Demokrasi ve SolDünyaEkonomi ve KamuculukEmek, Dijitalleşme ve GelecekToplum ve SiyasetToplumsal AdaletYaşam Tarzı

John Rawls, Bir Sosyalist? – Çeviri: Kemal Büyükyüksel

Ed Quish’in Jacobin’de yayımlanan yazısının Türkçe çevirisidir. İzinle İVME Hareketi tarafından yayınlanmıştır.


John Rawls, yirminci yüzyılın önde gelen liberal filozoflarından biri olarak hatırlanır. Ancak yaşamının sonuna doğru, kapitalizme karşı çok eleştirel biçimde yaklaşmaya başladı.

John Rawls, yirminci yüzyılın önde gelen liberal filozoflarından biriydi. Başlıca eseri A Theory of Justice (1971), siyaset felsefesi alanını yeniden tanımlayarak siyaset, etik ve hukuk üzerine sonraki nesilleri şekillendirdi. Hayranlarının çoğu için Rawls, liberal geleneğin en iyisini temsil ediyor ve adalet teorisi, liberalizmin en insani umudunun katı bir savunmasını sunuyor: kapitalizmi kontrol altında tutarken aynı zamanda koruyan demokratik bir refah devleti.

Soldaki eleştirmenler için Rawls’un teorisi adaletsizliğin eleştirisi için çoğu zaman yetersiz görünüyordu. Rawls’un ünlü düşünce deneyinden türetilen adil toplum – “orijinal pozisyon”daki rasyonel partilerin yarattıkları toplumdaki nihai yerlerinin farkında olmadan bir sosyal sözleşme tasarladıkları – büyük ölçüde ABD’nin temel sosyal, politik ve yasal kurumlarını yansıtır. Rawls’un temel teorik yaklaşımı, mevcut düzeni, onu uzlaşıya dayalı akıl yürütmenin kaçınılmaz bir ürünü gibi göstererek – siyasi olasılıkları açıklığa kavuşturmaktan ziyade karartarak – destekleme riskini taşıyordu.

John Rawls: Suskun Sosyalist’te William A. Edmundson, filozofun en olgun ve radikal yazılarına odaklanarak Rawls’un sol bir savunmasını sunuyor. Rawls’un 2001’de yayınlanan ve Hakkaniyet Olarak Adalet: Bir Yeniden Açıklama adlı son çalışması sırasında, kapitalizmin adaletin talep ettiği siyasi eşitlik ve adil fırsatla bağdaşmadığı sonucuna varmıştı. Rawls, kapitalizmin ötesinde adaleti eşit derecede gerçekleştirebilecek iki tür rejim tasavvur etti: “liberal demokratik sosyalizm” ve “mülkiyet sahibi demokrasi” dediği şey. Edmundson, Rawls’un iddia ettiği tarafsızlığının yanıltıcı olduğunu ve olgun teorisinin sistematik olarak sosyalizmi desteklediğini savunuyor. Yürütmeyi reddettiği sosyalist bir argümanın temellerini sağlamak Rawls’u “suskun bir sosyalist” yapar.

Edmundson ne sosyalizmi desteklerken ne de Rawls’a övgüde bulunurken o kadar suskun değil. Kendi demokratik-sosyalist siyaset anlayışını, Rawls’un liberal demokrasi teorisinin parametreleri içine doğrudan doğruya yerleştiriyor ve şu iddiada bulunuyor: “Rawls’ın teorisi, adaletle yeterince ilgilenen ve onu anlamak ve tesis etmek isteyen insanların iletişim kurabileceği ortak bir dil yaratır.”

Edmundson, Soldaki çağdaş tartışmalarda bir yeri hak eden bir “sosyalist anayasacılık” için güçlü bir iddiada bulunuyor. Yine de Rawls’ın suskunluğu, Edmundson’un kabul ettiğinden daha fazlasını söylüyor – ve Rawls’un sosyalist siyaset için siyaset felsefesi anlayışının sınırlarını vurguluyor.

Hakkaniyet Olarak Adalet

Rawls, A Theory of Justice’de herhangi bir acil siyasi tartışmayı çözmeyi amaçlamadı. Hırsları daha derindi. Temel ahlaki sezgilere olduğu kadar rasyonel kişisel çıkarlara da hitap eden bir adalet teorisi geliştirerek, ahlaki teorinin, ayrıştırıcı çatışmaları üzerinde anlaşmaya varılan ilkeler bağlamında kamu içerisine yerleşebilecek bir “adalet duygusuna” katkıda bulunabileceğini umuyordu. “Adalet”in ne anlama geldiği konusunda anlaşabilseydik, siyaset ve ekonomi konusundaki çelişkili görüşlerimiz en azından ortak paydada buluşabilirdi.

Rawls (“hakkaniyet olarak adalet” olarak adlandırdığı) teorisini faydacılıkla (toplumun “en fazla sayıda insan için en büyük iyiliği” güvence altına alması gerektiği görüşü) karşılaştırarak açıkladı. Faydacılığın, bir haklar teorisi ve bir kamu yararı hesabı için yetersiz olduğu sonucuna vardı. Faydacılıkta, temel hak ve özgürlüklerin yerini almak için her zaman daha büyük iyiliğe başvurulabilir ancak  ortalama faydayı en üst düzeye çıkarmak, fayda toplamda artsa bile, en az avantajlı olanlara borçlu olunan şey hakkında hiçbir şey söyleyemez.

Bu kaygılar, Rawls’un adalet teorisinin iki ilkesini oluşturmasına katkıda bulundu:

1) Her kişi, herkes için benzer bir özgürlük sistemiyle uyumlu en kapsamlı eşit temel özgürlükler sisteminde eşit hakka sahip olacaktır.

2) Sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin her ikisi de (a) en az avantajlının en büyük yararına olacak şekilde düzenlenmelidir. . . ve (b) adil fırsat eşitliği koşulları altında herkese açık olan pozisyon ve görevlerin sunulabilmesine göre düzenlenmelidir.

Birinci ilke tarafından korunan temel özgürlükler arasında oy kullanma ve kamu görevinde bulunma hakkı; konuşma, toplanma ve vicdan özgürlüğü; keyfi tutuklama ve el koymaya karşı koruma; ve “(kişisel) mülkiyete sahip olma hakkı” bulunuyordu. İkincisi, bu haklar garanti altına alındıktan sonra bu hakların denetimli dağıtımını ele alıyordu. Ve hiçbir vatandaşın temel ihtiyaçlarını tatmin etmeyen bir düzenlemeden yararlandığı söylenemeyeceği için birçoğu bunun garantili asgari sosyal haklara işaret ettiğini iddia ediyor.

Rawls, çekişmeli tartışmaları çözmek yerine rehberlik etmek istediği için, teorisi sosyalizme kapıyı açık bıraktı. Liberal-demokratik kurumlara sahip bir tür “piyasa sosyalizmi”nin “hakkaniyet olarak adaleti” (tek partili, Sovyet tarzı bir sistemin aksine) gerçekleştirebileceğini düşünüyordu.

Yine de temel ilkeleri zımnen kapitalizmi destekliyor gibiydi. Rawls, birinci ilkeyi ikincisinden önce tutarak, “kişisel” mülkiyet hakkını dağıtım taleplerinin üzerine yerleştirdi. Bu önceliğin zenginlik ve fırsatların eşitlikçi bir dağılımıyla uyumlu olduğunu savunurken, toplumsal sözleşmenin temelini ortak iyinin değil bireysel hakların oluşturması gerektiği konusunda açıktı. Ve sosyalist ortak bolluk umudundan ziyade, ikinci ilkesi, ekonomik büyüme imajını “tüm tekneleri kaldıran yükselen dalga” olarak tahayyül etti ve eşitsizliklerin en az avantajlı olanların beklentilerini iyileştirdiği takdirde meşru olduğunu ima etti.

Rawls, teorisinin olası ekonomik sonuçlarını tartışırken, bunun “sermayenin ve doğal kaynakların özel mülkiyetine izin veren düzgün bir şekilde organize edilmiş demokratik bir devlete” nasıl uygulanacağını tartışmak için daha fazla zaman harcadı. Kapitalizm, vergiler, transferler ve kamu malları fırsat eşitliğini sürdürürse ve siyasi demokrasiyi desteklerse adil olabilir varsayımından hareket ediyordu.

“Hakkaniyet olarak adalet” sosyalizmle flört etmiş olabilir, ancak birçok kişinin onu neden refah devleti kapitalizminin bir savunması olarak gördüğünü anlamak zor değildi.

Kapitalizmi Yeniden Düşünmek

Rawls, Sivil Haklar Hareketi’nin yasama başarılarından sonra ve savaş sonrası patlamanın sonlarına doğru A Theory of Justice’i yazdığında, liberal demokrasinin temelde adil, eşitlikçi bir yolda ilerlediğinden umutluydu. Ancak 1990’ların ortalarında liberal demokrasinin düşüşte olduğundan endişeleniyordu. Edmundson, Rawls’ın eski öğrencilerinden biri olan filozof Joshua Cohen’den alıntı yapıyor: “[Rawls’ın] umudu dünya tarafından sarsıldı. Duyguları soğudu.”

Diğer liberaller tarihin sonunu kutlarken, Rawls seçimlerin özel finansmanının organize servetin siyasi sürece hâkim olmasına nasıl izin verdiğinden rahatsızdı. Siyasi özgürlükler – seçilme hakkı, ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı ve adil seçimlerde oy kullanma hakkı gibi – resmi olarak herkese verilebilir, ancak zenginliğin gücü, siyasi sonuçları belirlemede sıradan insanların gücünün yerini alırsa, bu haklar tüm vatandaşlar için “adil değere” sahip değildir. Edmundson’un anlatımına göre, tüm yurttaşların siyasi özgürlükleri için adil değer sağlama zorunluluğu, onu sosyalizme doğru iten temel meseleydi.

Yeniden Açıklama’da Rawls, şimdi onun “merkezi örgütlenme fikri” olarak adlandırıldığı genel teorisinin uzun süredir devam eden bir yönünü vurguladı: adil bir sosyal iş birliği sistemi olarak toplum kavramı. Milton Friedman toplumu, “herkesin büyük ikramiye kazanma beklentisiyle girmeyi kabul ettiği bir oyun veya piyangoya benzer” olarak görürken, Rawls, toplumu, herkese fayda sağlaması gereken ortak bir çaba olarak gördü. Rawls’a göre, sosyal iş birliği tüm vatandaşların adil bir etki gücü şansına sahip olduğu demokratik bir devlet tarafından desteklenen adil bir yasal düzen ile birlikte çalışır. Ancak siyasi sisteme zenginler hükmediyorsa, sonuç, halk egemenliğinden ziyade sınıf egemenliği olur – kurallara göre işbirliği yerine emirlere boyun eğmeğe dönüşür.

Birkaç on yıl önce Rawls, refah devleti kapitalizminin, adil toplum idealine yaklaşabileceğini düşünmüştü. Reagan Devrimi’nin verdiği zarardan sonra, bunu başaramayacağı sonucuna vardı.

Rawls, olgun yazılarında, refah devleti kapitalizminin temel kusurunun “küçük bir sınıfın üretim araçları üzerinde neredeyse tekele sahip olmasına izin vermesi” olduğunu savundu. Bu tür bir kontrol, azınlığın “yalnızca siyasette değil, ekonominin tamamında egemen konumlarını sağlayan bir hukuk ve mülkiyet sistemini yürürlüğe koymasına” olanak tanır. Refah devleti kapitalizminin yeniden dağıtım taahhüdü, fırsat eşitliği için “biraz endişe duyan bir sistem” anlamına gelse de, demokrasiyi aşındıran güç yoğunlaşmalarına izin vermesi, yalnızca siyasi özgürlüğü korumada başarısız olduğu anlamına gelmez: “siyasi özgürlüklerin adil değerini reddettiği” anlamına da gelir.

Edmundson, bundan dolayı kariyerinin sonunda Rawls’un bir sosyalist olduğunu öne sürüyor.

“Liberal Demokratik Sosyalizm” ve “Mülkiyet Sahibi Demokrasi”

Rawls hala belirsizliğe yer bırakıyor. Yeniden Açıklama’da hem “liberal demokratik sosyalizm”in hem de “mülkiyet sahibi demokrasinin” adaleti gerçekleştirebileceğini yazdı. Edmundson’un kitabının çoğu, Rawls’un bu iki rejim arasındaki tercihinin nasıl daha net olarak değerlendirilebileceğini açıklığa kavuşturmak etrafında dönüyor.

Aralarındaki temel ayrım, anayasalarının ne tür sahipliklere izin vereceğine odaklanır (önemli benzerlikleri paylaştığı için çok özel bir ayrım). Her iki durumda da amaç, siyasi hakların adil değerini ve fırsat eşitliğini güvence altına almaktır – ekonomik gücü siyasi hakimiyete dönüştüren hiçbir ayrıcalıklı sınıfın ortaya çıkmasına izin verilemez. Her ikisi de siyasi hakları ve hukukun üstünlüğünü korur, sağlam bir kamusal alanı teşvik eder ve adil seçimleri sağlar.

Sosyalist durumda, ana üretim araçlarının kamu mülkiyeti, anayasal bir hak meselesi olarak, tüm yurttaşların toplumun iş birliği yapan üyeleri olmak için ihtiyaç duydukları varlıkların ortak sahibi olmalarını garanti eder. Edmundson’un anlatımına göre, bu araçlar bankacılık ve finans, ulaşım, iletişim, sigorta ve bazı büyük endüstrileri içerecektir (ancak kategorinin net sınırlarını belirsiz bırakmaktadır). Edmundson şöyle yazıyor: “Ana fikir şudur: üretim araçları, herkesin ortaklaşa sahip olmadığı zaman, sahip olanlar ve olmayanlar ve rant toplayanlar ile ödemesi gerekenler arasındaki egemenlik ve tabiiyet ilişkilerine kendilerini ödünç verdiği bilinen sermaye varlıklarıdır.” Liberal sosyalist bir rejimin “üst kademedeki kuralları” altında ne olduğu daha az nettir. Ama hem Rawls hem de Edmundson çalışanların kolektif biçimde sahip olduğu firmalar arasında bir piyasa rekabetini öneriyor gibi duruyorlar.

Peki ya “mülkiyet sahibi demokrasi”? Rawls’un görüşüne göre, mülk sahibi bir demokraside işçi mülkiyetindeki firmalar ve kamu mülkiyeti de mümkündür, ancak sosyalizmden farklı olarak, üretim araçlarının özel mülkiyetine “izin verilir”. Yine de Rawls, mülk sahibi demokrasiyi kapitalizme bir alternatif olarak görüyor – kapitalizm özel mülkiyete “dayanırken”, mülk sahibi demokrasi, büyük sermayenin özel mülkiyetine yalnızca, geniş çapta dağıtılabildiğinde “izin verir”. Kapsamlı kamu mülkiyeti ve metasızlaştırmanın tersine, mülk sahibi demokrasi, “çeşitli türde eğitim ve öğretimi”, “herkes için sağlanan temel bir sağlık hizmeti düzeyini”, nesiller içinde ve arasında eşitsizliği sınırlamak için vergilendirmenin kullanımını ve “üretim varlıklarının yaygın mülkiyetini” sağlayan tekel karşıtı hükümler içerir.

Rawls, mülk sahibi bir demokraside sosyalist unsurları veya demokratik sosyalizmdeki özel mülkiyeti dışlamadığı için, Edmundson, ayrımı çok ince bir noktaya getirmemiz gerektiğini savunuyor: bu, ana üretim araçlarının her zaman özel mülkiyete aday olup olamayacağını veya üretim araçlarının özelleştirilmesini anayasal olarak yasaklamamız gerekip gerekmediği sorusudur. Sosyalist seçenek, demokrasinin, herkesin toplumun işbirliği yapan bir üyesi olması için ihtiyaç duyduğu temel varlıklara sahip olan ve bunlardan rant alan özel vatandaşlarla bağdaşmadığını kabul edecektir.

Bu ayrım Edmundson’un argümanı için yararlıdır ve onun kamu mülkiyetini tercih etmek için güçlü Rawlsçı nedenleri keşfetmesine izin verir: Temel üretim araçlarının ortak mülkiyeti, dayanışmayı ifade eder ve istikrarı, örneğin her birimizin payına düşen yeterli özel mülk sahibi olup olmadığımız konusundaki anlaşmazlıklardan daha iyi teşvik edebilir. Ancak bu seçenekleri farklı anayasal “rejimler” olarak sınıflandırarak Edmundson, önemli pratik tartışmaları daha yüksek hukuk alanına aktarır. Onun yüksek hukuka odaklanması, yalnızca “rejimin tepelerinin” altında neler olduğuna dair zorlu soruları bir kenara itmeye sebep olmakla kalmıyor, aynı zamanda sosyalizmi pratik bir mücadele alanından ziyade anayasal bir tartışma konusu yapma riskini de beraberinde getiriyor.

Demokratik sosyalizm ile mülk sahibi demokrasi arasındaki seçimin ortaya çıkardığı soruları ele almak, anayasal teoriden ziyade Rawls’un sıklıkla “siyaset sosyolojisi” dediği şeyi gerektiriyor gibi görünüyor: Piyasalar ne zaman adalet ve demokrasi adına evcilleştirilebilir, ne zaman yerinden edilmeye ihtiyaç duyulur? Liberal demokrasinin sınıf egemenliğine yönelik eğilimini alt üst etmek için kolektif, popüler kontrol altına almamız gereken varlıklar nelerdir? Ve belki de en önemlisi, ne tür politik stratejiler ve kolektif eylem, radikal toplumsal değişime yol açabilir?

Anayasal Engeller

Edmundson, bir siyasi mücadele alanı olarak Anayasa’ya odaklanmak konusunda haklıdır, ancak Anayasa üzerindeki tartışmayı doğru stratejik parametrelere yerleştiremeyebiliyor olabilir.

Birleşik Devletler Anayasası altında, kapitalistlerin haklarının korunması, işçilerin demokratik haklarını kısıtlıyor ve eşit özgürlüğü engelliyor. Üretim araçları (çoğunlukla) anayasal olarak özel varlıklar olarak korunmaktadır ve herhangi bir kamulaştırma, özel mülk sahipleri için tazminat talep edecek ve onları anında güçlü alacaklılar haline getirecek olan “alma şartı”na tabidir. Son olarak, Yüksek Mahkeme’nin kampanya finansmanı içtihatları, Rawls’un anladığı anlamda demokratik özgürlüklerin adil değerini güvence altına almayı yasa dışı kılıyor, çünkü kampanya harcamalarının sınırları ifade özgürlüğüne yönelik potansiyel tehditler olarak kabul ediliyor ve yargı denetimine tabi.

Anayasanın dışında bile, kapitalistlerin işçiler üzerindeki haklarını korumak hem olağan hem de olağanüstü siyasi anlarda sorgulanmayan bir siyasi kusurdur. Öne çıkan bir örnek vermek gerekirse, finansal kriz, finansı demokratik olarak hesap verebilir bir kamu gücünün bir yönü haline getirerek “başarısızlık için çok büyük”ü (too big to fail) sona erdirerek, büyük finansal kurumları kamu alanına sokma fırsatı yarattı. Yine de Barack Obama, “Bu ülkenin temel yatırım ihtiyaçlarını karşılayan güçlü bir özel sermaye anlayışını korumak istiyoruz” diyerek demokrasi yerine kapitalizmi seçti. Edmundson’un belirttiği gibi, “bundan daha fazlasıdır: Kapitalist bir sistemde, bu “güçlü duygu”nun kökleri yalnızca amaca uygunluğa değil, özel kapitalistin temel, tartışmaya açık görülmeyen bireysel haklarına ilişkin bir anlayışa dayanır.”

Demokratik olmayan bir anayasaya karşı nasıl mücadele etmeliyiz? Edmundson’un “üretim araçlarını anayasal olarak sağlamlaştırma” çağrısı ancak dönüştürücü toplumsal değişimin hemen ardından gelebilir. Edmundson, siyasi irade sorununa tamamen kör olsa da dramatik bir anayasal reform programının nasıl yasalaştırılabileceğine çok az ilgi gösteriyor.

Yine, kolektif eylemin ve politik stratejinin Rawls’un teorisinin ve Edmundson’un onu yeniden ifade etmesinin kapsamı dışında olduğunu söyleyebiliriz. Siyaset felsefesi, anayasal kanunların daha üst düzey tartışmalarında bulunur ve diğerleri hedeflere ulaşılacak araçlarla ilgili sorular üzerinde çalışır. Ancak bir mal değiş tokuş biçimi olarak piyasanın kapsamı ve anlamı gibi, kolektif eylemi güçlendirmeye ilişkin sorular da sosyalist felsefenin merkezinde olmalıdır. En kötü durumda, Rawls ve Edmundson’un desteklediği anayasacı odak, kolektif araçları amaçlardan ayırma, siyasi eylemi belirli ve sınırlı türdeki aktörlere: avukatların, entelektüellerin ve politikacılarınkilere tabi kılma riskini taşır.

Bu araçlar doğası gereği sakıncalı değildir ve herhangi bir gerçek sosyalist ilerleme için gerekli olabilir. Ancak sosyalist siyaset felsefesinin kalbi, işçileri ve ezilenleri güçlendirmek olmalıdır. Bunun için sosyalizmin hukukçularından çok halk kürsüsüne ihtiyacı vardır.

Rawls’ın Suskunluğu

Rawls gerçekten bir sosyalistse, neden bu kadar suskundu?

Edmundson’un en ikna edici yanıtı Rawls’un çoğulculuk anlayışından kaynaklanmaktadır. Rawls, adalet teorisinin, farklı insanların farklı ahlaki dünya görüşlerine sahip olma eğilimi olarak anladığı ve çeşitli, modern toplumların temel bir gerçeği olarak gördüğü sosyal çoğulculuğu müzakere etmeye yardımcı olabileceğini umuyordu. Pek çok sosyalist için sosyalizm sadece adil bir anayasal rejimin teorisi değil, Rawls’un “kapsamlı bir doktrin” dediği şeydi: toplumsal ilerlemenin ahlaki bir vizyonu – insanlığın ayağa kalkışı ve ileriyi doğru yürüyüşü.

Rawls’un bu tür sosyalizmle arası hiçbir zaman rahat olmadı, çünkü devletin gücünü çoğulcu bir topluma her zaman zorla dayatılabilecek bir sivil dinle birleştirme riskini taşıdığını düşünüyordu. Rawls’a göre, makul herhangi bir sosyalizm, liberal geleneğin dini çoğulculukla nasıl müzakere ettiğinden öğrenmek ve devlet ile ideoloji arasındaki bu tür bir bağlantıdan kararlı bir şekilde kaçınmak zorundadır.

Yine de Rawls’un suskunluğu muhtemelen Hegel’den öğrendiği farklı bir dersten kaynaklanmaktadır. Yeniden Açıklama’da Rawls, felsefenin amaçlarından birinin bizi dünyamızla uzlaştırmak olduğunu iddia etti – Hegel’in ifadesiyle, “Dünyaya rasyonel olarak baktığımızda, dünya rasyonel olarak bize geri bakar.” Rawls’a göre bu, yalnızca kurumlarımızın rasyonel olarak nasıl geliştiğini kabul etmek anlamına gelmiyor, aynı zamanda bizi “toplumsal dünyamızı yalnızca ona boyun eğmekle kalmayıp olumlu bir şekilde kabul etmeye ve onaylamaya” da teşvik etmelidir. Aynı ifade, Marx’ın ütopik sosyalizm eleştirisine de ilham verdi. Dünyayı değiştirmek için soyut olarak daha iyi bir gelecek hayal edemeyiz, toplumumuzdaki çelişkilerin nasıl özgürleşme fırsatları yarattığını kavramamız gerekir.

Dünyayı bulduğumuz gibi kabul etmek, eylemin bir ön koşuludur, ancak bunu onaylamak, çoğumuzun yarattığımız bolluğu paylaşmadığı bir dünyanın yarattığı adaletsizlik deneyimlerini köreltir. Rawls’un suskunluğu aşırı derecede “kapsamlı bir doktrin” biçimindeki ideolojinin hakimiyetini engelliyorsa da onun başka bir biçimde var olabilmesini sağlıyor: kendi seküler rahiplerimizin ideolojileri olarak.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu