Ekonomi ve Kamuculuk

Rövanş Değil Eşit Vatandaşlık – Yusuf Can

“Afedersiniz Ermeni. 

Biliyorsunuz Alevi o. 

Bunlar ateist. 

Kadın mıdır kız mıdır belli değil. 

Benim başörtülü bacım. 

Kızlı erkekli aynı evde oturuyorlar.”

Bu cümleler mahalle kahvehanesinde okey oynayan bir amca tarafından değil, bizzat AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından dillendirildi. Bu cümleler, 20 senelik İslamcı aklın sadece birkaç dışavurumu olmakla beraber hem AKP’nin hem de İslamcı siyaset geleneğin söylemsel özeti olabilecek nitelikte. Türkiye 20 senelik AKP yönetimi ile bağlarını koparmaya bu denli yaklaşmışken laiklik, sekülerizm, muhafazakarlık ve dindarlık gibi tartışmaların tekrar ve tekrar kamuoyunu meşgul etmesi şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı değil çünkü bu tartışmaların alıcısı her zaman mevcut. Bu tartışmaların, önümüzdeki iki sene içerisinde seçim olacağı göz önünde bulundurularak, Millet İttifakı için zararlı olabileceği uyarısında bulunanların haklı olduğu bir taraf olsa da başlı başına sekülerizm veya laiklik tartışması yapmanın zararlı olmak zorunda olmadığını düşünüyorum. Önemli olan bu tartışmayı nasıl ve hangi niyetle yaptığımız. Sekülerizmi indirgemeci bir tutumla ya da bir tahakküm aracı olarak kullanmak niyetiyle tartışmak, evet, Türkiye toplumu için faydadan çok zarar getirir. Öte yandan, laiklik ya da sekülerizm tartışması ne o kadar da soyut olmak ne de “ucuz içki talebi” ya da “din düşmanlığı” gibi indirgemeci bir tutumla sürdürülmek durumunda.

Sekülerizmden kastedilenin “ucuza içki içmek” gibi – aslında son derece normal olan – bir talebe indirgenmesi de seküler diye tabir edilen kitlenin ürettiği bir söylem değil. Aksine, sekülerizmi içki ile bir tutmak, İslamcı siyasetin dillere doladığı bir diskur. Oysa sekülerizmi gerçekten dert edinen bir insanın endişeleri içki ile sınırlı kalabilir mi? Elbette hayır. Zorunlu din (Sünnilik) dersi, İmam-Hatip okullarının birçok öğrenci ve aile için tek seçenek olarak dayatılması, yargı binaları açılışlarında şovdan öteye gitmeyen dualı seremoniler, Diyanet’in güncel siyasette tutunmaya çabaladığı gündem belirleyici aktör rolü, siyasilerin “bizim değerlerimiz” adı altında meşrulaştırdıkları tutucu ve ayrımcı söylemler ve mekânsal intikamdan başka bir amacı olmayan devasa camiler seküler yaşamı tercih edenlerin endişe listesinin sadece ilk sayfasını oluştururken, “sekülerlerin derdi ucuz bira” diyebilmek pişkinliğin de ötesinde kalitesiz bir siyasetin ürünü. 

Türkiye’de İslamcı siyasetten en çok şikâyet etmesi gereken grupların başında gelen muhafazakâr elitler, kendilerini beyhude bir şekilde sekülerlerin karşısında konumlandırarak hem düşünsel bir karmaşadan çıkamadıklarını hem de demokratlıklarının sorgulanabilir olduğunu bir kere daha gösterdiler. Türkiye’de demokratlaş(a)mamanın bir göstergesi olan ‘sekülerizm tedirginliği’, özgüvensiz bir inanma biçiminin de ne kadar içselleştirildiğini ortaya koyuyor. Değerlerinin adeta nesli tükenmekte olan bir canlı gibi koruma altına alınmasını ısrarla talep edecek duruma düşen bir kısım muhafazakarların demokratlık iddiasının pergelin ucunun kendi değerlerine saplandığı imtiyazlarla dolu bir Türkiye hayalinden öte olmadığı da aşikâr. Mamafih, bunu demokratlık olarak sunmak da bir hayli sakıncalı ve yanlış. “Muhafazakâr – dindar vatandaş ile empati yapmıyorsunuz” argümanını irdelemek gerektiği kanısındayım. Cumhuriyetin ilk günlerinden bugüne halen laikliğin kurumsallaşamamış olmasını bir kenara koyacak olursak, her gün yüzlerce camiden inadına yüksek sesle okunulan ezan, cemevlerinin ibadethane olarak tanınmaması, “allahsızlığın” bir hakaret olarak kullanılması, “vatandaşlarımız deist oluyor” diyerek komik endişelerini defalarca dile getiren siyasiler ve verilebilecek onlarca başka örneğin Türkiye sekülerleri, gayrimüslimleri veya ateistleri üzerinde yarattığı siyasi ve toplumsal baskı hakkında en ufak söz söylemeden “muhafazakarlarla empati yapın” diyebilmek, hele ki bunu 20 senelik AKP iktidarının son dakikalarında yapmaya teşebbüs etmek, şüphesiz ki AKP’den kopan politik aktörlerin demokratlığını ve samimiyetini sorgulatacaktır.

AKP’nin 20 senedir istikrarla uyguladığı İslamcı politikaların pratikte en çok dokunduğu grup seküler kentlilermiş gibi gözükse de madalyonun diğer tarafı muhafazakâr geçmişe sahip insanların karikatürize olmuş İslamcılıktan soğuyarak reaksiyoner bir tutumla dünya ile kurdukları ilişkileri radikal bir biçimde değiştirmesidir. Muhafazakâr elitler seküler kesimlerle yoktan kavga var ederek siyasette pozisyon almak gibi modası geçmiş bir yaklaşımı benimserken, İslamcılığın muhafazakârlığa verdiği zararı kamusal alanda tartışmaktan kaçmaktadırlar. Geleneğin merkeze oturduğu muhafazakâr tutum, sekülerizmle kavga etmek yerine geleneğin de korunabildiği bir Türkiye’de demokratik bir laikliğin nasıl tasarlanabileceğini münazara etmeyi tercih edebilirdi. Ancak görünen o ki böyle bir girişimin siyasi bir fayda sağlamayacağı düşünülmüş ve terk edilmiş. 

Türkiye bağlamında sekülerizmi ya da laikliği tartışmaktan kaçmak peşinde olmamak gerekiyor. Aksine, laiklik veya sekülerizm tartışmasının Türkiye’deki demokrasi mücadelesi ve tartışmaları içinde kritik bir yeri var. Türkiye’nin kurumsallaşmış laiklikle sürdürülebilir bir şekilde barışamadığı aşikâr. Ancak bu tartışmayı verimli bir hale getirmek niyetinde olan insanın yapacağı son hamle laiklik üzerinden toplumsal fay hatlarını kaşımak olmalı. Seküler-muhafazakâr kavgasını alışılageldiği biçimiyle ısıtıp ısıtıp kamusal alanın ortasına fırlatmak, kurumsallaşamayan laikliğe ancak zarar verir. Diyanetin gerekliliğini tartışmak varken, eğer gerekliyse bile görevlerini ve etki alanını istişare etmek varken “birkaç ayyaş”dan öteye gitmeyen küçümseyici söylemler ne muhafazakâr insanların ne de seküler yaşamı benimseyenlerin işine gelmeyecek. Devletin din ve vatandaş arasında yerleştiği konum o kadar da soyut bir tartışma olmak zorunda da değil. Zorunlu din dersi, devleti temsil eden görevlilerin din referanslı diskur tercihleri, dış politikada hangi uluslararası organizasyonlarla yakınlaştığınız, öğrencileri hangi yurtlara mecbur bıraktığınız, cami inşaatını siyasi ranta çevirmeye olan istek ve daha birçok mesele laiklik tartışmalarının birtakım elle tutulur parçaları olarak karşımızda dururken, ısrarla bireylerin özel hayatlarını yaşama biçimleri üzerinden laiklik tartışması yürütmek, en kibar tabirle yersiz ve kışkırtıcı. 

İçkiyi de sekülerizm tartışmalarının bir parçası olarak görmek o kadar yanlış değil. İçkinin kendisinden çok fiyatı, nerelerde tüketilip tüketilebileceği, ne zaman tüketilebileceği, tüketenin kamusal alandaki görünürlüğü değersiz görülen detaylar olsa da Türkiye’de bireysel hak ve özgürlüklerin vatandaş nezdinde ne derece içselleştiril(eme)diği konusunda ipuçları veriyor. Ramazan’da sokakta su içen insanın dayak yiyebildiği bir ülkede elinde bir bira ile sosyal medyada fotoğraf paylaşmanın politik bir tavır haline dönüştüğü gerçeğini gözden kaçıramayız. Bu gerçek hoşumuza gitmek zorunda değil. Ancak 20 senelik İslamcı siyaset hayatımıza hiçbir etki etmemiş gibi de davranamayız. Bugün “dindarlarla empati yapmıyorsunuz” diyen insanlar ne dün Huysuz Virjin sansürlenirken ne de bugün yargı binası açılışında yargı mensupları dualar ederken bu uygulamaların yanlış olduğunu dillendirmediler.  Daha da sorunlu olan ise, haklı endişelerini dile getiren sekülerlerin mütemadiyen küçük görülmesi oldu.

Muhafazakâr vatandaşların Cumhuriyetin çeşitli dönemlerinde yaşadıkları sorunlardan, hak ihlallerinden, özellikle Türkiye’nin genç nesilleri arasında rahatsız olmayan insan bulmanın o kadar kolay olmayacağı kanaatindeyim. Türkiye’de, münferit tepkiler dışında, muhafazakar yaşam biçiminin tercih edilme hakkına ve özgürlüğüne sistematik şekilde saldıran ciddiye alınacak bir örgütlenme mevcut değil. Öte yandan, geleceğe dair – haklı ya da haksız – tedirginliklerini dile getiren muhafazakarların İslamcı siyasetin şu anda mağdur ettiği vatandaşlara dair herhangi bir çözüm önerisi sunabildiğini de düşünmüyorum. Birçok insan coğrafi sebeplerden ötürü imam-hatip okullarına kaydolmak zorunda kalıyor. İmam-hatip okullarına kayıt yaptırmak istemeyen ve imkânı olanlar ise özel okullara kayıt yaptırıyorlar. İçkideki suni pahalılık insanları kaçak ya da ev yapımı içkiye itiyor ve kimi örneklerde gördüğümüz üzere insanların yaşamlarına mal oluyor. Kültürel inatlaşma ve yandaş şirketlere rant sağlamak dışında bir amacı olmadan inşa edilen dev camiler İstanbul’un halihazırda bozulmakta olan kent dokusunu iyice pespaye bir biçime soktu. Zaten yarım yamalak uygulanabilen ifade özgürlüğünün kapsamı ‘değerlerimiz’ dayatması altında iyice daraltıldı. Ayasofya Müzesi siyasi rövanş ve seçmen konsolidasyonu için camiye çevrildi. Tarikatlar vakıflar mağdur edilen çocuklarla doluyken hiçbir sorumlu bu vahametin hesabını vermedi. Tüm bunlar yaşanırken, İslamcı siyaset ya eğitim ya da haklar bağlamında vatandaşların hayatına direkt etki ederken sesi soluğu çıkmayan sözde demokrat muhafazakârlar bugün milli bir bayramda dans gösterisi yapıldı diye ortalığı ayağa kaldırma peşindeler. Anlaşılan o ki birtakım muhafazakarların asıl derdi demokrasi ya da kurumsallaşmış laiklik değil, 20 senelik İslamcı yönetim süresince elde ettikleri sosyal, politik ve ekonomik imtiyazların AKP sonrasında da korunması. Ancak imtiyaz devri sona eriyor. Eşit vatandaşlık hayali ile yola çıkmayan kitlelerin canının sıkılacağı bir gelecek bizleri bekliyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu