Ekonomi ve Kamuculuk

Ne Yapayım Bu Zeytin Dalını? – Beliz Bayülgen

Bu zeytin dalı bir helalleşme değil, bir yüzleşme veya iki eşit olarak karşı karşıya gelinebileceği bir masaya davet…Bu konuşma ikimizi de mutlu etmeyecek, zaten etmemesi gerekiyor.

Halen kendime utana sıkıla aktivist diyebiliyorum – dediğimde de mutlaka ya tırnak içine alırım ya da kendince aktivist diye belirtirim. Siyasi görünürlüğümün başından itibaren ne yaparsam yapayım, dil ve yöntemim hep eleştirildi. Uzlaşmacı olduğumda orta yolcu ve etkisiz eleman ilan edilirken, daha sivri çıkışlarım da yıkıcı olmakla suçlanmama sebep oldu. Eminim ki bu dikotomi içerisinde kendine bir alan bulamayan tek kişi ben değilim; yine de zamanında liseye yeni başlamış ve öncesinde Twitter üzerinden deneyimlediği fakat yaşından ötürü parçası olamadığı toplumsal muhalefet içerisinde kendine bir rol biçmeye çalışan benim için bu varoluşsal bir sorun haline geldi. O zamandan beri bu iki uç arasında gidip geliyorum, sivri çıkışlarımın daha “yapıcı” yaklaştığım durumlarda bana karşı oluşturduğu önyargıyı bilmekle beraber yine de belli bir ölçüde tutarlılığımı koruyarak bu iki ekstremin arasında mekik dokuduğum bir iletişim kurgulamaya çalışıyorum.

Agnes Varda’nın sevdiğim bir sözü vardır, “Neşeli bir feminist olmaya çalıştım, fakat çok öfkeliydim.”. Üniversiteye başladıktan kısa sonra ben de böyle hissetmeye başladım. Neşeli, düşünceli ve analitik olmaya çalışarak başladığım ilk senemin sonunda “öfkeli kadın” stereotipilerine girmemek için kurguladığım bu siyasi persona içerisinde gerçekten öfkeli olacak sebeplerim olduğunu unuttuğumu fark ettim. 

Zamanla bu refleksimi köreltmeyi, yer ve zamana göre dilimi düzenlemeyi daha iyi öğrenmiş olmama rağmen bir parçam halen sadece bağırıp çağırmak istiyor. Bu tepkim sadece feminizm tartışmalarında da ortaya çıkmıyor, örneğin hiçbir zaman ihtiyaç duymadığı ve duymayacağı kamu hizmetlerinin kaldırılması veya özelleştirilmesini destekleyen insanlara karşı da bu refleksin ortaya çıktığı zamanlar oluyor. Buna genel bir “empati yoksunluğuna tahammülsüzlük” de denilebilir aslında, kişilerin deneyimlerinden ve her türlü öznellikten, öznelerin bireysel hikayelerinden yoksun tartışma alanlarının oluşumuna karşı hissettiğim yabancılıktan gelen tepkiler bunlar.

Yakın zamanda Tuba Torun’un şehrin ortasında stadyum olmaması gerektiğine dair yorumu ve akabinde maruz kaldığı linç, bu yaklaşımlar farklılığına bakışımı yeniden gözden geçirme ihtiyacını ortaya çıkardı. Taraftar kültürünün evrildiği tahakkümcü ve halkın diğer tüm kesimlerini ayrıştıran, maç günleri şehir merkezlerinde barınmayı imkansız hale getiren noktanın karşısında birisinin böyle bir sorunun varlığına en azından işaret etmiş olması bile benim için önemliydi; çünkü hakikaten de pek çoğumuzun deneyimlerinde karşılığı olan fakat dillendirilmeye çekinilen bir sorundu bu. Bu tartışma sırasında erkek egemen bir yapıya sahip olan taraftar kültürünün şehir merkezlerinin tek sahibi olamayacağı söylemine bile muazzam bir tepki geldiğini ve Tuba Torun’un tweetinin tecavüz ve ölüm tehditleriyle karşılık bulduğunu görünce bu içgüdüsel tepkinin şiddet olmasının sebebinin nasıl açıklanabileceği üzerine düşünmeye başladım. 

Tuba Torun’un bu örnekteki haklılığı veya haksızlığı bir yana, kendisine gelen tehdit ve şiddet içerikli tepkilerin temelinde bu olamayacağı da zaten gelen tepkinin biçiminden anlaşılabilir. Bu tepkilerin içeriğinden ötürü ancak potansiyel şiddet faili olarak tanımlanabilecek bireylerin hal ve hareketlerini ötekiyle yüzleşmeye verilen bir tepki olarak algılamaya çalışmanın bende yarattığı bir etik ikilem var elbette. Bunun yanı sıra, sadece maç günlerinde de değil, gündelik yaşantısının pek çok noktasında kamusal alan üzerindeki hakimiyetini -verilmiş veya kazanılmış fark etmeksizin- bir hak olarak gören bir grup, bu hakimiyet iddiasına karşı çıkılmasına nasıl bir yerden yaklaşıyor sorusuna bakmakta fayda var. Her taraftar da bu tahakkümcü görüşün parçası veya destekçisi değil elbette, fakat olanların da bu hakimiyet iddiasına karşı çıkılmasını, kendi varoluşunu tanımladığı ve anlamlandırdığı bir temele yapılmış bir saldırı olarak kurguladığı fikrini de anlayabilir miyiz? 

Burada anlamak, affetmek olmasa da bu kurgu bana kendi duygusal hafızamda bir şeyler çağrıştırdı da diyebilirim. Fark ettim ki taraf olduğum pek çok hak temelli tartışma içerisinde verdiğim içgüdüsel tepkiler de içimde tutamadığım öfke de Tuba Torun örneğinde karşılaştığımızdan çok daha farklı bir dışavurumu olsa da benzer bir yerden geliyor. Belli tartışmalarda haksız olabileceğim senaryoyu tahayyül etmek dahi duygusal olarak beni zorluyor; çünkü özellikle tartışılan konunun öznesi olduğum tartışmalarda bir yandan vazgeçemediğim bir varoluş mücadelesi de verdiğimin de farkındayım. 

Bu bağlamda, istesem de istemesem de kendi bireysel tartışma kültürümde karşısında durduğum ve yüzleştiğim ötekiyi anlaşılır bulmaya başladım. Karşı tarafı tamamen de-hümanize etmiş değilim, yani şiddet içerikli olmayan bireysel eylemlerin kişilerin aklındaki büyük resimde bir mantığa oturtulduğundan, belli prensipler ve sebep-sonuç ilişkileri içerisinde hareket ettiğinden şüphe etmiyorum. Ama bu her zaman anlaşılır bulduğum anlamına da gelmiyor, pek çok zaman bulmuyorum.

Peki, Tuba Torun tartışması gibi pek çok gündemde benden ve benim gibi aktivist kimlikli insanlardan uzatması beklenilen bu “zeytin dalı” bu hikayenin neresinde? Elimize tutuşturulmuş bu zeytin dalını ne yapacağız, illa uzatacak mıyız? Uzatmak istesek bile bu sürecin neye benzeyeceğini biliyor muyuz?

İtiraf etmem gerek ki bu sorularla anlık olarak ben de yüzleşmekteyim, net bir cevabım yok. Çoğu zaman kendimi “Uzatayım şu zeytin dalını, dinleyeyim hikayeni iyi hoş da – benim canım can değil mi?” gibi sorular sorarken buluyorum, sıra ne zaman benim hikayeme gelecek sorusu hep aklımda. 

Şundan eminim ki, bahsettiğim zeytin dalı kesinlikle bir helalleşme hikayesi değil. Bu bir yüzleşme veya en azından iki eşit birey ve özne olarak karşı karşıya gelinebileceği ve bu yüzleşmenin gerçekleşebileceği bir masaya davet. Ayrıca bu masayı kuracağım derken kendimi edilgen konumuna düşürmemek de benim hikayemin dinleneceği bir ortam sağlayabilmek de, benim bu masayı kuracak olan zeytin dalıyla ne yaptığım kadar karşımdaki öznenin benimle eşitlenmeye nasıl baktığıyla alakalı. Sonuçta benimle eşitlenemeyecek, tahakküm oluşturamaya çalışmadan ve yormadan yüzleşmeye hazır olmayan ellerde çürür o zeytin dalı. Benim nasıl verdiğim kadar onun nasıl aldığını da konuşuyor muyuz mesela?

Gelelim şimdi bu gizemli O’nun kim olduğuna, kim bu yüzleşilmesi gereken ve masada karşısına oturulabilecek özne? Hatta biraz daha ileri gidecek olursak, var mı böyle bir özne? Belki burada masayı kurma çabası biraz da koşulsuz olmalı, karşısına oturacak bir özne var mı yok mu diye sormadan bu ihtimalin altyapısını sağlama çabasıdır belki bu yüzleşmeye elverişli ortamı hazırlayacak olan şey. Hatta belki bu yüzleşme kültürünü örgütleyecek refleks de budur. 

Peki bu masayı kurma çabasını göstermenin, diyaloğu sağlayacak olan kapıyı açık tutmaya çalışan öznelerin söylemine etkisi ne olacak? Özneler bu masa kurulacak diye her söyleminin merkezine bu diyaloğu almak, söylemini bu doğrultuda törpülemek mi zorunda? Diğer bir deyişle, bu diyalog mümkün sağlanmaya çalışıldığı sürece her görece sivri çıkış, taviz vermeyen ideal de bu süreci yıpratıyor olmakla mı suçlanacak? 

Türkiye’de ve dünyada gördüğümüz pek çok örnek bize bu masayı kurmak için yapılan fedakarlıkların, bazen öldürmek yerine öldürülmek olduğunu da göstermedi mi? 

Bu yazıyı bir eylem çağrısıyla, zeytin dalı ve diyalog masası gibi soyut imgeleri somutlaştırdığım bir kapanış ile bitirmeyi çok isterdim. Hiç olmazsa kendimi ve bu beyin fırtınasında bana eşlik etmek isteyen herkesi bu konseptleri somutlaştırmaya yönlendirebileceğini umduğum sorular kaldı geriye. 

Yani demem o ki, seninle ayrılmamız gerekiyor demiyorum ama artık bir konuşmamız da lazım. Bu ilişkiyi şimdilik kendi aramızda da olsa bir konuşup ismini koymamız gerekiyor. “Sorun sende değil bende” de demiyorum bak, ama birbirimizin hayatında olacağımız kesin. Bu konuşma ikimizi de mutlu etmeyecek, zaten etmemesi de gerekiyor. İkimizin de biraz gergin, biraz rahatsız, biraz da hakkı yenmiş hissetmesi gerekiyor belki bu konuşmada. Birimizi mutlu eden barışın ne sahici, ne de kalıcı olacağını da içten içe biliyoruz çünkü. Bu konuşmanın sonucunda oluşacak rahatsızlık ve kayıptan kaçınacağız diye içine düştüğümüz araftan çıkmaya hazır mıyız şimdi?

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu