Demokrasi ve SolLaiklikPolitikaToplum ve SiyasetToplumsal AdaletYaşam Tarzı

Diyanet İşleri Başkanlığı ve Laik Devlet – Atakan Aslan

Laiklik, demokrasinin ön koşuludur; çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşünce özgürlüğü de olamaz, gerçek bir özgür seçim de. Milliyetçiliğin ön koşuludur; çünkü laiklik olmayan yerde önem taşıyan öğe ulus değil, inananların oluşturduğu “ümmet”tir. Devrimciliğin ön koşuludur; çünkü laikliği kabul etmemiş bir toplumda, bilimin ve çağın gereklerinin gerisinde kalmış kurumları değiştirmenin tartışması bile genellikle yapılamaz. Halkçılığın ön koşuludur; çünkü bir din devletinde halkın istekleri değil, dinsel “seçkin”lerin düşünceleri önemlidir(1) Laik düzen sayesinde toplumdaki bireyler kendi özel yaşam alanlarında, inançlarının gereğini özgür bir biçimde yerine getirmektedirler. Her türlü inanç, ya da inançsızlık devletin güvencesi altındadır. Laik düzenin olmadığı bir ortamda, inanç grupları(mezhepler) da dahil, güçlü olanın kendi dünya görüşünü dayatması kaçınılmaz olacaktır.(2)

Türkiye’de laiklik ilkesi cumhuriyetin ve demokrasinin temel taşı sayılmasıyla beraber anayasaların yapımında da kurucu iktidarların çok önemsediği bir ilkedir. 1924 Anayasası’nda laiklik, devletin temel niteliklerinden birisiyken, 1961 ve 1982 Anayasalarında demokratik düzeni korumak amacıyla getirilen sınırlamadaki ölçütlerdendir. Laiklik ilkesine dair din ve devlet işlerinin ayrılığını benimsendiğini, ayrımcılık yapmadan her dini ve dine inanmama özgürlüğünün kamu düzenini koruma amacıyla getirilen sınırlamalar haricinde anayasal güvence altına alındığını anayasamızda görebilmekteyiz. Demokratik bir devletin laikliği bünyesinde barındırması bir zorunluluktur. Laiklik ilkesiyle, toplumdaki her bireyin din ve vicdan özgürlüğünü korunmakla beraber devletin herhangi bir din vasıtasıyla toplumdaki herhangi bir kesime ayrıcalık tanımasının engellenmesi de sağlanmaktadır. Dolayısıyla laikliğin temelinde iki zaruri unsuru saymalıyız; birincisi din ve inanç hürriyeti, ikincisiyse din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı tutulması.

Öncelikle din ve inanç hürriyetinin bir gereği olarak devlet, kişilerin hiçbir baskı ve etki altında olmadan herhangi bir dini benimsemesine ya da hiçbir dini benimsememesine saygı duymak ve bu hakkı korumakla yükümlüdür. Devletin bu konuda hem toplumdaki bireylerin din ve vicdan hürriyetinden yararlanabilmesi için gereken düzenlemeleri yapması, hem de kendisinin de bireylerin bu haklarına dokunmaması gerekir. Kamu düzeninin, kamu güvenliğinin gerektirdiği tedbirler ve sınırlamalar hariç olmak üzere devletin din ve inanç özgürlüğünü ihlal etmemesi gerekir. Anayasa Mahkemesi’nin din özgürlüğünün sınırlandırılması konusunda verdiği kararlara bakıldığında yüksek mahkeme, sınırlandırmaları ancak bir başka anayasal bir değer ya da üçüncü kişilerin çatışan temel haklarının korun­ması için gerekli olması halinde kabul etmiştir.

Bir devletin laik bir devlet olduğunu kabul edebilmek için din ve inanç hürriyetinin korumaya alınmış olmasıyla birlikte din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmış olması da gerekmektedir. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasının ön koşulu devletin resmi bir dininin olmaması ve devletin bütün dinlere karşı tarafsız ve eşit olmasıdır. Herhangi bir dini benimsemiş ya da hiçbir dini benimsememiş tüm bireylere eşit davranan ve onlar arasında bir ayrılık gözetmeyen laik devlet; herhangi bir dinin kurallarına göre değil, kamunun ihtiyaçlarına göre yönetilir. Din kurumları ile devlet kurumları birbirlerine bağımlı olamazlar. Dolayısıyla din ve devlet işlerinde ayrılığın gerçekleştirilebilmesi için de gerekli koşullar vardır. Devletin hiçbir şekilde dini ayrımcılığa başvurmamasının zorunluluk teşkil etmesinin bir sonucu olarak devletin inançlar karşısında her zaman tarafsız tutum alması gerekir. Hukuk kurallarının din kurallarına uyma zorunluluğunun olmaması da laik devletin varlık koşuludur. Toplumdaki örf ve adetler ile hukuk kurallarının birbirlerine benzemesi doğaldır. Dini değerler hukuk kurallarını etkilerler, bu doğal bir süreçtir. Fakat hukuk kurallarının din kurallarına uyma zorunluluğu, toplumun örf ve adetlerinin hukuk kurallarını etkilemesi demek değil, aksine din kurallarının bir otorite kabul edilmesi demektir.

Din ve devlet kurumlarının ayrı olacağının kabulü ile gündeme gelen Diyanet İşleri Başkanlığı adlı kurumun varlığı ile laik devlet arasında herhangi bir çelişki olup olmadığı sorunu çözüme ulaşılmayı gerektiren bir konudur. 3 Mart 1924 tarihinde dini işlerin düzenlenmesi ve denetlenmesi için kurulmuş olan Şeriye ve Evkaf Vekaleti kaldırılmış ve bu vekalet yerine Diyanet İşleri Reisliği kurulmuştur.1928’deki değişikliğe kadar devletin dininin İslam olması dolayısıyla din hizmeti veren, devlet yönetimi altında bir kurumun bulunmasında herhangi bir çelişki bulunmamaktadır. Fakat devletin dininin İslam olduğunu belirten hüküm 1928’de kaldırıldığında anayasa hukukçuları arasında görüş ayrılıkları doğmuştur.

1982 Anayasasının 136.maddesindeki hükümle DİB ile laiklik ilkesinin çatışmayacağı esası kabul edilmiştir;

’’Genel idare içinde yer alan Diyanet  İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.’’

Bir görüşe göre, laik bir devlette din kamu hizmeti niteliğinde olamaz. Laik devletin şartlarından birinin din ve devlet kurumlarının birbirinden ayrılması olması sebebiyle, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlet idaresi altında yer alması laiklik ilkesi ile bağdaşamaz. Laik bir devlette din işlerini yürütecek bir devlet kurumuna ihtiyaç yoktur. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devletin genel idaresi içerisinde yer alması, devletin din işlerine müdahalesi sonucunu doğurur.(3) Diğer bir görüşe göre ise, devlete bağlı olmayan bir kuruma din işlerinin bırakılması halinde bu kurumun devlete karşı büyük bir güç haline gelmesi, laik devleti ve dolayısıyla anayasal düzeni tehdit eder hale gelmesi kuvvetle muhtemeldir. Böyle bir durumda din, devlet yönetiminde söz sahibi  olabilecek bir nitelik kazanmış olur. Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, dinin bazı çevreler tarafından araç haline getirilmesini ve sömürülmesini engeller ve aynı zamanda dinin devlet işlerinden ayrılmasını sağlar.(4)

2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu 89. maddesi siyasal partilere bu kurumun varlığını tartışmayı yasaklamıştır. Anayasa Mahkemesinin 23.11.1993 tarihinde Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin kapatılması ile ilgili verdiği karara göre,

 “Anayasa’da genel idare içinde varlığı öngörülen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlerini ortadan kaldırmak ve bu yolla bu kurumun hukuksal varlığına son vermek özellikle siyasî partiler yönünden 2820 sayılı Yasa’nın 89. maddesine aykırıdır.”

Mahkeme bu kararıyla Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılacağı propagandasını laiklik ilkesine aykırı görmüştür. Dolayısıyla DİB’in, devletin genel idaresi içerisinde olmasının mahkeme tarafından laiklik ilkesinin zorunlu bir sonucu olarak görüldüğünü çıkarabilmekteyiz. Bu yaklaşım tarzı akıllara militan demokrasi –ve militan laiklik- anlayışını getirmektedir. Çoğulcu demokrasilerde devlet düzenini yıkmaya ilişkin propagandalar bile düşünce özgürlüğü alanında sayılmaktadır. Soysal’a göre de yakın ve somut bir tehlike arzetmediği ve şiddet eylemleriyle desteklenmediği sürece bir düşünceye suç isnat edilmemelidir.(5)

Kanımca demokratik bir devlet, toplumdaki bireylerin dini tercihlerine ve ibadetlerini yerine getiriş biçimlerine dokunmamakla yükümlü olduğu gibi dinin sömürülmesini ve cumhuriyetin önemli bir kazanımı olan laik devletin ve buna bağlı olarak anayasal düzenin tehlikeye düşürülmesini de engellemekle yükümlüdür. Laikliğin genel anlamda ne ima ettiği önemli olmakla beraber toplumda laikliğin nasıl uygulandığı da önemlidir. Zira ülkemizde de cemaat ve tarikatlara, farklı dinsel ve mezhepsel yapılanmalara verilen desteklerin sonucu olarak anayasal düzenin şiddet ve terör eylemleri ile tehlike altına girdiğini, hükümetin bu tip yapılanmalara toplumda alan açma politikasının zaman içerisinde devlet düzenine karşı bir alternatif oluşturma çabasına dönüştüğünü görebilmekteyiz.(6) Bunlardan dolayı cemaatlere ve tarikatlara teslim edilmiş ve mevcut devlete bir alternatif haline gelmiş bir toplumsal düzene karşı DİB’in varlığının laiklik ilkesinin bir güvencesi olduğu ve esasında laiklik ilkesiyle bağdaşık bir kurum olduğu düşüncesi, dikkate alınması gereken bir husustur.

Öte yandan DİB’e ilişkin, hükümetin politikalarından ve uygulamalarından kaynaklanan önemli problemler bulunmaktadır. Söz konusu kurum bugün nefret söylemleri üreten, halkı bu yolla bazı kesimler karşısında konsolide etmeye çalışan ve belli bir yaşayış biçimini bütün topluma dayatan birhal almıştır. DİB başkanları tarafından ve kurumun resmi sitesinden dönem dönem yapılan açıklamalar ve kurum bünyesindeki hutbeler, HIV ile yaşayanlar da dahil olmak üzere bütün LGBTİ+’lara, nikahsız birliktelikte bulunanlara ve bir bütün olarak dezavantajlı bütün gruplara karşı ayrımcılık, ötekileştirme, dışlama ve nefret iklimini besleyen söz konusu beyanlar, Türkiye’nin insan hakları yükümlülükleri ışığında incelendiğinde kabul edilebilir değildir.(7) Hutbelerdeki cinsel yönelimlere, cinsiyet kimliklerine, bireylerin özel yaşamlarına ilişkin nefret söylemleri laik ve demokratik bir hukuk devletiyle bağdaşmamaktadır. Aile imamlığı gibi gerici ve fişleyici projeler de günümüzdeki DİB’in laik ve demokratik bir hukuk devletinin ihtiva edeceği bir kurum olmaktan çok uzak olduğunu, toplumsal alana devlet eliyle ve devlet zoruyla bir yaşayış biçiminin yerleştirilmeye çalışıldığını düşündürmektedir.(8) Dinin, devleti veya kamusal ay­gıtın bölümlerini ele geçirmeye çalışmaması gerekirken, günümüz­de tarikatların yararlandığı geniş bütçe ve kadro olanaklarıyla DİB, dinin tümüyle kamusal alana geçirilmesi sonucunu doğurmaktadır.(9) Gerçekten de DİB’e ayrılan bütçenin genel bütçeye oranına bakıldığında dinin devlet içerisinde laiklik ilkesini zedeleyecek bir boyutta önem arzettiği sonucuna ulaşılabilir. Aynı zamanda DİB’in tek mezhepçi yapısı da eleştirilmesi gereken farklı bir husustur. Türkiye’de sadece sünni-hanefi mezhebine mensup insanların bulunmamasına rağmen söz konusu kurum yalnızca bu mezhebe mensup kesimlere hizmet vermektedir.Bu durum anayasanın eşitlik ilkesine aykırılık teşkil etmektedir.

Sonuç olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içerisinde yer almasının laiklik ile çelişki içerisinde olduğunu düşünmemek gerekir. Aksi halde yukarıda da belirtildiği üzere devlete bağlı olmayan bir kuruma din işlerinin bırakılması halinde bu kurumun devlete karşı büyük bir güç haline gelme olasılığı yüksektir. Fakat bu durum, DİB’in günümüzdeki konumunda bir sorun olmadığı düşüncesine meydan vermemelidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, genel idare hiyerarşisi altında teknik idari hizmetler amacıyla kurulan DİB, bugün artık kuruluş misyonunun çok ötesinde görev ve yetkilere sahiptir. Cumhuriyet’in kurucu kadroları, laiklik hassasiyeti nedeniyle kurumu, genel idare hiyerarşisi altında bırakmaya özen göstermişler ve kuruma verilen görev ve yetkilerin dinî değil; basit bir idari hizmet olduğunu özellikle vurgulamışlardır.(10)

Tanör’ün de belirttiği üzere söz konusu kurumun devlet genel idaresinden bütünüyle ayrılması yerine DİB’in, çok partili dönemden önceki dönemdeki durumuna getirilmesi, en uygun çözüm yolu gibi görünmektedir.(11)

Atakan Aslan – TOBB ETÜ Hukuk


Dipnotlar:

(1)(Ahmet Taner Kışlalı,’Kemalizm,laiklik ve demokrasi’(1994),s.30

(2)İhsan Tahyani, Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli: Laiklik(2009),s.529

3)Nazım Poroy, Laiklik Hakkında(1951)

4) Mümtaz Soysal, 100 Soruda Anayasanın Anlamı(1997); Server

Tanilli, Devlet ve Demokrasi:Anayasa Hukukuna Giris(1982)

(5)Mümtaz Soysal, Anayasaya Giriş(1968)

(6)15 Temmuz FETÖ darbe girişimi

(7) https://www.istanbulbarosu.org.tr/HaberDetay.aspx?ID=15707

(8) https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diyanetten-aile-imamligi-tanimi-228904

(9) Korkut Kanadoğlu, Laiklik ve Din özgürlüğü, TBB dergisi(2013), s.378

(10) Ömür Aydın, DİB’in hukuki statüsü üzerine tartışmalar, Akademik İncelemeler Dergisi(2019),s.269

(11) Bülent Tanör , “Laiklik, Cumhu­riyet ve Demokrasi”(1987)

Kaynakça

– Soysal,Mümtaz.100 Soruda Anayasanın Anlamı,1997

– Poroy,Nazım. Laiklik Hakkında,1951

Kanadoğlu,Korkut.Laiklik ve Din özgürlüğü,TBB dergisi(2013)

– Soysal,Mümtaz.Anayasaya Giriş,1968

-Aydın,Ömür.DİB’in hukuki statüsü üzerine tartışmalar,Akademik İncelemeler Dergisi(2019)

– Tahyani,İhsan.Türkiye Cumhuriyeti’nintemeli:Laiklik, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S 43, s. 517-529 (2009),

(http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/45/1142/13389.pdf)

-Özkul,Fatih.Anayasalarımızda Laiklik İlkesi (Ankara Barosu Dergisi,2014)

-Tanör,Bülent. “Laiklik, Cumhu­riyet ve Demokrasi”(1987)

– İstanbul barosu resmi sitesi (https://www.istanbulbarosu.org.tr/Anasayfa.aspx)

-Cumhuryet Gazetesi (https://www.cumhuriyet.com.tr/)

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu