Demokrasi ve SolDış Politika ve EnternasyonalizmDünyaPolitikaToplum ve SiyasetToplumsal Adalet

Türkiye’nin 3 Kamburu: Yunanistan, Ermenistan, Kürdistan – Burak Yıldırım

Türkiye’nin kendisini dünyada konumlandırırken kendisine tanımladığı alan ve rol bize olumlu bir referans verememektedir. Bu alan ve rol Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılamadığı gibi yeni problemler de üretmektedir. Bu anlamda mümkün olan en kısa sürede kurumsal bir hariciye kurmak ve hariciyeyi her türlü siyasi ve duygusal yaklaşımlardan bağımsız kılmak gerekmektedir. Türkiye, sürekli ayağına takılan problemlerini çözebilmek için daha fazla seçenek üretmelidir ve sorunlarına yeni bir perspektifle bakmalıdır.

I.

‘’Dış mihraklar’’ mevcut iktidar için güvenli bir siper olarak tanımlanmaya devam ediliyor. Bu retoriğin somut karşılığı, uluslararası ilişkilerin ve güvenlik politikalarının en temelindeki eğilim olarak her ülke için bir tehdittir. Ülkeler arasındaki rekabet uluslararası ilişkilerde bir sebep-sonuç ilişkisine dayanır. Basitçe açıklamak gerekirse, her ülke kendisi için oluşabilecek potansiyel tehditlere karşı önlem alır, bununla birlikte potansiyel ve mevcut hasımları için de tehdit üretir. En kritik parametrelerde sorun yaşamayan ülkeler için tehditler minimize olurken dersine iyi çalışmayan ülkeler için krizler/tehditler kronikleşir; total bir yıkıma sebebiyet verir.

Türkiye’nin refah seviyesinin yükselmesi, sağlam demokratik geleneklerinin oluşması, güçlü bir ekonomiye sahip olması, askerî açıdan caydırıcı olması ve bu parametreleri istikrarlı olarak koruyabilmesi bazı ülkeler için tehdit anlamına gelebilirken bazı ülkeler için de fırsat olarak tanımlanabilir. Dış mihraklar varlar ve mevcut küresel siyasi denklemde büyük bir değişiklik olmadığı sürece 200’den fazla dış mihrak, Türkiye’nin kendini konumlandırması ile ilgili ajanda sahibidir; tıpkı Türkiye’nin de benzer bir ajandaya sahip olduğu gibi. Teknolojinin gelişmesi dünyayı daha etkileşimli bir gezegen haline getirirken, nüfusu/nüfuzu/ekonomisi çok küçük olan bir ülke bile dünyanın geri kalanına etki edebilecek potansiyele sahip olmuştur.

Türkiye’ye yönelik lehte ya da aleyhte somut ajandası olan ülkeleri değerlendirirken; okyanus ötesine ya da Asya steplerinde hasım aramak en yakınımızdaki sorunlardan kaçmamıza ve istismara açık alanlar bırakmamıza sebep olmaktadır. Küresel güçlerin saldırısı altında olduğumuzu iddia etmek ve bu sıralarda pek de iyi gitmeyen konularla ilgili gerekçe üretmek basit bir tespittir. Ancak Türkiye’yi ‘’açıkta’’ bırakan noktaları tespit etmek ve dahası bu gedikleri tamir etmek karar vericiler için gerçek bir test ve liyakatin en birincil kriteri olacaktır. Türkiye’nin açıkta bıraktığı istismar alanlarını ortadan kaldırmak; bir restorasyon süreci tasarlayıp çözüm üretmek artık tarihi bir zorunluluk haline gelmiştir. Gerçek boyutundan daha büyük anlamlar yüklediğimiz bu alanlar, ayakkabının içine giren bir taş gibi, Türkiye’nin geleceğe doğru rahat adım atmasını engellemektedir.

Bu üç sorun, Türkiye’nin dış politikada attığı tüm adımların önünde doğal bir bariyer haline gelmektedir. Türkiye’nin attığı adımlar karşısında farklı ajandalara sahip ülkeler için birer ‘’gerekçe’’ olarak da sıklıkla kullanılmaktadır. Bir dış politika manevra alanı yaratmanın ötesinde, Türkiye’nin bahse konu toplumlarla ilişkilerinin normalleşmesi; karşılıklı olarak ön yargıların ve nasırlaşmış nefretin yok edilmesi birbirlerine komşu olan bu toplumların gelecekte de varlıklarını sürdürebilmeleriyle doğrudan ilişkilidir. Bu ön yargı ve nefret, Türkiye’ye PKK ve ASALA eliyle terör olarak geri dönerken diğer toplumlara ise dindirilmesi mevcut paradigmada mümkün olmayan ‘’hayatta kalma’’ kaygısı olarak yönelmiştir. Bu üç sorun çözülmedikçe Türkiye terör ve izolasyon tehditlerinden kurtulamayacak ve gerçek potansiyeline asla ulaşamayacaktır.

II.

Yunanistan

Yunanistan, son yüz yılda iki defa Türkiye’ye karşı askeri agresyona girişti, ikisinin de niteliğini değerlendirmek geleceğe dönük projeksiyonlarımızda daha isabetli tahliller yapmamızı sağlayacaktır. Yüz yıllık geçmişteki ilk askeri agresyon, Türk Kurtuluş Savaşı’nın da büyük kısmını oluşturan Anadolu işgalidir. Bu işgal, Osmanlı ordusunu lağvedilmesiyle ortaya çıkan boşluğun Yunanistan tarafından doldurulmaya çalışılması niteliğinde olup, düzenli bir direniş kuvvetinin henüz tertip edilmemesi nedeniyle mümkün olmuştur. İkinci girişim ise Kıbrıs’ta darbe yaparak adayı Yunanistan’a ilhak etmekti.

Bahsettiğimiz iki deneyim itibariyle Yunanistan, askerî açıdan saldırgan taraf olarak tanımlanacağı girişimlerden istediği sonucu alamayacağını anlamış bulunmaktadır. Yunanistan açısından bir ileri askerî harekât girişimi sürdürülebilir olamayacaktır. Koruması ve ele geçirmesi gereken stratejik pozisyonları elde edebilmesi için ihtiyaç duyacağı insan ve teknoloji kaynağına sahip değildir. Kaybedeceği askeri teçhizatı, çatışma sürecinde yerine koyabilecek endüstriyel gücü ve ithal tedarik kapasitesi yoktur. Elindeki askeri unsurları havadan ve denizden ikmal edecek lojistik imkanları da bulunmamaktadır. Yunan donanmasının en temel lojistik gemileri geçtiğimiz yıl Yunan armatörlerince hibe edilmiştir. Elindeki hava lojistik unsurlarının niceliği kısıtlıdır. Yunanistan’ın elindeki askeri platformlar değil bir taarruzu, kısıtlı lojistik platformlarını koruyabilecek yeteneğe bile sahip değildir. Yine Yunanistan harekât alanında yapmak zorunda kalacağı manevralar için de yeterli hava ve deniz platformlarına sahip değildir. Karadan yapacağı manevralar için de karşısına çıkacak kritik arazi arızalarını aşabilecek yeteneklere sahip değildir. Daha spesifik olmak gerekirse, Yunanistan Ege’deki kendi adalarına, çatışma sürecinde, bir alay büyüklüğündeki görev kuvvetini denizden ya da havadan güvenle taşıyabilecek imkanlara bile sahip değildir. Yunanistan’ın askerî açıdan aleyhine olan bu tabloyu değiştirebileceği ekonomik kaynakları da yoktur.

Yunanistan, tarihten çıkardığı dersler ile ve karar vericilerin gerçekçi-akılcı planlamaları ile somut sonuç alabildiği bir politika geliştirmiştir. Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ayrıldığı NATO’nun askeri kanadına 12 Eylül darbesinin yarattığı fırsatla geri dönmüştür. Avrupa Birliği üyeliğini elde etmiştir. Türkiye karşısındaki birincil müttefiki olan Güney Kıbrıs’ın da AB üyesi olmasını sağlamıştır. NATO üyesi ülkelerin, NATO üyesi olan Türkiye tarafından tanınmayan Güney Kıbrıs’ta ortak siyasi, ekonomik ve askeri projeler yürütmesini sağlamıştır. Yunanistan, Türkiye’nin diplomatik-ekonomik-askeri kapasitesini sınırlandırmaya ve geriletmeye yönelik girişimlerinin kendi lehine sonuç getirdiğini tespit etmiştir ve elindeki imkanlar itibariyle bu politikasını uygulamaya devam etmektedir. Yunanistan, Türkiye ile rekabet edebileceği zeminlerde çatışmacı olmayı tercih etmiştir.  Yunanistan, yakın geçmişte, Türkiye’nin diplomatik yalnızlığını kendi lehine oldukça verimli olarak değerlendirdi.

Türk-Yunan ilişkilerindeki sorunları çözme girişimlerinin günümüze kadar başarısızlıkla sonuçlanmalarının temelinde iki etmen bulunmaktadır. Bunlardan ilki, iki ülke karar vericilerinin gerilmiş ilişkilerden politik fayda sağlamasıdır. Diğeri ise tarafların metodoloji oluşturmamalarından kaynaklanmaktadır. Türk ve Yunan temsilcileri, kendi perspektiflerinden ürettikleri, birbiriyle tamamen çelişen alternatifleri birer anlaşma zemini olarak tasarlamaya çalışmıştır. Bu tasarlanan anlaşma zeminleri de yine seçmen tercihlerinden kaynaklı iç politik baskının birer çıktıları olmuşlardır. İki ülke siyasetçileri de bir sonraki seçimde kendilerine kolay ve hacimli oy kazandıracak söylemleri diplomatik zeminlerde barış anlaşması olarak öne sürmüştür.

Ne yapmalı? Nasıl yapmalı? Neyi farklı yapmalı?

Türk-Yunan ilişkilerine güvenlikçi yaklaşmak, denizin iki tarafında da bir çözüme işaret etmemektedir. Silahlanmak, bir düşman tasarlamak, agresif söylemleri yeniden üretmek aradaki sorunların nasırlaşmasına ve kronikleşmesine sebep oluyor. Geldiğimiz noktada, Yunanistan-Türkiye ilişkilerini silahlanarak çözemediğimiz tartışmaya açık olmayan bir gerçektir. Taraflardan birinin diğerini silah zoruyla bir ‘’barışa’’ ikna etmesi ne teknik olarak mümkün ne de rasyonel bir karşılığa sahip değildir. Üretilecek çözümü yine iki tarafın da bu meseleyi iç politika malzemesi yapmasında aramak gerekiyor. İki ülkenin de seçmenlerini barışçıl bir çözüme ikna etmek, karar vericilerin seçim-seçmen baskısı hissetmeden barış masasına oturmasının ön koşulu olarak kurgulanmalıdır. Orta vadeli bir proje takvimi oluşturulabilirse ve şayet bu süreçteki iktidarlar da barışı arama sürecine istikrarlı katılım gösterirse diplomasi tarihinin en kalıcı barışlarından birini kurmak mümkün olabilir. İki ülkede de siyaseti, kamusal alanı, medyayı ve akademiyi;

  • Makul ve adil bir barışın gerekliliğine, 
  • Silahlanmanın uzun vadede iki ülkenin de potansiyellerini gerçekleştirmelerine engel olduğuna, 
  • Toplumsal refah artışı için iki ülkenin birlikte çalışabileceği somut zeminlerin bulunduğuna

ikna etmek düşünüldüğünden daha da kolay hedeflerdir. En nihayetinde iki ülke toplumlarında da göz ardı edilemeyecek bir barış talebi oluşmadığı sürece, insanlık tarihinin en ideal ve en adil anlaşması bile taraflarca kabul görmeyecektir. Bahsettiğimiz hedeflere ulaşmak için başlangıç olarak çeşitli sivil toplum örgütleri kurulabilir. Bu STK’lar iki toplumun da barış talebini üretebilecek tüm çalışmaları destekleyebilir ve organize edebilir. Güvenlikçi-barışçı söylemlerin belirli siyasi partilerin tekelinde kalmasını engelleyebilir. Türk-Yunan ilişkileriyle ilgili akademik çalışmaların barışçıl zemini desteklemesini teşvik edebilir.

Bu tür çalışmalar için gerekli finansman, iki ülkenin birbirlerine karşı yaptığı askeri harcamaların yanında son derece istisnai rakamlar olacaktır. Bu sürecin tasarımında somut ve ayrıntılı bir barış anlaşmasını temele almak ise sürecin kendisiyle bir tezat oluşturacaktır. Yani tüm bu sürece başlarken, elde diplomatların uzlaştığı bir barış anlaşması olmadan; sürecin kendisinin bir anlaşma tasarladığı ve ürettiği bir yöntem izlemek bu zamana kadar denenmemiş bir yöntem olsa da denenmiş süreçlere göre daha büyük bir potansiyel taşımaktadır. İki toplumun karşılıklı tehdit algısını minimize etmek zaten çatışmaya sebep olan başlıkların büyük kısmını da ortadan kaldıracaktır. Ege ordusunun yeniden konuşlandırılmasını sorun etmeyen bir Türkiye kamuoyu ile Ege adalarının silahsızlandırılmasını sorun etmeyen bir Yunanistan kamuoyu hedefine ulaştığımız gün Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs arasındaki tüm düğümleri de çözdüğümüz gün olacaktır. İki ülke diplomatlarının herhangi bir toplumsal ya da siyasi baskı altında olmadan bir barış inşa edebilmesi için toplumun asgari rızasını üretmek sürecin temeli olmalıdır.

Bu yöntemin alamet-i farikası, iki ülke arasında mevcutta bulunmayan barış talebini ve gerekçesini somutlaştırabilmesidir. BM, AB ya da arabulucu ülkelerin; eski siyasetçilerin, yeni elçilerin masaya getirdiği çözüm önerileri, tehdit algısı devam ettiği sürece fiilen karşılık bulmamaya mahkûm kalacaktır. Bir ‘’barış propagandası’’ ötesinde, iki ülkenin başta turizm, tarım, balıkçılık, lojistik ve ağır sanayi olmak üzere ortak projeler geliştirmesi büyük bir potansiyel yaratmaktadır. Bu potansiyelin gerçekleşmesinin yaratacağı ekonomik ve siyasi çarpan, iki toplumda da refah yaratmakla birlikte; bölgenin de daha güvenli olmasını sağlayan bir örnek teşkil edeceğinden, başka ülkelerin arasındaki sorunların giderilmesini kolaylaştıracaktır.

Elbette Kıbrıs meselesi Türk-Yunan barışının sağlanması için en önemli konuların başında gelmektedir. Kıbrıs tarihinde de adanın paylaşılmamasıyla nedeniyle daha önce de sorunlar ortaya çıkmıştır. 1300 yıl önce kurulan Bizans – Arap Kondominyumu ise adayı paylaşmakla ilgili somut bir çözüm önerisi olarak hala önümüzde durmaktadır. Adanın kendi içinde bağımsız, tüm silahlardan arınmış bir serbest bölge olması değerlendirilmeye değer bir öneridir. Adadaki trafik hizmetlerinin belediyelerce sağlandığı ve denetlendiği; asayiş ile ilgili hizmetlerin ise 1960 Kıbrıs anayasasında hukuki statüsü verilmiş olan Türk ve Yunan alaylarınca sağlanması mümkün olabilir. Rum Milli Muhafız Ordusu ve Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı ise lağvedilebilir. Türkiye’ye müdahale hakkı da veren 1960 anayasasının yeniden tesis edilmesi ve kademeli olarak çok daha minimal bir devlet tasarlanması değerlendirilebilir. Silahın olmadığı ve çok az yetkiye sahip bir devletin olduğu bir Kıbrıs, Türkiye’den ve Yunanistan’dan gelen yatırımcılarla refah üreten bir bölge olabilir. Yazılım ve bankacılık, turizm başarısının bile önüne geçebilir. Kıbrıs’ın dış ilişkileri ise Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte kuracağı ortak bir komisyonla yönetilebilinir.

Yukarıda oldukça yüzeysel olarak bahsedilen reform önerileri elbette müzakere masasına gelmekten oldukça uzaktadır. Ancak sunulan bu perspektifin amacı, iki toplumun da savaş, dominasyon ve gerilim fikirlerinden uzakta hangi sorunu nasıl çözebileceğini karşılıklı olarak çözmeye motive edilmesidir.

Ermenistan

Ermenistan’ın yıllardır içinde bulunduğu yolsuzluk sarmalından kurtulma vaadiyle iktidara gelen Nikol Paşinyan, Ermenistan tarihinde benzeri olmayan iki zorlu sürece rağmen iktidarını koruyabildi. II. Karabağ Savaşı ve bu savaşı takip eden süreçte meydana gelen darbe girişimi; bu darbe girişiminin gölgesinde düzenlenen bir erken seçim Paşinyan’ı başbakanlık koltuğundan indirmeye yeterli olamadı. Ermenistan toplumu, Nikol Paşinyan’ı iktidara getiren; yolsuzlukları sona erdirme, Batı’yla yakınlaşma ve Rusya’nın nüfuzundan uzaklaşma söylemlerini sahiplenmeye devam ettiğini erken seçim sonuçlarıyla dünyaya ilan etti. Rusya dışındaki diaspora da bu adımları destekliyor. Ancak yerleşik Ermenistan toplumu ve diaspora arasında ciddi görüş ayrılıkları olduğunu da unutmamak gerek.

Ermenistan, Azerbaycan ve Türkiye bu kez aracılar olmadan görüşebilme imkanına da sahip oldu. Sürece Rusya ve İran’ın da dahil olma ve ev sahipliği yapma talepleri bulunsa da Ermeniler ve Türkler aracılar olmadan da iletişim kurabiliyorlar. Diğer yandan Ermenistan’ın atadığı özel temsilci Ruben Rubinyan ismi oldukça dikkat çekici özelliklere sahip. Rubinyan iyi derecede Türkçe bilen ve 32 yaşında genç bir parlamenter. Ermenistan’ın Batı ile yaklaşmasını başlatan süreçte ise dışişleri bakan yardımcılığı yaptı. Uzlaşı sağlayabilecek kadar açık fikirli bir isim olduğu da söylenebilir.

ABD başkanı Biden, başkanlık dönemindeki ilk 24 Nisan’da, seçim öncesinde söz verdiği gibi ‘’soykırım’’ ifadesini resmî açıklamasında kullandı. Ancak Biden, bu açıklamasında Türkiye’yi hukuki olarak bağlayabilecek ve aleyhinde içtihat oluşmasına sebep olabilecek ifadeler kullanmadı. Yaşanan olaylarla ilgili Osmanlı’yı sorumlu tuttu ve Türkiye Cumhuriyeti karar vericilerinin hiçbir dönemde ‘’soykırım’’ olarak tanımlanabilecek bir suçun faili olmadığını da ima etmiş oldu. Aslında bu açıklama Türkiye’nin Ermenistan ile yaşadığı tarihi sorunların çözümlenmesi için de bir anlaşma zemini sağlayabilir. Taraflar, 2009’da oluşturulan ancak iki ülke meclislerince onaylanmayan normalleşme mutabakatında da karşılıklı olarak toprak bütünlüğüne saygı duyan yaklaşımı benimsemiş ve ön koşul olmaksızın görüşmelere devam etmeyi kabul etmişlerdi. Geçtiğimiz hafta ise Paşinyan, Azerbaycan’ın Karabağ’daki egemenliğini ve haklarını tanıdığını net bir şekilde ifade etti. Gelinen noktada uluslararası toplum, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tartışmaya açmayan, hukuki bir yaptırıma gerekçe olmayan ve herhangi bir tazminat içermeyen; iki toplumun da acılarıyla yüzleşebildiği bir çözüm sürecini desteklemeye hazırdır. Bu motivasyon Paşinyan liderliğindeki Ermenistan’da daha da yüksektir.

Türkiye’nin Gürcistan-Ermenistan-Azerbaycan bölgesinde Rusya’ya karşı oluşturacağı dengenin Batı’da oldukça güçlü bir destek bulması da mümkündür. Topraklarının bir kısmı Rusya işgali altında olan Gürcistan, İsrail ve Batı ile iyi ilişkiler kuran Azerbaycan ve Batı ile bütünleşerek siyasi-ekonomik sorunlarını aşmak isteyen Ermenistan paradigması Türkiye’ye bu anlamda fırsatlar sunmaktadır.

Türkiye’nin bu noktada atacağı adım, fail ilan edildiği insanlık suçlarının ifa edildiği dönemlerde kendi toplumuna karşı uygulanan sistematik şiddetin ve katliamların da konuşulabilmesini sağlayacaktır. Balkanlardan ve Rusya İmparatorluğu’ndan Türkiye’ye göçebilecek kadar şanslı olmayanların da hikayelerini anlatma ve karşılıklı olarak yüzleşme zemini bu adım sayesinde resmi olarak yaratılabilir.

Türkiye’nin ‘’tarihi hadiseleri tarihçilere bırakma’’ tezi de eğer somut bir öz karşılığa sahipse, üstlenmesi için hiçbir gerekçe olmayan kararlarla ilgili ‘’insani’’ hükümleri-yargıları kabul etmesiyle tutarlılık kazanabilecektir. Yaşanan tüm olayların hukuki bağlayıcılığının bugün var olmayan bir ülkeye bırakılması, bugünkü sorunların çözülmesi için yegâne çözümdür.

Kürdistan

Makalenin başlığında da yer alan ‘’Kürdistan’’ ifadesi ve makalenin geri kalan kısmı belirli kesimlerce oldukça sert bir tepkinin nedeni olacaktır. Bu tepkinin geleceği makale kaleme alınırken kabul edilmiştir. Ancak salt Kürdistan ifadesine tepki duyacak olanlar bilmelidirler ki Türkiye halihazırda  Kürdistan ile resmi ilişkiye sahiptir. Hatta başbakan ve bakan seviyesinde resmi görüşmeler yapmıştır. Tüm bunların ötesinde, Türkiye, Kürdistan ile oldukça uyumlu bir siyasi ajanda da yürütmektedir. Türkiye, hemen güneyindeki Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ile ticaret, enerji lojistiği ve terörle mücadele konularında ortak hareket etmektedir. Barzani’nin geçtiğimiz yıllarda gündeme getirdiği bağımsızlık referandumu girişimine karşı Türkiye, Batı ve Rusya’dan daha düşük tonda olumsuz tepki vermiştir.

2014 yılında ise, PYD lideri Salih Müslim Ankara’da resmi olarak ağırlanmıştır. Bu hamlenin sebebi, Türkiye’nin Suriye’de devam eden iç savaşta bir müttefik kazanma maksadıyla atıldığı da tüm kamuoyunun malumudur. Salih Müslim, Türkiye ile müttefik olmayı kabul etseydi sürecin devamında Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi muadili bir yapı da Suriye’de oluşacaktı.

Özetle Türkiye, bağımsız bir Kürdistan’ın hukuki varlığına ‘’katkı’’ sunmuş, geri dönüşü olmayan bir süreç başlatmıştır. Gelinen noktada Türkiye’nin toprak bütünlüğü korunarak çatışmasız bir süreç tasarlanabilir. Eldeki en iyi alternatif de budur. Diğer yandan, bağımsızlığını ilan etmeyi planlayan Kürdistan’ın ise, tıpkı İsrail’in kuruluşunda olduğu gibi, bağımsızlık ilan eder etmez tüm komşu devletlerle savaşmak zorunda kalmaması için ‘’ittifak’’ kurabileceği tek adres de Türkiye’dir.

Uluslararası arenada da Suriye’nin kuzeyindeki yapının desteklendiği ve kurulan ittifakın Türkiye’ye rağmen devam ettirildiği bir gerçeklik haline gelmiştir. Daha da açık bir ifadeyle, PYD-YPG-SDG, nasıl adlandırıldığından bağımsız olarak, Türkiye’nin karşıt tezlerine rağmen, dünyanın geri kalanına göre de facto bir meşruiyet kazanmıştır. Türkiye ise bu süreçte kendi politik ajandasını iç siyaset üzerinden kurguladığı için tüm itirazlarında başarısız olmuştur. Türkiye’nin bu durumu kısa ve orta vadede değiştirme kabiliyeti ekonomik, politik, diplomatik ve askerî açıdan da mümkün görünmemektedir.

Geleneksel yaklaşımda, Türkiye’nin güneyinde kurulacak bir Kürdistan’ın anlamı, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tartışmaya açacak bir sürece evrilme kaygısı ile eşleştirildi. Bu kaygı Türkiye’nin Kürt sorununu ele almasıyla ilgili olarak da baskın yaklaşım oldu. Ancak tıpkı Güney Azerbaycan’da olduğu gibi, 30-35 milyonluk bir toplumun, bağımsız bir devlete sahip olmadan, iradesi dışında siyasi süreçlere katılımı sürdürülebilir bir fikir değildir. Türkiye’nin garantörlüğünde kurulacak bir Kürdistan’ın iç dinamiklerinin tasarımında ise Türkiye bu garantörlükten kaynaklı söz sahibi olabilir. Sığınmacı meselesinin çözülmesiyle ilgili hem AB hem de ABD tarafından finanse edilebilecek bir proje geliştirilebilir. Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de yaşayan Türkmenlerin anayasal hakları güvence altına alınabilir.

Türkiye adına en büyük kazanım ise Orta Doğu çatışma alanlarıyla arasında bir tampon devletin oluşması olacaktır. Bölgedeki istikrarsızlığın Türkiye’ye yansıması minimize edilebilecektir; somut olarak Türkiye artık Avrupa’nın tampon bölgesi olmaktan kurtulacaktır.

Gönüllü olarak yerleştirilen sığınmacılar ve PKK-PYD-Barzani gibi iç dinamikler Kürtler için de yeni bir paradigma oluşturacaktır. İktidar elde etme mücadeleleri silahlı çatışma süreçlerinden politik nüfuz oluşturmaya doğru değişim gösterecektir. Bu sürece paralel olarak geliştirilecek demokratikleşme reformlarıyla Türkiye’de yaşayan Kürtler de anayasal haklarını elde edebilecektir. Türkiye’nin kendi içinde bir iç barışı sağlaması somutlaşabilecektir.

Sonuç

Türkiye’nin bu üç başlıkta geliştirebileceği çözüm süreçlerini hala zarar görmeden atlatabileceği zamanı ve imkanları vardır. Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini etkilemeyecek, uzun vadede bir tehdit algısı oluşturmayacak, herhangi bir tazminata ya da yaptırıma maruz bırakmayacak adımları atmaması halinde; yani bugüne kadar olduğu gibi hareket etmesi halinde ise bu kıymetli zamanı kaybedeceği gibi ciddi bir yıkım ve toplumsal travmayla karşılaşma ihtimali yüksektir. Böyle bir tercih yapılırsa tamamen izole ve özgürlüklerin geri planda olduğu bir Türkiye ile karşı karşıya kalma riski bulunmaktadır.

Diğer yandan, Türkiye bu sorunları çözebilirse istikrarlı bir kamusal alana, gelişen bir ekonomiye ve kendi sınırları dışında da nüfuz alanına sahip olabilecektir. Avrupa Birliği sürecini başarıyla sonuçlandırabilme imkanına sahip olacaktır. Gelişmiş bir ekonomiye ve bu ekonomik gücünü bölgesinde yansıtma imkanına sahip olan Türkiye, ‘’stratejik ortaklarından’’ da kendi bölgesinde otonom davranabilme ‘’yetkisini’’ hiçbir dirençle karşılaşmadan elde edebilecektir.

Türkiye toplumu, bu barış süreçleri sayesinde, komşu toplumlarla birlikte tehdit algılarını minimize ederek, kendi içinde de demokratikleşme süreçlerinin gerçekleşmesine ortak bir rıza üretebilecektir. Hatta bu süreçlerde ortaya çıkacak toplumsal dinamizm ve enerji Türkiye’nin en minimal kronik sorunlarını bile çözmek için katalizör etkisi gösterecektir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu