Dünya

Putin’in Ukrayna Savaşının Tarihsel Arkaplanı – Çeviri: Ali Mert Samen

Anatol Lieven’in Jacobin’de yayımlanan röportajının Türkçe çevirisidir. İzinle İVME Hareketi tarafından yayınlanmıştır.

Vladimir Putin’in Ukrayna’ya açtığı savaş, insanı dehşete düşüren ve haksız bir eylem. NATO’nun genişleme politikası ise bu eylemi daha olanaklı hale getirdi. Bu önermelerin ikisi de doğrudur.

80’ler ve 90’lar boyunca Anatol Lieven Financial Times ve İngiliz Times gazetesi için Sovyetler Birliği, Çeçenistan ve güney Kafkasya’yı inceledi. 2000’lerden itibaren Washington’da çeşitli düşünce kuruluşlarında çalıştı. Şu an Quincy Institute for Responsible Statecraft’ta uzman araştırmacı olarak çalışıyor. Son kitabı İklim Değişikliği ve Ulus Devlet dahil yedi kitabın yazarı. 

Ayın başında Doug Henwood, Lieven’la Rusya’nın Ukrayna işgali ve Soğuk Savaş sonrası NATO genişlemesi üzerine konuştu. Röportajın aslı 3 Mart’ta yayınlandı. Henwood röportajı yazı diline uygun gelecek şekilde düzenledi (Henwood’un not ve yorumlarını köşeli parantez içinde bulabilirsiniz). Metnin tamamını aşağıda yayımlıyoruz. 

İlk soruya ilişkin bir arka plan bilgisi verelim. Sovyetler Birliği’ni çevreleme politikasının mimarlarından biri olan George Kennan, Şubat 1997’de New York Times’da yayımlanan yazısında şöyle söylüyor:

“NATO’yu genişletmek Soğuk Savaş sonrası Amerikan siyaseti için vahim bir hata olur. Böyle bir karar; Rus kamuoyunda milliyetçi, Batı karşıtı ve militarist eğilimleri güçlendirebilir, Rus demokrasisinin gelişimini olumsuz yönde etkileyebilir, Doğu-Batı ilişkilerinde Soğuk Savaş atmosferini yeniden canlandırabilir ve Rus dış politikasını bizim için nahoş sapaklara sevk edebilir. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle önümüze çıkan ümit verici imkanları bir yana bırakıp öngörülmesi imkansız, hayali ve şüpheli bir askeri çatışmada kimin kiminle, ve dolayısıyla, kime karşı ittifak yapacağı sorusunu niçin tekrar Doğu-Batı ilişkilerinin merkezine oturtalım?”

Genelde sersemliklerine alışkın olduğumuz Thomas Friedman bu sefer faydalı bir işe imza atarak Mayıs 1998’de mesele üzerine fikirlerini almak üzere Kennan’la tekrar görüştü. Kennan bu görüşmede, “Kanımca yeni bir Soğuk Savaş’ın başlangıç noktasındayız. Rusların zaman içinde çok olumsuz bir tepki vereceğini düşünüyorum…çok trajik bir hata yapıldı.” diye belirtiyor.

Doug Henwood: Bu savaş korkunç bir vahşetle sürmeye davam ediyor ve tanıdığım herkes bu konuda son derece kötü hissediyor. Ama savaş birdenbire ortaya çıkan bir gelişme değil. George Kennan’ın 25 yıl önce dile getirdiği endişelerin büyük ölçüde gerçekleştiğini görüyoruz. 

Anatol Lieven: Kesinlikle. NATO genişlemesi meselesinin ilk kez gündeme geldiği 90’ların ortasından itibaren Rus yetkililer, entelektüeller, çevreleme politikasının mimarı George Kennan gibi önde gelen Batılı uzmanlar ve daha sınırlı bir ölçüde ben, günün birinde NATO’nun Ukrayna ve Gürcistan’a genişlediği takdirde bunun en iyi ihtimalle derin bir anlaşmazlık doğuracağını, en kötü ihtimalleyse bir savaşa neden olacağını söylüyorduk. [Boris] Yeltsin yönetimi bu konuda uyarılarını dile getiriyordu—bu yalnızca [Vladimir] Putin meselesi değil. Savaş öncesinde de neredeyse üç ay boyunca Rus hükümeti kırmızı çizgi olarak gördüğü konularda Batı’dan beklediği tavizleri almadığı takdirde savaş tehlikesinin kapıda olduğunu açıkça belirtiyordu.

Rus hükümeti Ukrayna işgaliyle birlikte uluslararası hukuka göre çok ağır bir suç işledi. Çok da büyük bir hata yaptı. Ancak belirttiğiniz üzere uluslararası ilişkiler açısından baktığımızda bazı gerçeklikleri da hesaba katmak durumundayız. Bu gerçeklik ise Rusya’nın, Ukrayna’yı düşman bir Batı ittifakının daima dışında tutmayı ulusal güvenliği için hayati bir gereklilik olarak görmesidir.

DH: Batılı güçler ve ABD, Ukrayna siyasetinin yönlendirilmesinden ne ölçüde sorumludur? Ruslar bu konuda endişelenmekte haklılar mı, yoksa bu bir aşırı tepki mi?

AL: ABD’de gülünç bir şekilde sivil toplum örgütü diye anılmalarına rağmen Kongre tarafından fonlanan National Endowment for Democracy [NED] gibi kuruluşların 2014’te Ukrayna muhalefetine sağladığı maddi kaynaklar biliniyor. Bu durum Batının, dönemin seçilmiş Başkanı [Victor] Yanukoviç yönetimindeki hükümeti devirme niyetinde olduğunu gösteriyor. [NED Ukrayna’ya sağladığı ödeneklerin kayıtlarına ilişkin verileri sitesinden kaldırsa da arşivlere buradan erişmek mümkün.]

Bir de Victoria Nuland’ın sızan telefon görüşmesi kaydı var ki bu da Obama yönetiminin sonraki Ukrayna hükümetinin şekillenmesinde oynadığı rolü ortaya koyuyor. [Bu telefon görüşmesinin Sex Pistols şarkısı eşliğindeki kaydına buradan erişim mümkün. Görüşmenin yazılı zaptını içeren, taraflı BBC yorumları eşliğindeki habere de buradan erişilebilir. Görüşmede Nuland, Obama yönetiminin demirbaş ‘neocon’larından ABD’nin Ukrayna büyükelçisi Geoffrey Pyatt ile birlikte Yanukoviç’in yerine geçecek Ukrayna hükümetinin kabinesini planlıyor. Nuland’ın ölçüsüzce sarf ettiği “AB’nin canı cehenneme” sözlerinin sebep olduğu skandal, görüşmenin içeriğinden daha çok öne çıktı.”

O zamandan bu yana Ukrayna siyasetinin yönlendirilmesi pek de el atından yürütülen bir mesele değildi. Batı Ukrayna’ya yardım etti, gelecekteki belirsiz bir üyelik ihtimali dışında esasen hiçbir şey hiçbir şey teklif etmediği Ukrayna’nın Batı ittifakına katılması yönündeki çabalarını ciddi düzeyde teşvik etti. Batı, Ukrayna elitinin önemli bir bölümünü fonladı, eğitti ve destekledi; dolayısıyla Ukrayna siyasetini gizli bir şekilde yönlendirdiğini söylemek mümkün değil. Bu, açıktan yürütülen bir yönlendirme. Bunu Ukrayna’nın serbest piyasa demokrasi doğrultusunda gelişim göstermesi biçiminde tanımlamak da mümkün, ki bu da oldukça doğrudur; ancak temelde bu, çok açık biçimde Ukrayna’yı bir Batı müttefiki haline getirme girişimiydi. Eğer ki Batı, aslında gerçekleştirmeyi düşünmediği NATO üyeliği ihtimalini gündeme getirmeyip, başka yerlerde yaptığı gibi Ukrayna demokrasisini ve ekonomik reformları destekleme yolunu seçseydi, yani ilkine hiç girmeden sadece buna odaklansaydı, belki de bu felaketi önleyebilecektik.

DH: Prospect’te yayınlanan röportajınızda hiçbir noktada Ukrayna’yı savunmaya dair en ufak bir niyetimiz yoktu diye belirtiyorsunuz. Bu hiç dile getirildi mi? Ukraynalılar bunu anladı mı? Duymadılar mı? Bu onlara söylenmedi mi?

AL: Bence bir şekilde bunu anlamış olmalılar, en azından makul Ukraynalılar anladı. Zira neticede 2008’de Gürcistan’da da aynı şeyi yapmıştık. Orada da yarım ağız dile getirilen bir NATO üyeliği vaadi söz konusuydu, ancak bu Rusya’yla bir savaşa neden olduğunda—ki esasen savaşa Gürcistan’ın Güney Osetya’daki Ruslara saldırması buna sebep olmuştur— Amerika Gürcistan’ın yardımına koşmadı. Batı 2014’te Ukrayna’nın da yardımına koşmadı.

Ancak bazı sorunlar var. 90’lardan bu yana NATO ve Avrupa Birliği üyeliğini Avrupa’ya ait olmakla eşanlamlı hale getirdik ve bu iki sorunu beraberinde getiriyor. Öncelikle Doğu Avrupa’daki demokratik reform savunucularının AB ve NATO’nun dışında kalmalarını olanaksızlaştırıyor, çünkü katılmadıkları takdirde kendilerine ikinci sınıf Avrupalı ya da gayri-Avrupalı damgası vurmuş oluyorlar. Serbest piyasa demokrasileri olan Finlandiya ve Avusturya’ya bakıldığında aslında pekala mümkün görünen ittifaka dahil olmama seçeneğini, siyaseten, duygusal olarak ve ahlaken ortadan kaldırdık.

İkincisi ise Avrupa’yı bu biçimde tanımlayarak ve NATO’nun Avrupa’yı özgür vatanı olarak gören retoriği doğrultusunda, Ruslara açıkça “Avrupalı değilsiniz, gidin, sizi Avrupa’nın bir parçası olarak görmüyor ve Avrupa meseleleri hakkında sizin görüşlerinizi almıyoruz” demiş oluyoruz. Bu da tahmin edilebileceği gibi Ruslar için büyük bir hakaret. Putin şöyle dursun, herhangi bir Rus hükümetinin buna uyum sağlamasına imkan yok.

Putin’in Hedefleri

DH: Putin’in hedefleri neler? Ukrayna’nın kurgusal bir devlet olduğuna, ya da diğer milletlerden daha kurgusal olduğuna gerçekten inanıp inanmadığına dair ne biliyoruz? Sadece bir tampon bölge yaratmak mı istiyor, yoksa tamamen ilhak etmek mi? Nihai sonuç nedir?

AL: Bilemiyorum. Rus müesses nizamının dış çeperi olarak tanımlayabileceğiniz isimlerle epey görüşüp konuşuyorum. Şaşırtıcı olan ise onlar da birçok boyutuyla bu işgale hazırlıksız yakalanmış görünüyor. Ve de hepsi Putin’in çevresinde gerek Rus hükümetinden gerekse Rusya’daki karar alıcı mercilerden danıştığı ve sözüne kulak verdiği kişilerin sayısının iki elin parmağını geçmeyecek kadar azaldığını söylüyor. Gerçekten çok çok dar bir çevre.

DH: O koskocaman masadaki fotoğrafları aslında bize bir şeyler söylüyor, öyle değil mi?

AL:  Evet, birçok kişinin de söylediği gibi COVID bu durumu daha da kötüleştirdi. Vietnam Savaşı öncesinde ABD yönetimlerinde görüldüğü gibi, hatta belki daha da fazla, Putin giderek doğru ve nesnel bilgiyle bağını kopardı. Putin ve yakın çevresi Ukrayna’ya bir kukla hükümet yerleştirebileceklerine inanacak kadar aklını yitirdiyse bile, bununla kalmayıp bir de kör değillerse, savaşın başından beri Ukrayna direnişinin ortaya koyduğu mukavemetin ve Ukrayna halkının gösterdiği birlik duygusunun kukla bir hükümete asla izin vermeyeceğini görmüş olmaları gerekir. Buradaki durum, Soğuk Savaş döneminde Sovyet hakimiyetinin devamını sağlayan Komünist Parti yapılarının mevcut olduğu Çekoslovakya ve Macaristan gibi değil. 

Yapıp yapabileceğiniz ancak mümkün olabilecek en grotesk, akıl almaz ve aleni bir şekilde kukla niteliğinde bir Kiev yönetimi yerleştirmek olurdu. Putin’in arzusu buysa, böylesi bir yönetimde meşruiyetten eser yok. Devleti istikrarlı biçimde yönetebilme kapasitesinden bütünüyle yoksun olurdu. Sürekli eylemler ve direnişle karşılaşır, bunu da en acımasız yollara başvurarak bastırması gerekirdi. Ve de durumu kontrol altında tutmak için Rus ordusunun devamlı mevcudiyetine ihtiyaç duyulurdu, aynı Afganistan’da Sovyetler Birliği ve Amerika’nın ihtiyaç duyduğu gibi.

Savaş bazı şeylerin netlik kazanmasını sağladı. Bunlardan biri, her ne kadar sert ekonomik yaptırımlar uygulasa da, NATO’nun Ukrayna için savaşmayacağının açıklık kazanmasıdır. Bu da Ukrayna’nın NATO üyeliğine ilişkin önerilerin altının boş olduğunu gösteriyor. Ukrayna da bundan vazgeçip bir tarafsızlık anlaşması imzalama yolunu seçebilir. Öte yandan, eğer Rusya’nın planı Ukrayna’da bir kukla hükümet yerleştirmekse bunun da tamamen suya düştüğünü düşünüyorum.

DH : Bu daha ne kadar sürebilir?

Durum biraz o dönem bir İngiliz gazeteci olarak haberlerini aktardığım 1994-1996’daki Çeçenistan’a benzerlik göstermeye başladı, hatta bir ölçüde Amerika’nın Irak işgaline. Rus ordusu bir bütün olarak bu işgalin ne ölçüde arkasındaydı bilemiyorum. Generallerin önemli bir kısmına danışılmadığına dair söylentiler var ve bazıları gerçekten televizyonda oldukça memnuniyetsiz görüyor. Ne var ki ordu savaştayken, özellikle de Rusya için bu kadar önemli bir savaştayken, hepsi bu savaşı kazanmak ister. Elbette Putin de sınırlı da olsa bir başarı elde ettiği görünümü vermeden Ukrayna’dan çekilemez. Bunu yapamazsa bu bence bu onun sonu olur. Bence kendisine karşı rejim içinden bir tür darbe gerçekleşebilir.

Öyleyse, neticede bir biçimde başarılı olduklarını iddia edebilecekleri bir barış anlaşması ihtimali belirmedikçe sivil zayiata ve yıkıma rağmen savaşa devam etmekten başka bir çareleri olmadığını düşüneceklerine dair içimde kötü bir his var. Bana kalırsa hepimiz şimdi müzakere edilecek bir çözüme ulaşmayı hedeflemeliyiz; öyle ki on, yirmi yıl sonra da bugünküyle aynı çözümde uzlaşmak durumunda kalabiliriz. Elbette bu durumda aradaki fark on binlerce, yüz binlerce Ukraynalının hayatını kaybetmesi olacak.

DH: Peki nükleer tehditler hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben açıkçası hiç değilse rasyonel gibi görünen Sovyet yönetimlerine özlem duyuyorum. Putin, bu tehditleri ciddiye almayı gerektirecek kadar ipini kopardı mı?

AL: Hayır öyle olduğunu sanmıyorum. İnsanların nükleer savaştan korktuğunu pekala o da biliyor. Rasyonel bir dünyada doğrusu böylesi ancak bir çılgınlık olurdu ancak rasyonel bir dünyada yaşamıyoruz. Mevcut dünyada bu, Rusya’nın Batıyı ürkütmek için sallandırdığı bariz bir silah. Ancak bu, bir nükleer saldırı başlatacağı anlamına gelmiyor. Bunu elbette biz de yapmayacağız.

Daha ziyade endişem; süreğen bir gerilim durumuna geçip Rus sınırında bir gerilla savaşına girişirsek ve bununla birlikte Batı, Rusya’ya karşı gelişecek terörizme Polonya üzerinden destek verirse, 1948 Berlin ablukasından bu yana Avrupa’da, Batı ve Moskova arasında görülmemiş ölçekte bir gerilim ve çatışma potansiyeliyle karşılaşabiliriz. 

Her iki tarafta da korku yaratacak o yüksek gerilim şartlarında her zaman felaketlere neden olabilecek kazaların ya da hesap hatalarının gerçekleşme ihtimali var. Gerçekten de Soğuk Savaş’ta birkaç kez kazara nükleer savaşın eşiğine geldiğimizi hatırlamak gerekiyor. O zaman kurtuluşumuz her iki taraftan tek bir kişinin bilgelik ve sakınımına kalmıştı. Putin’in bize kasten füze fırlatmayacak olması gerçek bir tehdidin mevcut olmadığı anlamına gelmiyor.  

Yaptırımlar ve Hoşnutsuzluk

DH: Gelelim Batının verdiği tepkiye. Yaptırımlar gerçekten o kadar etkili oluyor mu? Üstelik şimdilerde ulusal yayınlarda çığırtkanların Ruslara saldırmaktan ve uçuşa yasaklı bölge ilan etmekten söz ettiğini duyuyoruz.

AL: Uçuşa yasaklı bölge ilan edilmesi gerektiğini söyleyen bu insanların ABD ve NATO uçaklarını bizzat uçurabileceklerine tanık olmadım. Bildiğim kadarıyla aralarında hiç pilot yok. Geçtiğimiz günlerde birkaç kere söylediğim gibi şahin görünümlü tavuklar uçamaz, yerden birkaç metre yukarıya epey güvenli bir yüksekliğe kadar sıçrar ve öterken de epey gürültü çıkarır.

Ayrıca benim korkum, Rusya Ukrayna’da isyan çıkabilecek bölgeleri işgal ederse, Ukraynalı isyancıların Batı tarafından desteklenmesidir. Bunun epey kötü bir fikir olacağını düşünüyorum. 

Gelelim yaptırımların etki gücüne. Elbette Batı burada kendisine, özellikle de enerji ithalatında Rusya’ya bağımlı olan Avrupalılara en az zarar gelecek şekilde Rusya’yı yıpratmayı hedefliyor. Doğalgaz ve petrol alımları dışında hemen her şeye yaptırım uyguluyoruz.

Bu Rusya’nın halen uluslararası gelir akışının devam ettiği anlamına geliyor. [Bu görüşme kaydı doğalgaz ve petrol yaptırımlarının uygulamaya konduğu 2 Mart tarihinde önce kaydedilmişti.] Yine de uygulananlar yaptırımlar Rusya’ya büyük zarar verecek. Bunlar Rusya’nın beklediğinden çok daha ağır ve sert yaptırımlar; özellikle de Rus merkez bankasına yönelik yaptırım, enerji alanı dışında Rusya’nın Batı ekonomisinin dışında tutularak izole edilmesi sonucunu veriyor. Buna ek olarak, Batının yaptırımları ve Rusya’nın buna karşı uygulamaya koyduğu karşı-yaptırımlar, Rus elitlerinin ve özellikle gençlerin alışkın olduğu uluslararası nitelikteki yaşam tarzlarını oldukça kötü etkileyecek. Bu, Putin’in yakın çevresi için geçerli değil. Bunlar, İrlanda’da ifade edildiği üzere, “ağır abi” türünden insanlar; şüphesiz ki oldukça vatansever, çok azimli ve metanetliler—elbette bir o kadar da acımasızlar.

Ancak 1980’lerde Batılı bir Rusya’da, Sovyet Rusya’dan çok daha iyi bir yaşam sürebileceklerinin farkına varan Sovyet elitlerinin çocuklarını ve onların Sovyetler Birliği’nin dağılması ve komünizmin çöküşünde oynadığı büyük rolü hatırlamak gerek. Geniş ölçekte Rus elitine bakılsa, hem özelden söyledikleri hem de kamuoyu önünde ifade etmeye başladıkları şeyler duyulsa, ne denli kaygılı oldukları görülecektir. Elitler, eğitimli nüfus da dahil olmak üzere nüfusun geri kalanına kıyasla bu durumdan daha çok zarar göreceklerini fark ediyorlar. Ukrayna’da çekildikleri bataklıkta uzun süre kalınırsa, Putin’e karşı hissedilen rahatsızlık ciddi derecede artacaktır.

Bakın, bunu kesin bir şekilde öngörmek mümkün değil ama eğer ki rahatsızlık yeterince yüksek bir seviyeye varırsa, 2014’te Ukrayna’daki gibi bir sokak devrimi gerçekleşmeyecekse bile, Putin’e ve çevresindeki yöneticilere karşı rejimin içinden gelişen bir darbe ihtimali muhtemel. Bu nispeten nazik bir darbe olacaktır. Putin’e bir heyet gönderilecek, oldukça nazik bir şekilde hizmetleri için teşekkür edilecek, şahsının, ailesinin ve mülklerinin güvenliğine dair güvenceler verilecek ve gitme zamanının geldiği anlatılacaktır.

Ancak daha önce söylediğim gibi Putin’in yerine geçecek herhangi bir hükümetin; Donbas ve Kırım’dan el çekeceğini, Ukrayna’nın NATO üyeliği olasılığını kabulleneceğini, Rus azınlığın güvenliğinden vazgeçerek Ukrayna’da kayıtsız şartsız teslimiyet ilan edeceğini zannetmem. Rus devleti çökmedikçe herhangi bir Rus hükümetinin bu şartları kabul edeceğine inanmak güç. 

Amerikan müesses güvenlik nizamına mensup insanların önemli bir bölümü bu durumu Rus devletinin yıkılması için bir fırsat olarak görüyor. Bu, dünya ekonomisine yapacağı tüm etkilerle beraber bizi Rusya’da sonu gelmeyen bir savaş durumuna mecbur eder. Ukrayna halkına korkunç acılar yaşatacak bitmek bilmeyen bir savaşa mecbur bırakır. Aynı zamanda, uygulanan yaptırım programı yalnızca Putin’den kurtulmayı değil, açıkça Rus devletinden kurtulmayı hedefleyeceği için Rus halkı nezdinde tam tersi sonuçlar verebilir.

Halkın Rus rejimini ne ölçüde desteklediğine ilişkin elimizde kesin bir bilgi yok. Fakat biliyoruz ki benzer yaptırımların uygulandığı Küba, Irak, Venezuela ve İran’da bu yaptırımlar başarılı olmadı. Hiçbir istisnası yok bunun. Elbette birileri Rusya’da durumun farklı olduğunu söyleyecektir, fakat bunun tarihsel bir dayanağı yok.

Putin’in Gücünün Dayanakları

DH: Putin’in gücünü kimden alıyor, çevresinde kimler var? Elitlerin oluşturduğu bir seçmen grubu mu, yoksa eşin dostun dahil olabildiği küçük bir klik mi?

AL: Putin kendisine minnet duyan geniş çaplı bir müesses nizam oluşturdu, eski finansal ve ekonomik oligarşiyi ehlileştirdi ve onların açık desteğini kazandı. Ne var ki bunlar son derece çıkar odaklı ve pervasız insanlar. Yaşamsal olarak gördükleri çıkarlar tehlikeye girdiği takdirde, kendi servet ve mevkileri ortadan kalkacak olursa, Putin’e bağlı kalmayacaklardır. Varlıklarını bütünüyle Putin’e borçlu olan -ya da bütünüyle borçlu olmasalar da kendilerini tamamen Putin’le olan ilişkileriyle tanımlayan- yakın çevresi ise çoğunlukla Putin’le aynı geçmişten gelip aynı ideolojiyi benimseyen kişiler. Bu, çoğunlukla eski KGB üyesi olan ya da bir biçimde KGB’yle ilişkilenen insanlardan oluşan çok küçük bir grup. Özellikle güvenlik bürokrasisinde ve hükümette en yüksek mevkileri onlar işgal ediyor. 

Aynı zamanda Rusya’nın enerji ekonomisinin önemli bir kısmı ve diğer bazı mevziler onların kontrolüne verilmiş durumda. Yani aslında geniş müesses nizamla -Rusça’da siloviki diye adlandırılan kudretli adamların, ya da benim deyimimle ağır abilerin oluşturduğu- yakın çevre, keskin çizgilerle birbirinden ayrışıyor. Bu yakın çevreden birilerinin Putin’in karşısına geçip geçmeyeceği sorusu sorulabilir. Eğer yakın çevrenin yeterli gelecek bir bölümü bunu yaparsa bu Putin’in sonu olur. Öte yandan bu insanların Putin’le ve bu savaşla ne denli ilişkili olduğu düşünülürse böyle bir şeye kalkışmaları hayli zor görünüyor.

Bir diğer soru ise Rus ordusuyla ilgili. Rus ordusu, aynı kendisinden önceki Sovyet ordusu gibi, hiçbir zaman siyasetle iç içe olmadı. Ukrayna’da savaşı kaybetmek istemiyorlar. Ancak sonu gelmeyen bir bataklığa düşülürse, en azından Ukrayna’dan çekilebilmek için diplomatik taviz verilmesi yönünde baskı yapacaklardır. Elbette bu, Ukraynalıların ve Batılıların da tavizler vererek bunu olanaklı hale getirmesine bağlı.

İnsanların çok da farkına varmadığı bir konu var. Ukraynalılar askerlik çağındaki her erkeği silah altına almaya çalışıyorlar. Kaç kişi toplayabilecekleri, topraklarının ne kadarının Rus işgali atına gireceğine bağlı. Ne kadar Ukraynalının Batıya kaçacağına bağlı. Ancak Ukrayna herkesi mümkün mertebe silah altına aldığında, Ukrayna’daki Rus ordusuna karşı ciddi bir sayı avantajı elde edecektir.

Buna cevaben Ruslar yedekleri askere çağırmaya mecbur kalabilirler. Burada askerlik görevini yerine getirip ordudan terhis olmuş, işi gücü olan ve aile kurmuş insanlardan söz ediyoruz. 28 yaşındaki bir Rusyalıya; iyi kazandığı işini ve çocuklarını bırakıp, Ukraynalı Rusların ve Rusça konuşan kadın ve çocukların öldürülüşüne sahne olan, kendisine hiçbir şekilde danışılmamış bir savaş için Ukrayna’ya cepheye gönderileceğini söylediğiniz an, Putin rejiminin başı ciddi bir belaya girmiş demektir. Rus nüfusunun büyük bir bölümü savaşa çağrılırsa, Putin kendi siyasi ölüm emrini vermiş olur.  


Amerikan Sanrıları

DH: Son olarak, Çin bugünlerde bir barış-koruma/arabuluculuk rolüne hazırlanıyor. Bu ne ölçüde ABD’nin güç ve itibarındaki zayıflamanın bir göstergesi sayılabilir? Rusya-Çin ittifakı açısından bu bahse eklenecek bir şey var mı?  

AL: Nasıl ki Batı Ukrayna için savaşmayı göze almadıysa, Çin de Ukrayna meselesinde Rusya’dan yana taraf olmadı. BM Güvenlik Konseyi’nde çekimser kalmayı tercih etti. Uluslararası hukuka ve egemenlik haklarına vurgu yaptı. Ve bu aşamada Çin’in Rusya’ya ne ölçüde ekonomik destek sağlamak isteyeceğini bilmiyoruz. Bu Çinliler için oldukça maliyetli olur. Ve de Rusya’nın enerji ihracatının Çin’e kaydırılması için oldukça zorlu bir pazarlık süreci yürütmek gerekir. Kısacası şimdilik Çin’in savaştan istifade etmek için istese yapabileceği düzeyde bir uğraş vermediğini söyleyebiliriz.

Çin meseleye dahil olup makul tavizlerin verildiği bir uzlaşı için adım atsa doğrusu bu mükemmel bir gelişme olurdu, çünkü açık konuşmak gerekirse ABD’deki Rus karşıtı gündemin kuvvetine ve bazılarının bunu gerçekten Rusya’yı yok etmek için kalıcı bir savaşa çevirme arzusuna bakınca ABD bana bu konuda güven vermiyor. Dolayısıyla Çin bu adımı atsa bu gerçekten mükemmel olurdu, ancak Çin’in öncülük ettiği bir anlaşmayı engellemek için Amerika’nın elinden geleni yapacağını da biliyorum.

Amerika’nın gücündeki zayıflamaya gelirsek, müesses nizama mensup nice Amerikalının dünya algısının geçtiğimiz otuz yıl boyunca ne denli çarpık bir hale geldiğini görmek beni son derece şaşırtıyor. Irak ve Afganistan’daki hezimet, Çin’in yükselişinin durdurulamaması, Orta Doğu’nun yatıştırılamaması ve Libya müdahalesi sonucunda ortaya çıkan felaketten sonra, 90’lardan 2000’lere uzanan süreçte sıkça duyduğumuz, Amerika’nın her yerde istediği her şeyi yapabileceğine dair fikirlerin halen varlık gösterdiğini görüyoruz.

Doug, sen ve ben Soğuk Savaş’ın son dönemini hatırlayacak kadar yaşlıyız. Geriye dönüp 35 yıl öncesine gitsek, Batıda güçlü bir mevkide olan herhangi birine, ya da ciddi bir entelektüele, Ukrayna’nın NATO’ya dahil olmasını teorik açıdan mümkün kılmak ve Ukrayna’yı Rusya’ya karşı Batının tam anlamıyla bir askeri müttefiki haline getirmek için, Rusya’yla girilecek bir savaşı desteklemek gerektiğini -değil ki böyle bir savaşa katılmak, yalnızca desteklemek gerektiğini- söylesek, benim diyen komünizm karşıtı şahinler bile buna epey gülerdi. 

Şöyle söylerlerdi: “Aklını kaçırmış olmalısın. Bunu yapabilecek kaynaklara sahip değiliz. Bu Moskova’yla gerçek bir savaşa yol açabilir. Nükleer başlıklı binlerce füzeyi aklından çıkarma. Eh, madem bizim çıkarlarımıza bu uygun düşüyor, böylesi müthiş bir riski göze alabiliyor ve bu kararlılığı gösterebiliyoruz, haydi sadece Polonyalıları, Çekleri ve Macarları değil Baltık ülkelerini de Sovyetlerden kurtarıp özgürleştirebilelim ve Batı müttefiki haline getirebilelim; Batı için nasıl da muhteşem, tarihi, mükemmel bir zafer ama.”

DH: O günlerin de gerisine düştük, öyle değil mi?

AL: Evet. Elbette bu insanlar “bundan daha öteye gidebileceğimizi öneriyor olamazsın” diye uyarırlardı. Açıkçası seneler boyu daha da ileri gidebileceğimizi düşündük ve şimdi görüyoruz ki sonuç bir felaket oldu.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu