Demokrasi ve SolGündemPolitikaToplum ve SiyasetYerel Yönetimler

Bağlamdan kopmak: Yerel siyasetçilerin ulusal siyaseti domine etmesi ne anlama geliyor? – Görkem Yaz

Umudumuz X Bey… Hepimizin ne kadar da aşina olduğu meşhur bir söz değil mi? Bir toplumun umudunu, tek kişinin varlığına bağlamasının sonuçları altında nasıl ezildiğimizi kimsenin fark etmemesi ne kadar da yıkıcı. Umut fanide midir sahiden? Rasputin misali bir üstinsan modeli olmadığını bilmemize rağmen X Bey’in bu gücü nereden aldığını sorguluyoruz. Belki de kodları bir dünyalıya büyük anlamlar yüklemeye programlanmış halklara, X Bey’e o doğaüstü gücü bahşedenin kendisi olduğunu anlatmak için bir iki bin yıl daha tüketeceğiz. İnsanlığı, kendi kendini hapsettiği bu kapandan azat edip nasıl özgürlüğüne kavuşturacağız? Çözüm çok basit. İnsanlar yerine sistemlere güvenerek. Tek adamın dünyadaki ziyareti son bulduğunda ya da sarayının oniks mermerlerle döşenmiş yerleri, öfkeli, sessiz çoğunluk tarafından alaşağı edildiğinde çökmeyecek sistemler yaratarak.

Bugün tek adam rejimlerinden şikayetçiyiz ve hararetli bir şekilde ‘’güçlendirilmiş parlamenter sistemi’’ tartışıyoruz. Ortaya taslaklar dökülüyor, boy boy lider görüntüleri dolaşıyor; ancak parlamenterleri görmüyoruz. Bu anlayış damarlarında yüz yıllardır zehir dolaşan bir vücut için nasıl panzehir üretebilir? Kadroların bu restorasyon sürecinin neresinde olduğunu bilmiyoruz, seslerini duymuyoruz, yüzlerini görmüyoruz. Bu ülkenin ekonomisini en iyi kim yönetir ya da cumhurbaşkanı kim olmalıdır diye sorulduğu zaman niçin bir tane bile parlamenterin adı geçmemektedir? Bir halk beraber boş tencerelerde boğulduğu, enkazlar altında kaldığı, badireler atlattığı (!) vekillerine niçin iki senedir tanıdığı belediye başkanları kadar güvenmemektedir? Siyasi partilerin genel başkanlarına attıkları farktan söz etmiyorum bile.

Evet, bugün hala Umudumuz X Bey; ancak bu X Bey’in yer aldığı kademe ciddi derecede aşağı inmiş durumda. Çeyrek asırlık varoluşum yerel siyasetçilerin şu denli parladığı bir döneme tanık olmamıştır. Bir yerlerde ulusal düzeyde siyaset tıkanıyor. Bununla birlikte tıkanan dolaşım sistemi yerelin enerjisiyle açılıyor. Yerel siyasetçiler bazı ülkelerde gündeme oturuyor, gündemi belirliyor. Terazinin iki ucunda merkez ve yerel, biri yükselirken diğeri alçalıyor. Dengeyi sağlamak için ikisini mümkün olduğu kadar paralel düzleme çekmek gerekiyor. Merkezi hükümet sistemiyle çok fazla ilgilenip yerel hükümet sistemini göz ardı mı ediyoruz? Yerelin neden günlük işleri yürütmekle mükellef bir vücut olmaktan çıktığını  iyi analiz etmek mühim. Geçirdiği başkalaşımla birlikte fonksiyonu da değişti. Öyle ki, 600 kişi bir Ekrem İmamoğlu ya da Mansur Yavaş etmiyor.

Bulunduğumuz coğrafyaya kuşbakışı baktığımızda Türkiye’yle benzer demokratik süreçlerden geçen ülkelerde de durumun farklı olmadığını görüyoruz. Dün Polonya’da başkanlık seçimlerinde çatı adayı Varşova Belediye Başkanı  Rafał Trzaskowski yapan şey neyse, bugün Macaristan’da bir düzine muhalif aktör arasından Budapeşte Belediye Başkanı Gergely Karácsony’nin başbakanlık adaylığı için heyecan uyandıran şey de o. Aynı şekilde  gelecekte bir gün İmamoğlu ya da Yavaş’ın ulusal düzeyde etkili birer figür olacağını bize düşündüren şey de o. Parlamentoda çoğunluk sağlayan homojen bir kitlenin yürütme dışındaki tüm mekanizmaları saf dışı bırakmasından ötürü, merkezi düzlemde savaşı kaybeden muhaliflerin yeni cepheler açmak üzere yerele doğru hareket etmesi bu durumun temel sebebidir.

 Bir yandan muhalefetin bölünmüşlüğü ve aktörler arası uzlaşma zeminini kuramamak gibi etmenlerden dolayı antidemokratik eğilimlere sahip iktidarlar karşısında oydaşma sağlanamazken diğer yandan iktidar bloğunun sahip olduğu medya gücü medyan seçmene bir yankı odası yaratarak hükümet dışında kimsenin sistemi yürütecek liyakate sahip olmadığını aşılıyor. Çoğunlukçu sistemlerin dezavantajları parti içi biat kültürüyle birleştiğinde ortaya yenilemez bir oybirliği olgusu çıkıyor. Parlamentonun işlevsizleşmesini takiben hem iktidar hem de muhalefet cephesinde vekillerin popülerliğinin ve iş görürlüğünün azalması gibi bir durum meydana geliyor. Bu aşamadan sonra pro-rejim cephesinde karizmatik lider etrafında örgütlenme davranışı sergilenirken muhalefet cephesinde sesinin duyulmasını isteyenler için yeni bir temsiliyet arayışı doğuyor. Siyasi parti genel başkanları ve milletvekillerinin etki alanının oldukça daralması muhalefeti ablukaya alıyor.

Muhalefet için seçmene ulaşmanın tüm yolları tıkandığında, iktidara karşı başarı elde edebileceği en küçük birimi hedeflemeye başlıyor. Eğer şans onlardan yanaysa, kamuoyu algısını göreceli olarak değiştirebileceği büyük kentlerden birinde başarı elde ediyorlar. Güncel örneklerle beraber bunun çoğu zaman muhalefetin farklı cephelerinin birleştiği ittifaklarla sağlanabildiğini gördük.  Hem Türkiye’de hem de Polonya ve Macaristan’da geniş tabanlı ittifaklarla beraber adayların ve ekiplerinin olağandışı çabalarıyla başarı kazanması, yıllardır okyanusun ortasında oradan oraya savrulan muhalif seçmene karayı gösterdi. Çok ilginç bir şekilde, yerel seçim sürecini başarıyla atlatan siyasetçiler bir an da ulusal düzlemde popüler hale geldiler. Başkanlık yarışlarında isimlerinin sürekli zikredilmesinin basit bir yakıştırmadan çok fazla nedene sahip olduğu kanaatindeyim.

Bizi temsil edebilecek yeni biri var algısı aşama aşama oluştu. İlk aşama kampanya süreciyle başladı. Üç ülkede de kutuplaşmanın ciddi boyutlara varması halkı pro-rejim ve anti-rejim olarak ortadan ikiye böldü. Siyasetin arz kısmında keskin liderliği pazarlayan figürlerin hali hazırda bulunması uzlaşmacı liderliğin arz edilmesi ihtiyacını doğurdu. İmamoğlu, Yavaş, Karácsony ve Trzaskowski örnekleri incelendiğinde kampanya sürecinin tamamıyla pro-rejim ve anti-rejim bloklarının barıştırılması üzerine kurulu olduğu görülüyor. Dolayısıyla yeni temsiliyetin birinci şartını sağladıkları toplum tarafından açıkça gözlemlendi. İkinci şartsa iktidara karşı soğukkanlı ve dişli bir mücadele vermekti. Sistemin mücadeleyi bloklamasının kolaycılığına kaçmamak ve direnmek çok önemliydi.

 Hepimizin bildiği üzere kamu ve özel medya kuruluşlarının devamlı hedef gösterdiği bir iklimde kamu araçlarıyla devamlı kontrol noktasına çekilmek ve buna rağmen hak mücadelesini devam ettirecek araçlar oluşturup kamuoyu desteğini konsolide edebilmek pek kolay değil. Türkiye özelinde örnek verecek olursak, bir parlamenter- siyasi parti lideri ve yerel yönetici arasında farkın burada açıldığını söyleyebilirim. Mühürsüz oyların kabul edilmesi ya da adam kazandı mesajıyla ortadan kaybolunması yerine seçmen iradesine sahip çıktığını gösteren figürler mücadeleye sahip çıkamayan muhalefet imajının yıkılmasını sağladı. Bunun bir kırılma noktası olduğunu düşünüyorum.

 Aynı durum Macaristan’da da tecrübe edildi. 10 yıldır hiçbir masada kaybetmeyen Viktor Orbán, altı partinin ve Karácsony’nin uzlaşmacı siyasetine yenildi. O günden beri Karácsony adı çoğunluk sağlayarak parlamentoyu saf dışı bırakan homojen bir kitleye karşı kazanılan ilk mücadelenin lideri olması ve sınavı başarıyla geçmesi yüzünden gündemden düşmüyor. Hem Türkiye’de hem de Macaristan’da seçmenin gözünde yerel siyasetçiyi yücelten şey aradaki gücün orantısızlığına rağmen savaşmaktan hiç çekinmemeleriydi. Türkiye’de 17 yıldır, Macaristan’da 9 yıldır parlamentoya gönderilen hiç kimsenin beceremediği şekilde savaşmaları yüksek bir ihtimalle toplumda biriken enerjiyi desteğe çevirdi.  

Kırılma noktasını belirledikten sonra, popülerliğin yukarı doğru ivme kazanması sürecini irdelemeliyiz. Bundan önceki süreci muhalefet savaşamaz algısının yıkılması üzerine kurgulamıştık. Sonraki süreci açıklamak için ‘’muhalefet yönetemez’’ algısının yıkıldığını ifade edebiliriz.  Elbette burada yapılan işlerin rolü büyük; ancak sergilenen tutumun muhalefet ‘’muhalefet edemiyor’’ algısını yıktığını not düşmeliyiz. Türkiye özelinde örnek verecek olursak, yerel yönetimlerin yürütmeye asgari düzeyde ortak olmaktan kaynaklanan belli bilgilere sahip olma avantajını kullanarak parlamentonun yapamadığı denetimleri yapabildiğini gördük. Örneğin gerçek covid19 vaka sayılarının açıklanması sürecinde muhalefetin sittin sene soru önergesi verse açıklatamayacağı verileri İBB ve ABB mezarlıklar daire başkanlıklarının verileri sayesinde ortaya koyması ve iktidar üzerinde şeffaf olması için baskı kurabilmesi yerelin bir denetleme aracı olarak kullanılmasını sağladı. Muhalefet bloğu için önemli bir zafer kazanılmış oldu. 

Başkanların kamu bankalarından göremediği desteği yurtdışından bularak ulaşım projelerine devam etmeleri, pandemi sürecinde hükümetin yetersiz desteğine karşın İBB ve ABB’nin gösterdiği dayanışma gibi faktörler kamuoyu nezdinde muhalefetin rüştünü ispatlamasına vesile oldu. Başka bir örnek de İstanbul’da yaşanan Halk Ekmek tartışması. Meclisteki çoğunluğunu ve ilçelerdeki yürütme gücünü kullanarak Halk Ekmek büfelerinin kurulumunu engelleyen bloğa karşı mobil araçların kullanılması, akabinde kamuoyu oluşturarak yeni büfelerin açılmasının kabul ettirilmesi, muhalefetin artık iktidarın gündemine sıkışmaktan öteye geçerek gündemi belirlemeye başladığını kanıtladı. Sıralayabileceğimiz onlarca örneğin temelinde vermeye çalıştığım ana fikir şu: halk ilk defa muhalefetle doğrudan ilişki kurabilme, onları tanıyabilme fırsatını yerel yönetimler sayesinde yakaladı. Son dönemlerde kamuoyu yoklamalarında muhalefet bloğunun artan popülaritesini sadece iktidarın hatalarına bağlamak oldukça yanlış olur. Muhalefet bloğunun yerel aracılığıyla iş yapabildiğini göstermesi bu yükselişte çok önemli bir rol oynuyor.

Tüm bu verileri size sunduktan sonra asıl parmak basmak istediğim noktaya ilerlemek istiyorum. Yerel yönetimler, parlamenter sistemin tıkandığı ülkelerde sadece organizasyonel bir değer olmaktan çıktı. Gerek yerel gerekse ulusal karar alma süreçlerinde anti-demokratik yönetimlere karşı minimum seviyede bile olsa muhalif kesimlerin yaşam mücadelesine devam edebilmesini sağlayan birer vücuda dönüştüler. Dolayısıyla sistemin adı her ne olursa olsun, bir gün işlemeyebileceği gerçeği göz önünde bulundurularak yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gerekiyor. Bugün Türkiye’de sürekli parlamenter sistemin güçlendirilmesi üzerine konuşuyoruz; ancak başka bir on yılda parlamentoyu işlevsiz kılacak konjonktürel bir değişim yaşama ihtimalimizi göz ardı ediyoruz. Bu hataya Avrupa da düşüyor. O nedenle Polonya ve Macaristan’da merkezi hükümetleri kınamaktan öteye gidemiyorlar. Burada yapılması gereken temel iş, homojen kitlelerin çoğunlukçu iktidarlarına karşı yerelin yeni işlevini keşfetmek ve hükümetleri denetleyebilen bir alan açmak olacaktır. Yine aynı şekilde merkezin partizanca yaklaşımına karşı yerel toplulukların idari ve mali özerkliklerini koruma altına almak demokratik süreçlerin ilerletilmesi açısından hayati önem arz ediyor.

En başa dönecek olursak, kişilerden ziyade sistemlere güvenmeliyiz argümanına kesinlikle katılmakla birlikte, yerel yönetim sisteminin parlamenter sistemle birlikte revize edilmediği bir durumda totalde o sisteme ne kadar güvenebileceğimiz konusunda endişe duyuyorum. Popülizmin küresel yönetişim modu halini aldığı bu ortamda tesis edilecek yeni yapının uzun ömürlü olabileceği varsayımına tutunmak yerinde olmaz. Önümüzdeki süreçte Türkiye siyasetinde etkili olabilecek kişi ve gruplar hakkında hepimizin bir fikri var; ancak oyuna her zaman bir ‘’outsider’’ın dahil olabilme olasılığını düşünmeliyiz. O gün geldiğinde 10 yıldır süregelen bu tükenmişliği yaşamamak adına, gelecek nesillere çok daha güçlü bir yerel yapılanma bırakırsak işleri bizden çok daha kolay olacaktır. Hükümetin her kademesinde tek adamların hakimiyet kurabilmesinin önüne geçersek ancak o zaman insanlara mücadeleye tutunma umudunu verebiliriz.


Görkem Yaz, İVME Hareketi


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu