Demokrasi ve SolDış Politika ve EnternasyonalizmDünyaGündemPolitika

Biden’ı Bekleyen Zorluklar ve 2022 Ara Seçimleri – Yusuf Can

‘Biden geldi ve ABD’de işler yoluna girdi’ düşüncesi ne kadar iyi niyetli olsa da ABD siyasetini eksik okumak anlamına geliyor. ABD iç siyasetindeki durum ve sistemsel sorunlar Biden’ın işinin hiç de kolay olmadığını gösteriyor.

2020 seçimleriyle beraber ABD’de oluşan politik değişim havası, Dünya kamuoyunda da etkisini gösterdi. Türkiye de dahil olmak üzere Dünya’nın çeşitli ülkeleri Biden başkanlığına ve ABD’deki sol-ilerici Demokratların sesinin gür çıkmasına kulak kabartmış, hatta heyecan duymaya başlamış olsa da değişim, özellikle politik değişim, yani vatandaşların hayatını direkt olarak etkileyen kamu politikalarındaki değişim, kamuoyunun beklediği ya da istediği düzeyde olmayabilir. Bilakis, ABD devletinin yönetim şeklinin tasarımı, seçim sistemi, kültürel kutuplaşma ve Anayasa mahkemesindeki muhafazakâr yargıç çoğunluğu ABD’de hayata geçirilebilecek politik değişimin önünde engel teşkil ediyor. Daha da ileri gitmek gerekirse, ABD’de var olan sistemsel sorunlar ve kültürel kutuplaşma, on yıllardır toplumsal ihtiyaçlara cevap veremeyen siyaset kurumunun işlerliğini ve vatandaşa verdiği güven duygusunu azaltmış durumda.

Bu yazıda, sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen genç sol-ilerici Demokrat Partili siyasetçilerin vatandaşların bir kısmının vicdanlarının sesi olmayı başarabilmiş olsalar da politik değişime aracı olup olamayacakları sorusunun cevabını arayacağım.

Biden 2020 Kasım ayında seçimleri kazandı ancak asıl serüven ondan sonra başladı. Önce Trump seçim sonuçlarını kabul etmedi; ‘çaldılar’ dedi. ABD’nin neredeyse tüm eyaletlerinde seçimin meşru olmadığına dair yürüyüşler yapıldı. Bu yürüyüşler, eski Başkan Trump’ın da sosyal medya aracılığı ile verdiği kışkırtıcı mesajlarla şiddete dönüştü. 5 kişinin ölümüyle sonuçlanan Kongre baskınıyla da ABD’de siyasi şiddetin boyutlarının, 21.yy’da da olsa, nerelere varabileceğini gösterdi. Unutulmaması gerekir ki, iki Dünya savaşı da dahil onlarca savaş tecrübe etmiş ABD’nin en çok vatandaşını kaybettiği savaş 1860’larda yaşadığı iç savaşı olmuştu. Dolayısıyla “ABD için toplumsal kutuplaşma, dış tehditten çok daha tehlikelidir” argümanını ortaya koymak yanlış olmaz. 

Peki bu şiddet bir istisna mıydı? 

Yoksa halkın devlete olan güveninin azalmasının radikal bir dışavurumu muydu? 

ABD halkı devletlerine güvenmiyor. On yıllardır azalan güven, artan kutuplaşma, artan ekonomik adaletsizlikler, işlemeyen kurumlar ve pandemi dünyası ABD toplumunun devlete olan bakışını derinden zedeliyor. Biden’ın bu gidişatı geri çevirmesi kolay gözükmüyor.

ABD halkının devlete olan güveninde 1950’lerden bu yana süren istikrarlı bir düşüş var. Güven duygusunun azalmasında payı olan sebeplere bakmak, ABD toplumunun bugün içinde bulunduğu durumu anlamak ve ileride ABD’lileri ne gibi sorunların beklediğini öngörebilmek adına büyük önem arz ediyor. Bu gerçeğin farkında olan Başkan Biden, hatırlarsanız, Kongre’ye hitaben yaptığı 100. Gün konuşmasında “Devletin işlediğini, demokrasinin işlediğini hem ABD halkına hem de Dünya kamuoyuna göstermemiz gerekiyor” diyerek hem sitemde bulundu hem de yerinde bir özeleştiri verdi. Çünkü Biden’ın da farkında olduğu bir gerçeklik ABD’yi kıskacına aldı: Devlet uzun süredir halkın sorunlarına yeterli ve gerekli tepkiyi veremiyor.

Devletin işleyişindeki sorunlarının zaman içerisinde daha da belirginleşmesi ve partizan siyasetin yerleşmesiyle beraber bu sistematik sorunların siyasi partiler tarafından bir tahakküm aracına dönüştürülmesi ve bu süreçte devletin kurumlarının suistimal edilmesi devlete olan güvenin azalmasında büyük pay sahibi. Günümüzde bu kurumların ABD siyasetindeki yeri sorgulanır hale gelmiştir. Bu tartışmalar elbette yeni değil ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren artışa geçen kutuplaşma, özellikle Senato’yu işlevsizleştirmiştir. Bu işlevsizleşmenin sebeplerinden birisi de adı ‘filibuster’ olan Senato uygulamasıdır. Tarihi ABD’nin kuruluşuna dayanan bu uygulama, basitçe, Senatörlerin bir tartışmayı istedikleri kadar uzatabilmesine ve dolayısıyla oylamayı geciktirmesine imkân tanır. 1970’lere kadar Senato’ya bir yasa teklifi sunulduğunda, o yasa teklifi eğer filibuster ile karşılaşırsa, filibuster bitene kadar Senato’ya yeni bir teklif sunulamıyordu. Bu kural 1970’te değiştirildi. Senato’da bir yasa teklifi filibuster ile geciktirilirken, yeni teklifler sunulabilir hale getirildi. Halihazırda kutuplaşma ile uğraşan ABD Senatosu, bu kural değişikliğinden sonra iyice işlevsiz hale geldi. Tartışmalı, geniş kapsamlı yasa teklifleri filibuster’a takılırken, tartışmasız ama bir o kadar da etkisiz yasalar Senato’dan kolaylıkla geçmeye başladı. Ancak bu uygulama değişikliği bile Senato’dan geçen kanunların sayısını arttırmaya yetmedi. Ne Demokratlar ne de Cumhuriyetçiler karşı tarafın desteğini alamayacakları yasaları teklif dahi etmemeye başladılar. Her geçen seçim kutuplaşmaya devam eden ABD siyasi atmosferi Senato’daki anlaşma ve uzlaşma kültürünü hızla erozyona uğrattı.

Geniş kapsamlı, sorunlara temelden çözüm arayan yasa tekliflerinin azalması, hatta neredeyse ortadan kalkması, ABD’de on yıllardır süren sistemik sorunlara müdahale edilebilmesini engellemeye başladı. Buna paralel olarak ABD toplumunda da önemli değişimler oldu.

Öncelikle iki siyasi parti arasındaki kutuplaşma zaman içerisinde hızla arttı. Evet, görünürde iki tane ana akım siyasi parti vardı ancak bu iki parti pratikte dört parti gibi davranıyordu. Her iki parti içinde de merkeze yakın olanlar ve daha radikal olanlar olarak dört grup vardı. Bu durum 1960’lardan itibaren değişmeye başlasa da özellikle 1990’lardan itibaren hızlanarak, partilerin içinde merkeze daha yakın olan grupların erimesine sebep oldu.

Bu kutuplaşma 2014’ten sonra da hızla artmaya devam etti. Kutuplaşma sadece siyasi düzlemle de sınırlı kalmadı. Parti seçmenlerinin birbirine duyduğu öfke ve antipati de zaman içerisinde arttı. Buna en iyi örnek, 1960’larda kendi çocuğunun karşı partiden bir ailenin çocuğu ile evlenmesini sorun olarak görenlerin oranı %4’lerde seyrederken, bu oran 2010’lara gelindiğinde %40’lara ulaştı. Ancak bu örnek kültürel kutuplaşmanın sadece bir göstergesi. ABD’de 2020’lere gelindiğinde kültürel kutuplaşmanın daha da arttığını, özellikle 2016 seçimleriyle beraber, toplumun iki ana kampa bölündüğünü gözlemliyoruz. ABD’de iki farklı kesim iki farklı gerçeklikte yaşamaya devam ediyor. Bu kutuplaşma öyle bir boyutta ki, bir insanın pandemi yasaklarına uyup uymadığına bakarak hangi siyasi partinin destekçisi olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil. Demokratların çoğunlukla kurallara katı bir şekilde uyduğu, Cumhuriyetçilerin ise bu kuralları pek ciddiye almadığı, kısa bir market alışverişinde bile göze çarpıyor.

Kültürel kutuplaşmanın başka boyutları da var. Cumhuriyetçilerin çoğunluğu daha geniş ve büyük yaşam alanlarını, evleri tercih ederken, Demokratlar ise evlerin daha küçük ve birbirine yakın olduğu, restoranların, marketlerin yürüme mesafesinde olduğunu yerleşim yerlerini tercih ediyor. Bir başka dikkat çekici örnek ise QAnon’un ABD için faydalı olduğuna inananların oranı Cumhuriyetçilerin içinde %40 iken Demokratların içinde %7.  Ancak belki de en rahatsız edici durum Cumhuriyetçiler içinde Trump’ın seçimi kazandığına inananların oranının halen çok yüksek olması. Dediğim gibi, iki farklı seçmen grubu, iki farklı gerçeklik.

Dikkat çekici olan, kültürel olarak bu kadar kutuplaşmış olan bir toplumun, ekonomi ve kamu politikası düzeyinde bir uzlaşıya daha yakın oluşu. Vergi sisteminde sorunlar olduğu, zenginlerin ve multi-milyarlık şirketlerin az vergi ödediğini düşünenler oranı iki parti içinde de yüksek (ABD Geneli %59). Buna ek olarak, ABD’lilerin büyük çoğunluğu Biden Yönetiminin geçtiğimiz aylarda Kongre’den geçirdiği COVID-19 destek paketinin yerinde olduğunu düşünüyor. Ayrıca bazı kamu politikaları için devletin daha çok sorumluluk almasını isteyenlerin oranı da iki parti içinde de yüksek. Özellikle iklim ve eğitim politikaları alanlarında toplumsal uzlaşma yakın gözüküyor. Tabii bu her konuda uzlaşı olduğu anlamına gelmiyor. Mesela, ABD’nin sorunlu sağlık sisteminin çözümünü devletin daha çok müdahalesinde görenler Demokratlar içinde %80 civarındayken bu oran Cumhuriyetçiler içinde %30’larda. Ancak bu oranlar geçen senelere göre iki partide de daha yüksek

Demokratik Parti büyük bir koalisyon. ABD seçim ve yönetim sistemleri sebebiyle oluşan bu büyük koalisyon çatırdıyor. Merkeze yakın olanlar ile sol-ilerici Demokratlar uzlaşı sorunu yaşıyorlar.

Peki ABD sağlık sistemindeki sorunlara, ekonomik adaletsizlere, artan öğrenci borçlarına, ülke genelindeki evsizlik ve altyapı sorunlarına bu kutuplaşma ve siyasi tıkanıklık ortamında çözüm üretebilir mi? Pek kolay gözükmüyor. Demokratların hem Kongre’yi hem de Başkanlığı elinde tutuyor olması bu sorunlar için atılabilecek politik adımlar açısından avantaj gibi gözükse de kapsamlı ve sorunlara temelden çözüm arayan paketlerin Kongre’den geçmesi zor gözüküyor. Demokratların Kongre’deki üstünlüğü pamuk ipliğine bağlı. Şu anda Senato’da iki partinin de 50şer senatörü bulunuyor. Bu eşitlik Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in oyu ile bozulabiliyor ve dolayısı ile Demokratlar üstünlük sağlıyor. Teoride durum bu olsa da pratikte işler farklı yürüyor. İki Demokratik Senatör, Joe Manchin ve Kyrsten Sinema, Demokratların merkeze yakın, hatta merkezdeki iki Senatörü. Biden’ın ve sol-Demokratların Kongre’den geçirmek istediği birçok yasaya, mesela asgari ücretin yükseltilmesine, öğrenci borçlarının bir kısmının silinmesine ve birçok başka teklife soğuk bakıyor, hatta hayır oyu veriyorlar. Bu durumda Demokratların sayısal üstünlüğünün bir anlamı kalmıyor. Zaten ‘filibuster’ sebebiyle bir kanunu geçirmek için 60 tane oya ihtiyacı olan Demokratlar, 2 Senatörü fiili olarak kaybettiğinde ilerici ve ekonomik adaleti tesis etmede etkili olabilecek kanunların çıkması hayal oluyor. Daha vahimi, Demokratlar 51 oy ile filibuster’dan kurtulabilecekken, Manchin ve Sinema bu değişime de itiraz ediyorlar. Dolayısıyla Biden’ın ve sol-Demokratların işi iyice zorlaşıyor.

2022 ara seçimleri, değişen seçim bölgeleri, zorlaştırılan oy verme işlemleri ve Anayasa Mahkemesindeki muhafazakâr yargıçların çokluğu Demokratların önünde büyük engel teşkil ediyor.

Demokratik Parti içindeki bu sorunlar, önümüzdeki süreçte yaşanacak siyasi çıkmazların sadece bir yüzünü oluşturuyor. Demokratların ve Biden Yönetiminin yaşayacağı en büyük sorun, 2022 ara seçimlerinde Kongre’yi Cumhuriyetçilere kaptırmaları olur. Bu ihtimal hiç de azımsanacak bir ihtimal değil. Demokratik Parti’nin Senato’daki üstünlüğünü kaybetmesi sadece bir senatör değişikliğine bakıyor. Özellikle Georgia eyaletinde 2 senatörün de Demokrat olduğu göz önünde bulundurulursa ve bu senatörlerden birisinin 2022’de tekrar seçime gireceği düşünülürse, Demokratların işinin kolay olmadığı söyleyebiliriz. Tarihsel olarak baktığımızda, 1946’dan beri neredeyse istisnasız bir şekilde yaşanan bir durum var: Başkanın partisi ara seçimlerde Kongre’de koltuk kaybediyor. Hatta bu sayı ortalama 27 koltuk. Dolayısıyla Demokratların 2022 ara seçimlerinde koltuk kaybetmesi, hatta Kongre’nin kontrolünü kaybetmesi hiç de şaşırtıcı olmaz.

2022 ara seçimlerinde Demokratları bekleyen iki tehlike daha var. Birincisi ‘gerrymandering’ denilen, basitçe seçim bölge haritalarının bir parti için avantajlı olacak şekilde tekrar çizilmesi şeklinde tanımlayabileceğimiz bu uygulama, iki partiye de avantaj sağlasa da 2020’deki eyalet yönetimleri seçimlerinde Demokratların istedikleri başarıyı elde edememesi 2022 seçimleri için avantajı Cumhuriyetçilere kaydırıyor. 2022 seçimleri için başta Texas ve Georgia olmak üzere birçok eyalette Cumhuriyetçiler seçim bölgelerini çizme çalışmalarına başladılar. Daha sıkıntılı olan durum ise, bu haritaların çiziminin federal devlet onayından geçmesine imkân veren 1965 senesinin Oy Hakkı Yasaları, 2013 senesinde Muhafazakâr yargıçların çoğunlukta olduğu Anayasa Mahkemesi tarafından değiştirildi ve eyaletlerin federal devlet onayı olmadan seçim kanunlarını değiştirmesinin önü açıldı. Bu karar Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu eyaletlerde seçim kanunlarının kolayca değiştirilebilmesini sağladı. Bahsetmek istediğim ikinci tehlike ise bu değişiklik sayesinde Cumhuriyetçilerin kontrolünde olan 11 tane eyalette 2020 seçimlerinden bugüne kadar olan süreçte oy verme işlemlerini zorlaştıracak yeni yasaların yürürlüğe sokulması. Toplamda 47 eyalette bu tip oy kısıtlayıcı yasalar meclislere ve senatolara teklif edildi. Öte yandan bu yasaların çoğunlukla genç ve beyaz olmayan seçmenleri hedef aldığını düşünülürse, bu değişikliklerin seçmen gruplarını motive etme ve sandığa götürme potansiyelini de dikkate almak durumundayız. 

Demokratların işini zora sokma ihtimali yüksek olan bir diğer mesele ise şu anki Anayasa Mahkemesindeki yargıç dengesi. 9 üyeli ABD Anayasa Mahkemesi, Trump’ın atadığı 3 yeni yargıçla beraber 6-3 muhafazakarların çoğunlukta olduğu bir yapıya sahip. Bu durum Demokratlar için tehlike çanlarının çaldığının işaretçisi. ABD yargısının tarafsız olmadığı düşünülürse Demokratların çıkardığı kanunların ya da Başkan Biden’ın başkanlık emri aracılığı ile uygulamaya koyduğu politikaların ABD Anayasa Mahkemesi’ne takılma ihtimali hiç de azımsanamayacak derecede yüksek. İşte bu yüzden Demokratlar geçtiğimiz ay Anayasa Mahkemesi üye sayısını 9’dan 13’e çıkaracak yasa teklifini Temsilciler Meclisi’ne sundular. Amaçları Mahkemedeki liberal yargıç sayısını arttırıp, Demokratların çıkaracağını yasaların mahkemece engellenmesinin önüne geçmek. Lakin bu teklif Temsilciler Meclisi’nden geçse dahi Senato’da merkezci-Demokratik Senatörler Manchin ve Sinema’nın ‘ret’ oyu ile karşılaşabilirler. Bu sebepten, Anayasa Mahkemesi Demokratlar için büyük bir engel olarak yerini koruyor.

Kamu politikaları elbette değişebilir. Hatta, sol-Demokratlar bazı konularda istediklerini alabilirler. Biden, ABD’nin gidişatını temelden değiştirebilir. Ama bunu yapması kolay değil. Demokratların Kongre’deki üstünlüğü kaybetme durumunda birçok plan suya düşebilir.

Demokratların cesur ve kapsamlı değişim sözü vermiş olmaları, bu sözü tutabilecekleri anlamına gelmiyor. Parti ve siyasiler istese de bahsedilen birçok sebep bu değişimin önünde engel teşkil ediyor. Kutuplaşma, işlevsizleşen Senato, Anayasa Mahkemesi’nin tutumu, değişen seçim kanunları ve bölgeleri derken Demokratların önünde biriken engeller, bir umutsuzluk havasının ortaya çıkmasına da sebep olabilir. Burada dikkat çekmek istediğim sorun, Demokratların hiçbir umudu olmadığı değil. Sadece Biden’ın gelişinin ve sol-Demokratların gür çıkan sesinin hiç kimseyi yanıltmaması gerektiğinin altını çizmek niyetindeyim. Daha da ileri gitmek gerekirse, eğer Biden Yönetimi toplumun devlete olan güvenini, 100. Gün konuşmasında da belirttiği gibi yeniden tesis etmez ise, ABD’yi önümüzdeki süreçte zor günler bekliyor olabilir. Siyasal şiddetin artış gösterdiği, ekolojik sorunların daha da içinden çıkılmaz bir hal aldığı, ekonomik adaletsizliklerin derinleştiği bir ABD ihtimali sıfır değil. İşte tam da bu yüzden Joe Biden “insanların devlete olan güvenini yeniden tesis etmeliyiz” diyerek hem bir özeleştiri de bulundu hem de geleceğe dair çekincelerini dolaylı olarak dillendirmiş oldu. Önümüzdeki aylarda Biden Yönetiminin ve Demokratların atabileceği bazı adımlar bu riskleri minimuma indirebilir; hatta temenni edilen yasaların tamamı olmasa da bazı kapsamlı yasalar Kongre’den geçebilir. Bu adımlardan birisi filibuster’ı ya ortadan tamamen kaldırmak için iki merkez-Demokrat Senatöre olan toplum baskısı ve parti içi baskı arttırılabilir. Filibuster’ın kalkması, Demokratların Senato’dan salt çoğunluk ile istedikleri yasaları geçirebilmesini sağlar. Halihazırda Senato’daki Demokratların, Senato’daki Cumhuriyetçilere kıyasla 40 milyon daha fazla insanı temsil ettiği düşünülürse, Demokratların salt çoğunluk ile yasa geçirmesinin o kadar da tartışmalı olmadığı ortaya çıkıyor. Demokratların atabileceği ikinci adım ise 2022’deki ara seçimlerde Kongre’deki üstünlüğü kaybetmemek için stratejik seçim bölgelerine odaklanmaları olur. Arizona eyaleti Senatörü Mark Kelly ve Georgia eyaleti Senatörü Raphael Warnock 2022 ara seçimlerinde koltukları tehlikede olan senatörler. Demokratlar bu iki koltuğu korumak için kaynaklarını o seçim kampanyasına daha yoğun olarak aktarabilirler. Demokratlar ayrıca vergi sistemi, altyapı sorunları, iklim politikaları ve eğitim sistemi gibi toplumun genelinde karşılığı olan ve vatandaşların hayatını gözle görülür bir şekilde etkileyen politikalar üreterek, 2022 seçim kampanyasını bu gelişmeler üzerine kurabilir. Bu durumda Demokratların hem ara seçimlerden en az hasarla kurtulması sağlanabilir, hem de toplumun gelecek için daha umutlu olmasının önü açılır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu