Ekonomi ve KamuculukGündemPolitikaToplum ve Siyaset

Devletleştirme Nedir, Nasıl Yapılır (1) – Furkan Şahin

Kamu hizmeti veya tekel niteliği taşıyan veya alan özel faaliyet ve teşebbüslerin tamamı veya bir kısmının, millî menfaatlerin gerektirdiği hallerde, karşılığı kanunla gösterilen esas ve şekillere göre ödenmek şartıyla ve kanunda belirtilen usullere uygun olarak devlet mülkiyetine geçirilmesine devletleştirme denilir.

Türkiye’de; 1980 yıllarından itibaren, dünyada yayılan küreselleşme ve neo-liberal politikalar çerçevesinde, dışa yönelik söylemler başlamış, bu minvalde de uluslararası yatırımcıların ülkeye girişini sağlayacak hukuki mevzuatlar ortaya çıkmıştır, bu mevzuatlar kanunlaştırılarak yabancı yatırımcının ülkeye girişini kolaylaştırmaya çalışılmıştır. Kamu hizmeti üretiminde, kamunun üzerindeki yük alınmaya çalışılarak, YAP-İŞLET, YAP-İŞLET-DEVRET (YİD) gibi üretim modelleri ile uluslararası yatırımcının ülkeye yatırım yapması amaçlanmıştır. Bunun için de hukuk alanında bazı düzenlemeler uygulanmıştır. Bu amaçla; 1982 tarih ve 2675 sayılı ‘Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkındaki Kanunun (MÖHUK) yürürlüğe girmesiyle, tahkim kararlarının tenfizi ve tanınmasına ilişkin usuller de mevzuatımıza girmiştir.

8.6.1994 tarihinde TBMM’de kabul edilen  3996 sayılı Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet -Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanun, 13 Haziran 1994 gün ve 21959 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak , yürürlüğe girmiştir. Bu kanunun amacı ise; otoyol, köprü, demiryolu, havaalanları, liman vb. projeler için özel hukuk sözleşmelerinin devreye girmesi ve tahkim mekanizmasının etkili olmasıdır. Ancak TBMM’de kabul edilen bu düzenlemeler, Anayasa Mahkemesi’nin 28/6/1995 karar günlü kararıyla iptal edilmiş, karar 20.03.1996 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin iptal gerekçesinde ise, kamu hizmetlerinin, kamu yararını esas alması gerektiği, bu minvalde de topluma sunulan istikrar çerçevesinde etkinlikler olduğu belirtilmiştir. Burada imzalanan sözleşmelerin, idari sözleşme olduğu ve bu nedenle de özel hukuk kişisine (yerli ve yabancı firmalara) imtiyaz sağlayacağı, Meclis’te kabul edilen yasal düzenlemenin bu gerçeği değiştirmeyeceği, buradaki temel amacın Anayasada da, kamu imtiyaz sözleşmelerini denetleyen Danıştay’ın işlevinin lağvedilmek istenmesi ve Türk hukukuna güvenmeyen yabancı yatırımcının istedikleri tahkim mekanizmasının Türk yargı sistemine entegre edilmek istendiği Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararında da vurgulanmıştır. (https://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/22586.pdf)

Bundan 4 sene sonrasında ise 1999 tarihinde, 4446 sayılı Kanun ile, Anayasanın 47., 125., 155., maddelerinde düzenlemeye ve değişikliğe gidilmiştir.

Anayasamızın 47.maddesinde düzenlenmiş olan ‘Devletleştirme ve Özelleştirme’ bölümü şu şekildedir: ‘Kamu hizmeti niteliği taşıyan özel teşebbüsler, kamu yararının zorunlu kıldığı

hallerde devletleştirilebilir. Devletleştirme gerçek karşılığı üzerinden yapılır. Gerçek karşılığın hesaplanma tarzı ve usulleri kanunla düzenlenir.’

Ülkenin o dönemki nakit sıkıntısı ve IMF gibi uluslararası finans kuruluşlarının dayatmaları neticesinde, uluslararası tahkimin yolunu açan ve bu yüzden uzun tartışmalara neden olan Anayasa değişikliği teklifi, 13 Ağustos 1999 tarihli Meclis oturumunda rekor oyla kabul edilmiştir. Anayasa değişikliğinin tümünün oylamasına 506 milletvekili katılırken, 448 kabul, 45 ret oyu kullandı. 11 üye çekimser kalırken 2 üye de boş oy kullandı. (https://www.hurriyet.com.tr/gundem/tahkim-tamam-39096185)  O tarihte TBMM’deki 5 parti ise şöyleydi; Bülent Ecevit önderliğindeki Demokratik Sol Parti, Devlet Bahçeli liderliğindeki Milliyetçi Hareket Partisi, Recai Kutan liderliğindeki Fazilet Partisi, Mesut Yılmaz liderliğindeki Anavatan Partisi, Tansu Çiller liderliğindeki Doğru Yol Partisi. Aynı gün tarihli oturumda; Anayasanın 125. maddesine yeni bir hüküm eklenmiştir: ‘’ (Ek hüküm: 13/8/1999-4446/2 md.) Kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde bunlardan doğan uyuşmazlıkların milli veya milletlerarası tahkim yoluyla çözülmesi öngörülebilir. Milletlerarası tahkime ancak yabancılık unsuru taşıyan uyuşmazlıklar için gidilebilir.’’

Anayasamızın 47. maddesinin, 13 Ağustos 1999 tarihinden düzenlenen ek fıkrasında ise, ‘(Ek fıkra: 13/8/1999-4446/1 md.) Devlet, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişileri tarafından yürütülen yatırım ve hizmetlerden hangilerinin özel hukuk sözleşmeleri ile gerçek veya tüzel kişilere yaptırılabileceği veya devredilebileceği kanunla belirlenir.’ ibaresi yer almıştır ve böylelikle, özel sektör yatırımcıları için Türk hukuku değil, yabancı tahkim mahkemeleri geçerli olmuştur.

Anayasanın 125.maddesinde belirtilen ‘yabancılık unsuru’ ise 21/6/2001 tarihinde kabul edilen ve 5/7/2001 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlülüğe giren, Milletlerarası Tahkim Kanunu’nun 2.maddesinde belirlenmiştir:

‘’Madde 2 – Aşağıdaki hâllerden herhangi birinin varlığı, uyuşmazlığın yabancılık unsuru taşıdığını gösterir ve bu durumda tahkim, milletlerarası nitelik kazanır.

1. Tahkim anlaşmasının taraflarının yerleşim yeri veya olağan oturma yerinin ya da işyerlerinin ayrı devletlerde bulunması.

2. Tarafların yerleşim yeri veya olağan oturma yerinin ya da işyerlerinin;

a) Tahkim anlaşmasında belirtilen veya bu anlaşmaya dayanarak tespit edilen hâllerde

tahkim yerinden,

b) Asıl sözleşmeden doğan yükümlülüklerin önemli bir bölümünün ifa edileceği yerden

veya uyuşmazlık konusunun en çok bağlantılı olduğu yerden,

Başka bir devlette bulunması.’’

2001 yılında yürürlüğe giren Milletlerarası Tahkim Kanunu ile, yabancı yatırımcılar açısından önemli gelişmeler kaydedilmiş ve hukuki mevzuat yoluyla yabancı yatırımcının ülkeye girişi kolaylaştırılmaya çalışılmıştır.

5/6/2003 tarihinde kabul edilen, 17/6/2003 tarihli, 25141 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan ‘Doğrudan Yabancı Yatırımcılar Kanunu’ ile anlaşmazlıkların giderilmesi hususunda uluslararası tahkim mekanizmasıyla uyumlu hükümler getirilmiştir.

27/11/2007 tarihinde kabul edilen, 12/12/2007 tarihli, 26728 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan ‘Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’ ile tahkimdeki yabancı hakem kararlarının tanınmasına ilişkin hükümler yer almıştır. Bu Kanun’un 2.maddesinin, 1.fıkrasında; Hâkim, Türk kanunlar ihtilâfı kurallarını ve bu kurallara göre yetkili olan yabancı hukuku re’sen uygular. Hâkim, yetkili yabancı hukukun muhtevasının tespitinde tarafların yardımını isteyebilir.’ hükmüyle, hakimin; yabancı hukuku kimseye danışmaksızın, kendiliğinden yabancı hukuk kurallarını uygulayacağı kanunla belirlenmiştir. Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un yürürlüğe girmesiyle beraber, 2675 sayılı, 1982 yılında yürürlüğe giren MÖHUK uygulamadan kaldırılmıştır.

Anayasadaki 47., 125., ve 155. maddelerdeki değişiklik neticesinde, ulusal yargının ağırlığı yok hükmüne geriletilecek kadar azaltılmıştır. Anayasadaki bu değişiklerle beraber, yukarıda da ifade edildiği üzere, AKP döneminde; Avrupa ile yakınlaşma çerçevesinde yürürlüğe konulan kanunlarda da yabancı yatırımcı için uluslararası tahkim mekanizmasının dayanağı arttırılmıştır. Oysa ki, “İmtiyaz Sözleşmeleri”, yargı denetimin vazgeçilmez olduğu noktaların en önemlisidir. Bu da elbette ki yabancı yargılarla ya da tahkimlerle değil, Türk yargı sistemi ile olmalıdır.

İmzalanan imtiyaz sözleşmeleri, Devlet ya da Yerel Yönetimler başta olmak üzere başkaca resmi kuruluşların ifa etmesi gereken kamu hizmetlerinin bir kısım ya da tamamının uzun dönemli olarak özel sermayeye devredilmesi anlamına gelir. Bu gibi Devlet ve kamunun ali menfaatlerini doğrudan ilgilendiren işlerde denetim ve idari yargı yolu Türk yargısında olmalıdır.

Kamu-Özel İşbirliği projelerinde garantilerin yıllara yayılmış biçimde uzun süreli verilmesi pratiğine istinaden projenin ihale ve sözleşme tarafı olan iktidarların, görece kısa seçim dönemlerine göre değişme ve Türk mahkemelerin, devlet adına karar verebileceği ihtimaline karşın, bu tip projelerde yatırımcı tarafın çıkarlarını da korumak maksadıyla uluslararası tahkim mahkemesi yetkili kılınmıştır.

Tahkim Mahkemesi kapsamına alınan ve kamu kredi kaynaklarından faydalanma imkânı tanınan projeleri devletleştirmek ise, yeni gelen iktidarın elindeki siyasi ve iktisadi konjonktürel imkanlara ve kamu yararının yüksek çıkarlarıyla çelişen durumların olup olmadığı hususlarına bağlıdır.

Yeni iktidar döneminde nihayet tarafsızlık ve bağımsızlık kazanacak olan Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri, AKP-Beşli Çete bağlantısını ortaya koyduğunda ve kamu adına halk yararına olacak kararları verdiğinde, sabit hukuki olgu ve normlar doğrultusunda gerçekleştirilecek “devletleştirme” sürecinin somut sonucu, esasen yurttaşların ve gelecek nesillerin üzerindeki finansal ve bağıntılı olarak politik yükün ortadan kaldırılması olacaktır.

Kamu-Özel İşbirliği adı altında, aslında ülkenin öz kaynakları ile yapılması olanaklı olan projelerinin döviz cinsinden fahiş fiyatlar ve uzun dönem borçlanmalarla yaptırılmasının yanı sıra, iktidarın dış politikadaki sorumsuz tercihleri, ekonomideki yanlış politikaları; döviz kurunun artmasına neden olarak halkımız üzerine, döviz garantili bu projelerin, kasten aşırı fiyatlandırılarak yönetici zümreye ciddi bir nemalanma imkanı sağlanmasına ve biçare halkın parasını peşinen kendi cebinden ödemiş olduğu söz konusu işlerden istifade ederken mükerrer olarak ayrıca ücretlendirilmesine sebep olmaktadır.

Gerçekleştirilen ya da hayata geçirilecek bu tarz kamu projelerinin gerek finansman büyüklüğü gerekse de kazancın yıllara dayanan sürekliliği, bu işlerin kapitalist sistemden beslenen rant odakları için paha biçilemez fırsatlar olarak algılanmasına neden olmaktadır. Projeler haliyle büyük olunca, karşımıza doğal sonuç olarak çıkan yolsuzluk ve usulsüzlükler de haliyle devasa boyutlar ve en üst makamlar mertebesinde olmaktadır.

Bu yazıda devleştirmenin ne olduğu, Türkiye’deki ‘Yap-İşlet-Devret’ projelerinin nasıl bir konjonktürde ortaya çıktığı, tahkim kanunlarının nasıl yapıldığı ve kabul edildiği gibi konular ele alınmıştır. ‘Kamulaştıracağız!’ söylemi, halk nezdinde bir avuç şirket sahibini zengin ettiği düşüncesini oturttuğu için siyasi anlamda olumlu ve yapılma olasılığı olan bir söylemdir. Bu söylemin somut olarak nasıl gerçekleştirileceğini, tahkim şartlarını bir sonraki yazılarda ele alacağız.

Furkan Şahin – Siyasi Danışman

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu