GündemLaiklikPolitikaToplum ve SiyasetToplumsal AdaletYaşam Tarzı

Ahlatlıbel’deki Masada Hafızaya Da Yer Var Mı? – Kemal Büyükyüksel

Geçen hafta sonu Ahlatlıbel’de muhalefetin büyük buluşması gerçekleşti. Akıllara en çok kazınan an şüphesiz ki altı muhalefet partisi liderinin masaya oturmadan önce yan yana verdikleri fotoğraf oldu. Birçok kişi tarafından yıllardır beklenen bir fotoğraftı. Yıllarca zıtlaşmış farklı kutupların otoriter bir yönetime karşı “hep birlikte” yan yana durabildiği, birçok insanda heyecan yaratan ve bir kutlama sebebi olarak nitelendirilen bir sahne. Bir diğer çok ilgi gören ve hatta sosyal medyada hakkında bolca farklı şaka üretilen, liderlerin yuvarlak masada verdikleri pozlar oldu. Masanın kapsayıcı tarafları vardı. Farklı toplumsal grupları kucaklayacak bir buluşmaydı bazı açılardan. Seküler ve muhafazakâr Türkiye’nin kesişebildiği bir masa oldu ve bu olumlu da bir şey. Türkiye’nin geçmiş çatışmalarını düşününce belki de bu kesişebilme görüntüsü bir katarsis dahi yaratmış olabilir birçok kişide.

Ancak Ahlatlıbel’in kapsamadığı taraflar da var. Bunun en bariz kanıtı ise masada ilk bakışta hemen fark edileceği şekilde HDP’nin ve solun olmamasıydı. Tabii, bu masadaki mutabakat HDP’yi ve solu ne kadar istiyor veya HDP ve sol bu masada ne kadar olmak istiyor bu da bir tartışma konusu. İşte tam da bu bariz gerçeklik masada her şeyin olmadığını ortaya koyuyordu. Nitekim, hiçbir masa sonsuz derecede kapsayıcı da olamaz. Bir amaca yönelik toplanılan ve ortaklaşılan her girişimde, kapsam amaca göre doğal olarak değişir. Peki o zaman Ahlatlıbel’deki toplantının ne ifade ettiğini anlamak için neyi kapsadığını ve kapsa(ya)madığını da konuşmak gerekmez mi? Bu tarz eleştirel bir yaklaşım, inşa edilmeye çalışılan geniş cepheye karşı oyunbozan ve kötücül bir tavır olarak algılanabilir. Toplumsal kamplaşmaların gevşeyeceği demokratik bir ülkede yaşamak ortak arzumuz. Ancak ne olursa olsun sağlıklı bir değerlendirme yapmak için siyasal bir meseleye farklı açılardan bakmak gerekir. Özellikle ortak rasyonel çıkarlar için oluşturulan birliktelikler söz konusu olduğunda hiçbir siyasi meseleyi fazla romantikleştirmemek gerekir.

Masada olmayan birçok farklı eksikten bahsedenler oldu. Ancak bu kısa yazı, masadan eksik olma ihtimali bulunan tek bir kavrama odaklanmak istiyor: Hafıza. Türkiye’nin yeni döneminin inşasını gerçekleştirme ihtimali bulunan bu masa yeni Türkiye’yi hangi hakikat üzerine inşa edecek? Bu yeni geleceğin sağlıklı inşası için belki de en önemli hususlardan birisi hafızanın bu süreçte oynayacağı rol olacak. Farklı toplumsal grupların arasındaki buzulların erimesinin ve demokratik bir Türkiye’nin inşasının yolu hatırlamaktan mı unutmaktan mı geçecek, bu soru halen cevaplanmış değil. Baştan söylemek gerekir ki hatırlamak ve geçmişin tanınmasını arzulamak bir rövanşizm veya yargılama talebi de değildir. Çok daha farklı bir meseledir. Kabul etmek gerekir ki Türkiye hep birçok travmanın yaşandığı, acıların çekildiği bir ülke oldu. Kürtler, Aleviler, başörtülüler, solcular ve hatta birçok kişi algılamak istemese bile seküler kesimler de birçok travmaya sahip. Ki bu toplumsal gruplar ne yekpare bir yapıya sahip ne de keskin duvarlarla birbirlerinden ayrılar. Bu gruplar arasında birçok kesişim noktası bulunuyor. Ve bu travmaların birçoğu da 2002 öncesine dayanıyor. Bunların bir kısmını konuşuyoruz, bir kısmını ise halen görmezden geldiğimiz oluyor. Bir dönem içerisindeki hâkim siyasal kültür hangisiyse buna göre bazı hafızalar daha ön planda, bazı travmalar daha fazla konuşulur oluyor. Ve belki de herkesin aynı düzeyde travmalarla bezenmiş bir hafızası olmasa da Türkiye kadar karmaşık bir ülkede toplumsal hiyerarşik düzeni ebedi ve sabit bir “ezen-ezilen” ikilemi üzerinden okuyarak travmasız-travmalı topluluklar gibi bir ayrım yapmak da hiç sağlıklı olmayacaktır.

AKP iktidarı altındaki son 20 yılın kendi radikal çalkantılarını göz önünde bulundurursak hiçbir gerçekçi çıkarım birçok acının ve travmanın bu sürece sığdığını inkâr edemez. Birçok farklı toplumsal grup, geçmişte olduğu gibi, son 20 yılda da büyük haksızlıklarla karşılaştı, kayıplar yaşadı. Sanıyorum ki herkes bu kadarını kabul edebilir. Ancak sorun da tam burada başlıyor. Eğer Türkiye farklı toplumsal grupların oluşturacağı bir mutabakat üzerinden yeni ve demokratik bir Türkiye inşa edecekse, son 20 yıl hakkında ne yapacağız? Hiç yaşanmamış tarihsel bir detay, unutulacak bir devir, vatandaşların bahsini açmaması gereken bir hülya olarak mı değerlendireceğiz? Bu süreçte yaşanan travmaların, toplumsal hafızaya kazınan acıların sorumlularının veya bu süreçte kimlerin ne söyleyip ne yaptıklarının konuşulamadığı bir Türkiye mi inşa edeceğiz? Ve bunu Türkiye halkından beklemek gerçekten haklı ve adil bir talep mi olacak? Ve tabii ki mesele sadece son 20 yıl olarak kurgulanmak zorunda da değil. Demokratik bir Türkiye’nin kapısını açmak için bu 20 yıldan önceki devirlerde yaşanan travmaların, toplumsal hafızaya kazınmış deneyimlerin konuşulabilmesi ve tanınması da gerekir. Kılıçdaroğlu’nun “Helalleşme” söylemi biraz da bununla alakalı zaten. İşte bu noktada da adaleti tesis etmek için ve hakikati önceleyen bu sağlıklı yaklaşımın gerçekten “adil” olabilmesi için tutarlı olması gerekiyor.

Hakikatle adil bir şekilde yüzleşmek için tutarlılık gerekir. Eğer yarının Türkiye’sinde sağlıklı bir hakikat rejiminin inşası için toplumsal hafıza tanınacaksa, son 20 senenin bir detay haline gelmesi hem adalet ve tutarlılık kavramları ile bağdaşmaz hem de başka birçok büyük riskler barındırıyor. Ülkenin tarihinde gördüğü en derin otoriterleşme sürecinin yaşandığı devri doğru incelemeden, konuşamadan, neyin yanlış gittiğini tartışamadan bu hataya bir daha düşmeyeceğimiz bir geleceği garanti altına alamayabiliriz. Zaten bundan dolayıdır ki birçok ülke yaşadıkları otoriterlik deneyimi veya büyük siyasal buhran dönemleri ardından genellikle bir muhasebeye girişme ihtiyacı duyar. Otoriterliğe, kutuplaşmaya, toplumsal çatışmalara karşı oluşacak yeni direncin yapıtaşları da geçmişe yönelik muhasebe dönemlerinde oluşur. Bu muhasebe de her durumda bir yargı süreci içermez. Birçok örnekte (Latin Amerika’da ve Güney Afrika’da olduğu gibi) hakikatin tesisi ve tanınması onarma ve iyileşme sürecinin bizatihi mihenk taşı olur. Bu yolda zor deneyimler sonrası sağlıklı ve adil bir anlatının inşa edilmesi için toplumsal mutabakata dayalı hakikat komisyonları kurulur. Vicdanları yaralayan deneyimlerin tanınması, mağdurun acısının bizatihi toplumsal hafıza ve anlatıda bir karşılığının olduğunun kanıtlanması, acıların ve mağdurların haklarının teslim edilmesi için atılabilecek en önemli adımlardan biridir. Geçmişe yönelik adil bir muhasebe yaparken kamusal figürlerin ve siyasilerin geçmişte ne yaptığı, nerelerde durdukları, ne söyledikleri ve bunların hangilerinin bir hata teşkil ettiğinin açık kabulü de hakikat üzerinden adaletin tesis edilmesi yolunda en önemli adımlardan biridir. Eğer mağduru konuşup faile değinemezsek failsiz mağdurların var olduğu eksik ve seçici bir hakikatin içine sıkışıp kalırız. Suskunluk ve inkâr, ne kadar kolay olursa olsun itiraftan ve affetmekten daha büyük bir utançtır. Hata yapanların hakikati itiraf ve kabul etmesi hem toplumsal açıdan hem de bireysel açıdan arındırıcıdır. İyileşmemiz ve toplumumuzu onarmamız için bu süreçten kaçmamamız gerekiyor.

Yarının Türkiye’sini inşa edeceksek bunun en önemli yolu dünün Türkiye’sini de doğru bir çerçeveye oturtmaktan geçiyor. Seçici bir hafıza üzerinden, belli hatırlananlar ve unutulanlar üzerinden inşa edilecek her toplumsal gerçeklik çarpık, eksik ve adaletsiz kalacaktır. Toplumsal hafızanın adil inşa edilememesi halinde bazı toplumsal grupların travmaları ve hafızaları kenara itilerken bazılarınınki ön planda olacaktır. Bu seçici hafıza ise geleceğin siyasal gerçekliğinin inşası için kritik bir risk teşkil ediyor. Seçici bir toplumsal hafıza bazı toplumsal gruplara siyasal ve söylemsel olarak adil olmayan bir avantaj sağlayabilir. İnşa edilen eksik veya seçici geçmiş algısı üzerinden haksız biçimde herhangi bir grubun siyasal avantaj devşirmesi de toplumdaki adalet duygusunu yaralamakla kalmaz, aynı zamanda bazı kesimlerin diğerleri üzerinde tahakküm kurabileceği asimetrik bir siyasal zemin oluşturabilir. Hatta bundan da öte birçok aktörün geçmiş sorumluluklarından sıyrılabileceği bir fırsat yaratarak, o aktörlere hiçbir muhasebe yapmadan kendilerini adaletsiz biçimde temize çekme olanağı sağlayabilir. Hiçbir muhasebe yapma gereği duymadan yoluna devam edebilen bu kadar çok kişinin olduğunu gören bir toplumun adalet duygusu da derinden yara alacaktır. Bu açıdan bakıldığında kolektif hafıza gayet politiktir. Ve eğer adil biçimde inşa edilmezse bir hegemonya aracı olarak herhangi bir kesim tarafından sömürülmeye açıktır. Eğer toplumsal mutabakata dayalı olan, tutarlı bir kolektif hafıza inşa edilemezse, fırsatı olan kişilerin elinde bu seçici hafıza gelecekte potansiyel bir toplumsal silaha dönüşebilir, daha çok adaletsizliğin ve çatışmanın taşlarını döşeyebilir.

O zaman şunu sormak gerekiyor: Yarının Türkiye’sini neyin üzerine inşa edeceğiz? Hatırlamak mı? Unutmak mı? Altı siyasi parti liderinin birlikte oturduğu Ahlatlıbel’deki odadaki filleri görmemeyi tercih etsek de aslında birçok toplumsal kesim o filleri görebiliyor. Belki bugün için suskunluk hâkim. Çünkü pragmatik açıdan böyle bir gereklilik olduğunu düşünüyor olabilir çoğu kişi. Odadaki filler o masada ne kadar konuşuldu bilmek mümkün değil. Ancak çok taze bir hafızanın ebedi bir suskunluğa gömülmesi ne mümkün ne sağlıklı olur. Yeni bir mutabakatın inşası için bir adımın atıldığı o masada son 20 yılın hafızasına yer var mı? Mesela tren kazasında oğlu katledilmiş ve hakkını aradığı için üstüne bir de cezalandırılmış Mısra Öz’e yer var mı o masada? Veya Eskişehir’de Gezi Eylemleri sırasında sokakta iktidar destekçileri tarafından ölene kadar dövülen Ali İsmail Korkmaz’ın annesi Emel Korkmaz’a? Veya yine Gezi Eylemleri sırasında polisin ateşlemesi sonrası kafasına isabet eten gaz kapsülü sonucunda öldürülen gencecik Berkin Elvan’ın meydanlarda Başbakan tarafından yuhalatılmış annesi Gülsüm Elvan’a? Veya Gezi Eylemleri sırasında olanlar hakkında yalan söylemeyi reddettikleri için sürülen Dolmabahçe Camii müezzinine ve imamına? Veya Suruç’ta öldürülen, son fotoğraflarında dahi umutla gülümseyen gencecik insanların aileleri ve arkadaşlarına? Veya Ankara Garı’ndaki patlamada öldürülenlerin ve hatta bu da yetmeyip öldükten sonra anma törenlerinde yuhalananların sevenlerine? Veya Soma’da iş cinayetine kurban giden madencilerin ailelerine? Veya Yusuf Yerkel’in yerde tekmelediği ve “O tekme yalnızca bana değil, tüm madencilere atıldı” diyen madenci Erdal Kocabıyık’a? Veya bir bakanla konuşmak istediğinde cebine bakan tarafından para sıkıştırılan ve “Ben dilenci değilim. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda” diye feryat eden, bir süre sonra da vefat eden kanser hastası Dilek Özçelik’in sevdiklerine? Veya devletin her kademesinde “ortak” olarak görüldüğü için kolayca yer bulabilen, kanaat önderleri ve siyasiler tarafından yıllarca yere göğe koyulamayanların kalkıştığı darbe girişiminde vurulan, bombalanan yurttaşlarımızın yardım bekleyen travmatik ailelerine? Veya sahte delillerle hukuksuzca onurunun lekelenmesini kaldıramayıp ailesine bir intihar notu bırakarak bu yaşama veda eden Ali Tatar’ın ailesine? Veya kendi meclisinin bombalanmasını canlı izlemenin travmasını yaşayan ve bu darbenin nasıl yaşanabildiği hakkında cevap bekleyenlere? Veya darbe sonrası meclisi bombalayanlarla aynı havuza sokulup hukuksuzca sivil ölüme mahkûm edilen binlerce sıradan kişiye? Barış Akademisyenlerine? Veya “bombalar patladıkça oylarımız artıyor” diyenlerin bahsettiği patlamalarda yaşamlarını yitirenlerin ailelerine? Cizre’de yananların sevdiklerine? Veya Roboski’de bombalanıp arkasından da gazetelerin köşe yazılarında muhalif bir “dil” tarafından “katır” denilerek aşağılananların ailelerine? Veya Diyarbakır’da ansızın kurşunlara kurban giden Tahir Elçi’nin eşi Türkan Elçi’ye? Veya Artvin Hopa’da HES inşasına karşı eylemlerde polis tarafından gaza boğularak öldürülen Metin Lokumcu’nun eşi Gülay Lokumcu’ya? Yoksa masada yer yok mu? Peki en azından birine? Peki “ama öldü” dese insanlar? “Ben bilmem” cevabı mı alacaklar karşıdan? Veya “bir kereden bir şey olmaz” mı?

Gelecek ağır bir hafızasızlık üzerine kurulursa sürdürülebilir bir demokrasiye sahip olabilir miyiz, asıl sormamız gereken soru bu. Çünkü halının altına süpürülen her şeyin bir gün yeniden ortaya çıkma eğilimi vardır. Ayrıca hafızanın baskılanması sağlıklı bir toplum psikolojisinin inşasına ket vuracaktır. Olmuş olan şeyleri olmamış, söylenmiş olan şeyleri söylenmemiş gibi yapacağımız bir topluma razı edilmek, herkesi nevrotik hatta şizofrenik bir toplumsal özneye çevirir. Geçmişi halının altına süpürerek bir suskunluk anlaşması üzerinden devam etmek pragmatik bir seçim olabilir. Hatta belki de otoriter bir iktidara karşı ortak bir cephe üzerinden zafer elde etmek için böyle bir geçici pragmatizme ihtiyaç olduğunu düşünenler de olabilir. Tabii o zaman da farklı aktörlerin oyunbozanlık yaparak siyasi avantaj devşirmek için kimliksel travmaları deşecek söylemlerin üstüne gitmemesi gerekir bu süreçte. Lakin bu ebedi bir suskunluk anlaşması halini mi alacak yoksa hakikati tutarlı ve seçici bir hafızaya dayalı olmayan bir şekilde inşa edebilecek miyiz? Asıl kritik mesele bu. Yoksa hafızamıza sahip çıkma talebi de “ilk üç gün desteklenen” bir şey olarak mı kalacak? Yıllarca bekleyeceğiz ve o “haftaya Cuma’ya çıkacak olan görüntüler” gibi üstünden ne kadar hafta geçse de gelmeyecek mi o gün? Halının altına süpürülen her deneyim ve yaşanmışlık, bir öğrenme fırsatını kaçırmaktır ve geleceği yine bir adaletsizlik üzerine inşa etmektir aynı zamanda. Son 20 yılda yaşananlar bir daha yaşanmasın istiyorsak, toplumsal bir mutabakata vararak yarının Türkiye’sinde önümüze emin şekilde bakabilmek istiyorsak son 20 yılı unutmak gibi bir lüksümüz olamaz. Hatta bu 20 yıldan da öte, yeni bir anayasa üzerine yeni bir toplum sözleşmesi inşa edeceksek, 2002 öncesini de kapsayacak şekilde geçmiş 1980 darbe anayasası düzeninin ve rejiminin de bir noktada hesaba çekilmesi gerekir. 1980 sonrası rejiminin tümünü içerecek ve farklı toplumsal grupların deneyimlerini kapsayacak bir hakikat komisyonunun kurulması bunda önemli bir rol oynayabilir. Bu muhasebeler yapılmazsa, aynı şeyleri tekrar tekrar yaşama riskini de göze almış oluruz. Hakikatin kenarda durduğu bir uzlaşma performansı değil, hakikatin merkezde olduğu bir uzlaşma sürecine ihtiyacımız var. Bir “makul merkez” varsa bu hakikatin merkezidir. “Makul merkez” hakkında söylenen diğer şeyler ise sadece güzel ve süslü sözlerden ibarettir. Öfkenin, kutuplaşmanın, çatışmanın, adaletsizliğin, sorumsuzluğun panzehri hafızadır. Hakikat toplumu eğitir. Hatayı kabul etmek insanları olgunlaştırır ve mütevazılaştırır. Geçmişi sağlıksız inşa eden bir toplum, geleceği sağlıklı biçimde inşa edemez.

Kemal Büyükyüksel

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu