Demokrasi ve SolGündemİVME BlogPolitikaToplum ve SiyasetToplumsal AdaletYaşam Tarzı

Sahi biz kimin kölesiyiz? – Anıl Kemal Aktaş

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 6 Mayıs 2021 günü Almanya Dışişleri Bakanı ile düzenlediği basın toplantısı sırasında söylediği bir cümle Twitter’ın gündemine oturdu: ‘Turistin görebileceği herkesi mayıs sonuna kadar aşılayacağız’. Bu sözler aslında uzun zamandır farkında olduğumuz ve son zamanlarda dile getirmeye başladığımız bir gerçekliği artık daha net ifadelerle konuşabildiğimiz bir “an” yarattı. Bundan böyle oldukça net bir şekilde, Türkiye’de uzun zamandır farklı boyutlarda var olan ayrımcılığın, çok daha geniş kesimler tarafından tecrübe edildiği bir gerçekliği konuşuyor olacağız. Hali hazırda bazı soruları mütemadiyen sormaya başladık: Biz bu ülkede köle miyiz? Kurulan kast sistemi içinde, yaşadığı hayatın sınırları üst sınıfa tabi olanlar tarafından belirlenen ikinci sınıf vatandaşlar mıyız?

Zaman ilerledikçe bu soru farklı form, şekil ve içeriklerle önümüze çıkabilir. İktidar partisinin yarattığı rant düzeni, bu rant düzeninin ayakta kalabilmesi için oluşturduğu hukuksuzluk zemini ve gelinen noktada eşitsizlikte eşitlendiğimiz bir Türkiye var elimizde. Başkalarının kendi gündelik zevkleri uğruna hayatlarımızdan çalabildiği, var olan kuralların ayrıcalıklı bir kesim için başka şekilde uygulandığı yeni bir rejimin eksik! yurttaşlarıyız. Eşitsizlikler sadece bugünün gerçeği değil; ancak tembelliğin siyasetine yaslanarak kendi konfor alanlarımızı terk etmemek adına görmezden geldiğimiz sorunlar bugün en temel haklar üzerinde bir ikilem yaratıyor. Ayrıcalıklılar ve on milyonlarca öteki. Ötekiler ailesi büyürken ayrıcalıklıların sefası katmerleniyor. Yani kendilerinin olan çoğalsın diye başkalarının hakkı olan paya el koymaktan hiç çekinmeyen bir güruh var. Adını koyalım, yeni bir ‘’kast sistemi’’ içerisindeyiz. Kast sisteminin en tepesinde artık elit olmakla bile açıklamanın yeterli kalmadığı varsıllar var. Bu varsıllık sadece sermaye veya servet dağılımının siyaseti ve devlet aygıtını ele geçirmiş olması ile sınırlı değil. Hayatın her alanında oluşan asimetriler ile akademide var olabilmekten, sağlık hizmetleri alabilmeye kadar kamusal olan erişim hakkı en öncelikli olarak varsıl olanlara veya kast sistemi içerisinde makbul kabul edilen vatandaşlara ait. Elimizde avucumuzda ne varsa, bundan faydalanabilecek olanların öncelikleri geride kalan herkesin yaşama dair bütün çabasını anlamsız kılıyor. Rejimin varsılları ve makbul vatandaşlarından geriye ne kalırsa kırıntıları ile adalet ve refah bulmaya çalışıyoruz.

İkili Delilik

İşin ilginci, bu kast sisteminin kendi kendini besliyor ve yeniden inşa ediyor olmasının arkasındaki psikolojik güdüler aslında yıkıcı unsurlara da dayanıyor. İktidar toplumsal karşılık alamadığı her alanda toplumun karşısına hep biraz daha akıl dışı siyasi performanslar ile çıkmaya başladı. Toplum bu hezeyan dolu siyasetle beslendikçe, daha fazlasını istedikçe, vardığımız nokta fasit bir daire oldu. Bu fasit dairede mahkûm olduğumuz şeyin adı: birbirini besleyerek büyüyen delilik.

Roma’da zaman zaman halkın sosyal ve ekonomik sorunlara olan ilgisini dağıtabilmek için gladyatör oyunları olarak adlandırdığımız günlerce süren gösteriler düzenlenirmiş. Kitlelere, kendi acılarını unutturmak maksadıyla, Roma’nın dört bir yanından getirilen esirlerin acı çekerek yok oluşları izletilirmiş. Yaşam şartlarının ağırlığı arttıkça, Kolezyum’daki oyunlar daha vahşi ve sarsıcı hale gelirmiş. Her seferinde daha fazla acı ve vahşet dolu performanslar görmek isteyen kitleler, oyunları düzenleyen valiler, senatörler veya imparatorların bile kontrolü kaybetmesine sebep olduğu taleplerde bulunmaya başlarmış.

Geçtiğimiz günlerde iki genç insan tarafından yayınlanan Tiktok videosunu hatırlarsınız. Pasaportlarımızın mevcut yaşam şartları altında nasıl işlevsiz hale geldiğini anlatan video destek gördüğü kadar tepki de çekti. Videonun ardından yükselen fanatik tepkiler sonrasında bu iki genç kelepçelenerek gözaltına alındı; yurt dışına çıkış yasağı ve imza şeklinde adli kontrol tedbirleri uygulandı. Türkiye’de yükselen Türk-İslam dalgasının yeni versiyonu bana Roma’da oynatılan gladyatör oyunlarını hatırlatıyor.

Eşitsizlikler Yeni Değil

Aslında çoğu insan için yeni olmayan eşitsizlik kavramı, Türkiye’de uzun zamandır ilk kez böylesine geniş kitlelerce tecrübe edildiği için daha farklı bir dönemden geçtiğimizi iddia edebiliriz. Bunu bir salgın hastalığın yayılması ile oluşan bilinç gibi düşünelim. Hastalık kendi kapımıza uğramadığı müddetçe nasıl etkiler yarattığını idrak etmiyoruz. Türkiye’nin ekonomik iflasını da açıklayan turizm odaklı pandemi önlemleri bardağı taşıran son damla gibi görünse de aslında o bardağın içindeki şey her neyse, birileri için çoktan taşmıştı ve hayatlarını işgal eden haksızlıkların izlerini bırakıyordu zaten. Son döneme dönüp bakarsak Rabia Naz, Oğuz Arda Sel ve Taybet Ana’yı hatırlamamız yeterli.

Adaletsizliğin gündelik bir alışkanlık haline gelmesi, kamuyu temsil eden hemen her kuruluşun yaratılan haksızlıkların kaynağı olduğu bir inşa süreci ile gelişti. 2018 yılında Politikyol sitesinde kaleme aldığım bir yazıda kavramsallaştırmaya çalıştığım “kurumsal hukuksuzluk” ilkesinin yerleşmesi ile yeni bir politik bürokrasi kültürü de hayatlarımızı etkilemeye başladı. OHAL’in süreklileşmesi ya da anayasasızlaşma gibi başka kavramlarla da açıklayabileceğimiz bu kültürün devlet aygıtı içerisinde yaygınlaşan uygulamadaki karşılığı, siyasetin gündelik gidişat üzerinden buyruklar ile hukuku eğip büküyor olması diyebiliriz.

Alkollü içeceklere dair gelen yasağın hukuksuzluğuna karşı yükseltilen itirazların karşısında bulabildiğimiz tek muhatap ‘’soğuk bir umursamazlık’’ oldu. Bu umursamazlık aynı zamanda Türkiye’de inşa edilmiş olan kast sisteminin en tepesindekilerin zaman içerisinde gelişen öz güven ve sarsılmazlık duygularını da temsil ediyor. İktidardan güç alan herhangi bir insanın, başkalarının var olma iddiasına karşı sergilediği kayıtsızlık hayatın doğal akışı içerisinde gördükleri üstünlük duygusu ile alakalı. Kurumsal hukuksuzluk kültürünün yerleşikliği ile İl Umumi Hıfzıssıhha Kurul Kararları içerisinde var olmayan imza iddiaları, genelgelerde yer almayan kararlara atıflar ve hukuki zemini çoktan kaybolmuş genelgeler arasında bir paralellik var. Bu kadar aleni şekilde hukuk aracılığı ile yok sayılıyor olmak belirli bir kitle içinde bir süredir biriken ikinci sınıf vatandaşlık hissini olgunlaştırıyor.

Biz ve Siz

Oluşan kast sisteminin hukuki uzamının sosyal psikolojik yansımalarına örnekler verebiliriz. AKP Kongreleri boyunca, tüm parti örgütlerinin takındığı coşkulu haller ve Erdoğan’ın iştahına bakınca pandeminin getirdiği her türlü sıkıntıyı sırtlayanlar olarak ne kadar önemsiz olduğumuzun mesajı hepimizin beynine il il, kongre kongre kazındı. Tamamen kaderine terk edilmiş küçük ve orta ölçekli işletme sahiplerinin, açlıkla sınanan milyonların, virüsün yarattığı tehditler karşısında evde kalma – mesafe önlemlerinin bir seçenek olduğu bile düşünülmeyen çalışan kesimler, sosyal izolasyonun psikolojik etkilerinin bütün yükünü taşımak zorunda kalan herkesin kabul etmek zorunda kaldığı gerçeklik şuydu: ‘’AKP ve Erdoğan için her zorluğa katlanmalısınız, katlanmamak haricinde bir seçeneği tartışmanıza bile izin verilmeyecek’’. Yazının başında belirttiğim ve birkaç gündür dolaşımda olan kölelik duygusunun en somut halini belki de il – ilçe kongreleri ve Büyük AKP Kongresi ile sindirdik. Bu ülkenin eksik vatandaşlarına görevleri ve sınırları zaman zaman hatırlatılacaktı.

Durup düşündüğümüz zaman, hak ettiğimiz işlerde, olması gereken şartlarda çalışamayan, büyük bir yolsuzluk ekonomisinin getirdiği şartları çalışan/çalışamayan kesimler olarak sırtlanmak zorunda kaldığımız gerçeği göze çarpıyor. Biz, mahalleden tanıdığımız veya sınıf arkadaşı olduğumuz birilerinin uzun zamandır iş arama süreçlerine bile girmek zorunda kalmadıkları bir bolluğun içinde yaşadıklarını izleyenleriz. Biz, yaşamın herhangi bir alanında, olası bir anlaşmazlık durumunda başına gelebileceklerden ötürü bezdirilmiş, milyonlarca insana hakkını arama yollarını aklına getirmemesini öğreten bir düzen içerisindeyiz.

Bu düzen hemen her gün tercihlerimizin önemsiz olduğunu hatırlatıyor. Neyi sevdiğimiz veya neye ulaşmak için çabaladığımızın bir önemi yok. Türkiye’de servet dağılımının anormal bir biçimde adaletsizleştiğine şahit olurken gelişmekte olan eşitsizliklere şikâyet edecek mecalimizin bırakılmadığını da hatırlamamız gerekiyor. İşsizliğin olanca ağırlığı altında ezilirken ya da zor bela tutunduğumuz ama asla verdiğimizin karşılığını alamadığımız bir iş gününün sonunda sesimizi çıkaracak halimiz de kalmıyor. Bu da elbette mahkûm edilmek istendiğimiz itirazsızlık mekanizmasının bir parçası.

Neo-liberalizmin Türkiye uygulamasının sonunda varacağı noktanın bu olduğu elbette aşikârdı; ancak iktidarın dönemsel olarak belirlediği rakiplerine karşı takındığı aşağılayıcı tutumu bütün bir ülke geneline yayıyor olması beklentiler dâhilinde değildi diyebiliriz.

Mazlumlar

Cumhuriyet projesinin yaşadığı aksaklıkların da bir sonucu olarak Türkiye hiçbir zaman eşitliğin azami ölçüde uygulanabildiği bir ülke olmadı. Bu sebeple de aslında ne var olan problemlerinin kronikleşmesinin önüne geçebildik ne de bu problemleri çözebilme yetisini geliştirebildik. Türkiye’nin sahip olduğu sorunları çözememesinin sebeplerinden bir tanesi de var olan sosyal yapısını göz ardı ediyor oluşuydu. Bilinçli bir tercihe dayanan bu durum, eşitsizliğin sürekli olarak yeniden üretilmesi ile sonuçlandı. Uzun bir dönem, süregelen problemlerin yarattığı şartların içinden gelen grupları dışlayarak, bahsedilen problemlerin yok olacağını düşünecek kadar tembel ve bencil bir düzlemin de kölesi olarak kaldık.

Yakın döneme gelirsek, AKP ve Erdoğan aslında uzun bir süredir hiçbir şartta eşit olmadığımızı belirli örnekler üzerinden ayan beyan ilan ediyordu. Muhalif belediyelerin karşılaştığı türlü hukuksuzlukların karşısında, AKP’nin kendi belediyeleri için yeterli bulduğu “istifa” serilerinin eşitliğin herhangi bir şekline denk düşmediğini biliyoruz. Bununla birlikte, Rahip Brunson kararında gördüğümüz hukuki mekanizma bolluğunun OHAL KHK’ları ile mağdur edilen yurttaşlardan hangi sebeple sakınıldığını da tahmin ediyoruz.

Sağlık Bakanı Koca 6 Mayıs günü yaptığı açıklamada ‘Çin’den aşı gelecekti, nerede?’ diye soranlar, dün Çin ile aramızda hassas konuları kaşıyarak ilişkilerimizi bozmaya çalışıyorlardı. Başarılı olduklarını söyleyemem ama hasar verdikleri kesin.’ derken faturayı yine başka yerlere kesti. Her ne kadar Çin’den gelen resmi açıklamalarda aşıda yaşanan gecikmenin ‘siyasi bir nedene dayanmadığı’ söylense bile aşı tedarikinin çeşitlendirilmemesinin sebebi bile yine vatandaşa veya muhalefete yüklenebilirdi. Aslında başa çıkamadıkları her sorunda, beceremedikleri her işte oluşan hınçlarını çıkarmak için Şark Bülbülü filminin setini yeniden kuruyor ve bağırıyorlar: Mazlumu getirin bana!

Peki, biz gerçekten sürekli olarak tokatlanacak ‘’Mazlum’’ muyuz? Bugün, AKP’lilerin kendilerine atfettikleri ruhani mükemmellik anlatısı şartlar biraz zorlayıcı olduğu anda dağılıp gidiyor. Yapmaları gerekenlerin zorluğu karşısında şımarıkça göz ardı ettikleri bütün faturalar artık önlerinde. Dünün faturasını bugün ödemek isterken ortaya çıkan maliyetin ağırlığı karşısında ürküyor ve yine türlü taktiklerle bütün sorumluluktan kaçmaya yelteniyorlar; lakin artık deniz tükendi. Her bocalayışta yeni bir “Mazlum” yaratırken bugün bütün topluma hepiniz benim “Mazlumum” olacaksınız demenin bir karşılığı da yok, tutarlı bir yanı da yok.

Eşitsizliklerin Getirdiği Fırsat

Tutturdukları dünyaya nizam verme türküsünü, varaklı koltuklarında kendi kendilerine mırıldanabilmek için hukuku yok eden, kendisinden başka herkesi çıkan faturaya ortak olmaya zorlayan bir siyasi delilik ile baş başayız. Bu delirme halinin bilinçli tercihlerle geliştiğini, kötücül istekler ile beslendiğini biliyoruz.

Türkiye yaratılan bu kast sistemini taşıyabilecek bir ülke değil. Dünyayı gören, yaşatılanları anlayabilen ve gördüğü muamelenin akıl ile açıklanabilir bir tarafı olmadığını algılayan bir toplumsal reaksiyon beliriyor. Yine de sürüklendiğimiz yerde yeni baştan başlamamız gerekiyor. Türkiye’nin sorunlarının var olan paradigma ile çözülemeyeceğini geçmiş tecrübelerimizden öğrenmiş olmamız lazım. Demokrasi 2.0 diyeceğimiz şeyin vardığımız delilik durağının önceki uğraklarından geçmediğini hatırlamalıyız. Kendimizi kandırmadan, gerçek ihtiyaçlarımızı tartışmaya başlamalıyız. Sistemin bizden önce ötekileştirdiklerini tanıyarak, var olan tecrübelerini kendi haklı çıktığımız uyarılar ile konuşturmamızın zamanı geldi. Kutsiyet atfettiğimiz seçilmişlerin, atanmışların, milyonların lokmasından aşırılarak zengin edilmiş olanların inşa ettiği yerleşik kurumlar ve alışkanlıklar üzerinden değil, gerçekten eşit olacağımız platformlar üzerinden birbirimizi dinlememiz gerekiyor.

Anıl Kemal Aktaş – İVME Hareketi

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu