Ekonomi ve Kamuculuk

Sokaktaki Siyasetin Nabzını Ölçmek İçin Taksici Olmaya Ne Dersiniz? – Baran Çiftçi

Öfke elimizde tuttuğumuz kızgın bir taşa benzer, onu taşıyarak ancak kendimize zarar veririz.

Bir sessizlik var duyuyor musunuz?

              Son zamanlarda Türkiye’nin bütün kesimlerinde bir çatırdama söz konusu. Muazzam bir stres ve öfke birikmiş durumda. Öyle ki şimdiye kadar mevcut rejimin yanında yer almış bütün şirketler, sivil toplum kuruluşları ve seçmenler bile artık ufak ufak ses çıkartmaya başladılar. Peki ama 20 yılı aşkın bir süredir ülkeyi yöneten bir şahsa ve onun rejimine ses çıkartmaya neden olan şey nedir? Hukuksuzluklar, yolsuzluklar veya adam kayırma son birkaç yıldır mı yapılıyor? Şimdiye kadar yolunda olan neydi ki sesimiz şimdi yükselmeye başladı?

Türkiye’de ortalama bir insanın her türlü haksızlık ve hukuksuzluk karşısında kör kaldığını görebiliriz fakat bu bir yere kadar sınırlıdır. O yer paradır. Söz konusu para oldu mu “benden” veya “onlardan” sınıflamaları anlam yitirmeye başlar. Bu topraklar var olduğu günden bu yana sürekli kanla, zulümle, fakirlikle ve geri kalmışlıkla yoğrulmuştur. Anadolu insanını her ağzımızı açtığımızda öve öve yere göğe sığdıramayız. Misafirperverliğiyle, cömertliğiyle, insanlığıyla ele alırız. Her misafirperver; gün gelir evinin kapısını kapatabilir, insanlık halidir. Her cömert insan; gün gelir elindekini paylaşmak istemeyebilir, insanlık halidir. Her insanlık yapmak isteyen; başını belaya sokmak istemeyebilir, bu da insanlık halidir fakat bir geleneğimiz var ki, her ne pahasına olursa olsun çiğnenmezdi. Değişmez bir kuraldı. Anadolu’nun Anadolu olmasını sağlayan en yegâne unsurlardandı. Bu altın kural: Bir evde cenaze varken, başsağlığı dilemeye gelen kişi kim olursa olsun, aralarında ne tür problem yaşanırsa yaşansın, baş üstünde ağırlanır, eli sıkılır ve ev sahibine yakışır şekilde uğurlanırdı. Hasımlığın ve ona neden olan sorunun askıya alındığı tek yerdi cenaze evi. Türkiye’de Kemal Kılıçdaroğlu Orta Anadolu’nun en merkezi yerinde bir köye şehit cenazesine gitti. Hem yumruklandı hem bir eve sığınmak zorunda kaldı hem de sığındığı evde yakılma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Bu çirkin saldırıyı yapanları/planlayanları “akıl sağlığı yerinde değildir” etiketi ile akladığımızı hayal edelim. Bir ülkeyi yöneten siyasi partinin en tepesindeki adam, bu saldırıya geçmiş olsun demedi. Bununla sınırlı kalmadı, bu ülkenin İçişleri Bakan’ı çıkıp “Valilerimize talimat verdim, bundan sonra CHP İl Başkanları’nı şehit cenazesinde protokole kabul etmeyin” sözlerini sarf etti.

Bu topraklar nice hükümetler, nice ideolojiler ve taht kavgaları gördü ama böylesine kutuplaştırıcı bir siyaset, tarihimizde hiç ama hiç olmamıştı. Yıllardır yer bilimcilerin bizi uyardığı büyük İstanbul depremini bilmeyen yoktur. Bir yer bilimci için İstanbul depremi neyse siyaset bilimciler bilir ki siyasetin İstanbul depremi AKP’dir. Siyasette yaklaşmakta olan büyük depremin faydaki enerji birikimini gözlemlememe sebep olan farklı bir deneyimimi paylaşmak istiyorum sizlerle.

Ben mesleğim gereği sürekli teknik işlerde çalışır, yaptığım işten de zevk alan bir insanımdır. İnsan işini ne kadar severse sevsin, psikolojimiz gereği bazen değişiklik yapmak isteriz. Kimisi bu değişikliği tatile çıkarak, kimisi evinde dinlenerek kimisi de saç stilini değiştirerek yapar. Bende durum farklıdır. Ben ne zaman çok sıkılsam, etrafımdaki farklı meslek gruplarından yakınlarımla bir mesai geçirmeyi tercih ederim. Bir süredir İstanbul’daki taksi sorununu ve şoförlerin sergilediği agresif tavırları anlamaya yönelik birtakım düşüncelerim vardı. Amacım tamamen trafikte zaman geçirmek ve bir taksici esnafının neden yolcu seçimi yapmak istemesini anlamak üzerindeydi. Fakat hiç de beklediğim gibi olmadı. Taksi sorununu gözlemleyip anlamak üzere taksisini sabah erkenden alıp gece 01.00 gibi teslim etmeyi planladığım arkadaşım, arabasını teslim ederken “2 paket sigara al yanına” diye sırıtınca benim maceram başlamış oldu.

Eğer İstanbul gibi bir şehirde taksicilik yapıyorsanız cumartesi sabah 09.00-13.00 arası aldığınız yolcuların hemen hemen tamamı, kahvaltı için ailesiyle veya sevgilisiyle dışarı çıkan tiplerdir. Bu insanların en göze çarpan özelliği bu aktiviteyi ayda yılda bir yaptıkları için, parayı göz ardı edip tamamen huzurlu bir hafta sonu geçirmek üzerinedir. Bu talepler, toplumumuzun en ihtiyaç duyduğu duyguyu yüzüme çarpan ilk tespitti. Daralmışlık ve stresin insanların maliyet kriterini göz ardı ettiği nadir aktivitelerdendi.

Eğer İstanbul gibi bir şehirde taksicilik yapıyorsanız öğlen 13.00’dan sonra sadece taksici değil aynı zamanda bir psikiyatr görevi görürsünüz. Bunu çok iyi anladım çünkü hayatınızda hiç görmediğiniz ve muhtemelen bir daha da göremeyeceğiniz insanlarla eşsiz bir sohbet etme/iç dökme seansı başlar. Yolcularımız bu aşamada Türkiye’deki hayat pahalılığına, hukuksuzluğa, mevcut iktidarın kontrolden çıktığına dair gözlemlerini paylaşıyordu. Burada kritik bir nokta vardı. Sohbet sırasında daha önce AKP’ye oy verdiğini söyleyen seçmenlerin çoğu, yangın veya deprem bölgesine gidip çay dağıtmanın hiçbir akla ve mantığa sığmadığını, Erdoğan’ın artık yaşlandığı ve hatta etrafının kuşatıldığını söylediler. Kalanlar ise ekonomideki yıkılmanın, hayat pahalılığının ve gençlerin Erdoğan’ın sonunu getirdiğini beyan ettiler. Bu gruptaki insanların tamamı önümüzdeki seçimde Muhalefetin adayını destekleyeceğini belirttiler. Sadece 3 yolcunun bütün bu olanlara rağmen “RTE en iyisi, o da bazen hata yapıyor ama ondan iyisi yok” dediğine şahit oldum. Bu gözlemlerim saat 20.00’a kadar aşağı yukarı böyle devam etti. Beni endişelendiren şey şu oldu ki: AKP karşıtı insanların artık terörist ilan edilmeye hiç tahammülleri kalmamış. Eskiden yandaş olduğunu belirten insanlar bile bu söylemlerden büyük bir rahatsızlık duyduklarını anlamlı kelimelerle ifade ediyorlardı.

Eğer İstanbul gibi bir şehirde taksicilik yapıyorsanız, Cumartesi 20.00’dan sonra bir “kanka” görevi görürsünüz. Aldığınız yolcuların hemen hemen hepsi bir yerde yeme-içme etkinliğine gidiyordur. Gidilen yerler de genel olarak alkollü mekânlardır. Bu sınıf: Özgürlüğü kısıtlanmış, eve kapanmış, daha çok çalışan veya öğrenci kesimin bir araya gelip ortaklaşa yaptığı eğlenme/dertleşme masasının üyeleriydi. Burada çarpıcı olan şey şu ki, bu insanlar artık konuşmanın fayda etmediğini ve biraz da konuşmaktan çekinen bir grubun sözleşmeli üyesi gibi davranan kesimdi. Mevcut AKP hastalığının tedavi edilemez boyuta geldiğini düşünen ve icraatlarını sessizce sandığa saklayan bireylerdi. Bu grubun göze çarpan özelliği ise: Mezun olduğu alan dışında çok farklı ve acı işlerde çalışmak zorunda kalan insanlardı. Tabii bunun yanında bir de standart olarak şoför hariç 3 kişilik yolcu kapasitesi olan bir araca, 5 kişilik binen öğrenci grupları da dâhildi. Henüz araca binmeden önce aşağı yukarı 50 TL tutan bir mesafeye “abi ne kadara götürürsün” sorusu sizi karşılayan ilk selamlama biçimidir. Öğrencilerin tamamı ama tamamı, yüksek lisans için yurtdışına kaçmanın ve bir daha da geri gelmemekten daha akıllıca bir seçenek bulunmadığını tercih eden insanlardı.

Sevgili dostlar gerçek şu ki, bu ülkede okumayan, sorgulamayan ve sırf dini referans alarak sizin “ondan yana” olup olmadığınıza karar veren kitle; okuyup, sorgulayıp ve mantık çerçevesinde bakan kitleden çok daha fazla. Bir ülkede okuyan ve sorgulayan kitlelerde ses yükselince demokratik bir değişim rüzgârı eser fakat okumayan ve sorgulamayan bir kitleden ses çıkmaya başlayınca bir fırtına öncesi sessizlik başlar. Siyasetin İstanbul depremine ne kadar hazırlıklıyız?

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu