefetteki tüm partilerin kurumsal birlikteliğine dayalı bir İttifak modelinin kurulmasıdır. Uzlaşma sağlanamadığı takdirde, yeni toplumsal merkezin her türlü talebini öncülleyen, ilkeler temelinde bir uzlaşma; ilkeleri yaşama geçirecek, hükümet sistemi önerisinden daha geniş, kapsayıcı politika önermeleri konusunda birlikte çalışıp mutabakata varmalarıdır. Sivil, demokratik, katılımcı, çoğulcu öz bir anayasanın ipuçlarını da kapsaması gereken bu mutabakatta Türkiye’yi yönetilebilir hale getirecek ekonomik, toplumsal, politik önermeler yer almalı. Nihai hedefin farklılıklarımızla bir arada yaşama iradesine dayalı, refah düzeyi yüksek, demokratik bir Türkiye ütopyası olduğunun altı çizilmelidir. Bunun başarılabilmesi, sınırların aşılması imkan dahilinde.  

Prof. Dr. Tanju Tosun – Siyaset Bilimci


[1] Mahfi Eğilmez; “Yabancı Sermaye Raporu”, 5 Mart 2021, mahfiegilmez.com

[2] cumhuriyet.com.tr, 7 Mart 2021, Özer Sancar, tweet, 6 Mart 2021, https://halktv.com.tr/avrasyadan-son-secim-anketi-yavas-ve-imamoglu-erdogana-fark-atti-447667h, 14 Şubat 2021.

[3] Bahadır Özgür; “Zehirli kokteyl: Tek Adam ve piyasa”, gazeteduvar.com.tr, 9 Mart 2021.

[4] A.g.m.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu