Toplum ve SiyasetToplumsal AdaletToplumsal CinsiyetYaşam Tarzı

Giderken… – Münire Özbey

Bu hep böyledir ki herkes Mersin’e ben tersine… Artık çok sevgili bir dostumun dediği gibi simülasyonun en sevimli göründüğü andayım. Nice göç hikayesini dinledim, okudum ve öykündüm onlara. Ancak bugün durduğum yerde o bütün büyük konuşmalarımın bir öküz gibi kalbime oturduğu anla baş başayım. Bu yüzleşme anında, sevgili kedim Mia’nın klavyeye döktüğü su sebebiyle e harfini basmayan yüzyıllık kişisel bilgisayarımla bir kurtuluş gibi sunulan dolar kazanma dürtüsünün nasıl başımın belası olduğunu anlatmaya karar verdim. Cümle ve anlatım kopuklukları için müracaatı Mia’ya yapabilirsiniz, zira yazarken ekran klavyesini kullanmak şahane bir bölünme yaratıyor.

Ama belki de Mia’nın konuyla bağlantısı o kadar da yoktur; çünkü ben on küsür senelik çalışma hayatımın sonunda, dişim ve tırnağım ile özel hayatım kalmamayacak şekilde ve tükenerek çalışmama rağmen bu bozuk klavyeli bilgisayarı kullanmak zorundayım. Bu emeği başka bir dünya düzeninde, bambaşka bir uğraşa versem var oluşumdaki bu boşluk beni bu kadar kahreder miydi, hiç bilemeyeceğim.  Bu kararı verirken tam olarak bu boşluğun bende yarattığı itki ile hareket ettim. Belki bir günah çıkarma bu yazı gidişime dair, belki de boşluğa bir isyan.

Gidişimi 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nün ertesine ayarlamam bilinçli bir tercihti, zira Covid salgını korkumdan ötürü gidemediğim iki yürüyüş canımı oldukça sıkıyordu. Her geçen gün en az bir kadın cinayeti, bir LGBTI+ katledişi görmek; en az bir tecavüzden ve birçok tacizden haberdar olmak hafife alınmayacak cinsten bir ağırlık, üzüntü ve öfke yaratıyor. Benim bununla baş edebilme yöntemim uzaklaşmak olamadı, kendimi kapalı fanuslara alsam da, iş yeri görevlerine boğsam da tek bir tweet veya arkadaşımın yaşadığı bir fiziksel/psikolojik taciz haberi büyük bir sözü kafamda yeniden dolaşıma sokuyordu: “Asla yalnız yürümeyeceksin!” İşte ben bu psikoloji ile gidişimi 9 Mart sabahına ayarlamıştım, tüm bunları yaparken herhangi bir şekilde gözaltına alınma korkum yoktu, aklıma gelmemişti açıkçası -belki de önceliklerim farklıydı veya yanımdaki tanıdığım / tanımadığım kadınlara güveniyordum. Terf/trans tartışmalarının alanda yer bulamayacağına, patriyarkaya karşı haklı öfkemizde buluşacağımıza dair naif bir inancım vardı.

Giderken bende oluşan pişmanlığın ve azabın sebebi, halen mücadele edebileceğim alanlarım varken ve kimisini henüz daha yeni yeni yakalamışken gidiyor olmanın verdiği eylemden koparılma duygusu ile gitme kararını kendim vermiş olmama rağmen, mecbur bırakıldığım hissiydi. “Gitmenin kendisi bir tepkidir, bir eylemdir.” görüşünü bana hatırlatan başka diğer bir sevgili dosta rağmen içim hala rahat değildi ki 8 Mart’ta doktorların beyin göçüne dair malum açıklama geldi. Twitter’daki tepkileri görme fırsatım 9 Mart sabahı uçakta oldu. “Gidecek olan hekimler değil” etiketinden yağan tepkiler, aslında benim içimdeki hüzünlü öfkeyi de ifade ediyordu. Gitmesi gereken ben değildim; sevdiğim insanlardan, ailemden, alıştığım ortamdan, konuştuğum dilden ve bilindik sıkıntılarımdan koparılmış gibi hissediyordum ve hala hissediyorum.

Bu, benim gidişi düşündüğüm ilk an değildi. Şu an bulunduğum yerden çok daha büyük ve global bir firmadan, şu anda bulunduğum ülkeden görece daha arzulanabilir bir Avrupa ülkesinden bundan iki buçuk / üç sene önce aldığım teklifi reddetme sebebim ise ekonomik olarak bu kadar sıkışmış hissetmemem ve pandemi öncesi hayatın geçiciliği üzerine yeterince kafa yormamış olmamdı. Ancak mevcut işimden ayrılırken söylediğim gerekçelerin üçlü baskısı benim kalmamı imkansızlaştırıyordu.

Sürekli sadece global menşeili ve orta -büyük ölçekli şirketlerde çalışmama rağmen Türkiye’de iş etiğinin henüz oturmaması, özellikle evden çalışmanın bir kültür olarak yaygınlaşmasından sonra başlangıçta gözetilen ev -iş yaşam dengesine dair saygının bir yerden sonra neredeyse tamamen ortadan kalkması ve bunu dile getirdiğimde denk meslektaşlarımdan gelen, tahminimce performans kaygısı güden rekabetçi cevaplar bu üçlü baskının bir ayağı idi.

2011’de bir beyaz yakalı olarak başladığım çalışma hayatımda günden güne bu rekabeti körükleyen sistemde artık tam anlamıyla tükenmiştim, zira mobbing gördüğüm de oldu, gecelerce çalışıp bunu normal zannettiğim de. Burada problemli olan, bizim kuşağımıza vadedilen anlatının aslında içinin tamamen boş olmasıydı; çünkü neo-liberal düzen sözünü tutmuyor ve her geçen gün sömürünün şiddetini artıyordu. Göçmeden bir ay kadar önce, çoğu insanın üzerinde ofansif mizah yaptığı ve tanımlandırılması oldukça muğlak olan tükenmişlik sendromu teşhisi almıştım. Görüştüğüm doktorun bana uzun süreli rapor vermek istemesine ve bu rapor yasal hakkım olmasına rağmen şirket içinde dalga konusu olma ve hatta işimden olma korkusuyla bu raporu kabul edememiştim. Maalesef ki durumumu anlatabileceğim, raporluk hale geldiğimi söyleyebileceğim şirket içi platformların varlığı da kaygımı değiştirmiyordu, platformlar tek başına bir işe yaramaz. Bunun işe yaraması için buralarda çalışan kişilerin de aksiyon almaya istekli, tarafsız bakış açısına sahip ve iş güvencesi olan uzmanlar olması gerekir. Benim tüm çalışma hayatım boyunca gözlemlediğim ise buralarda çalışan insanların en iyi ihtimalle kendi iş güvenceleriyle ilgili derin kaygılarının olduğu ve çetrefilli konuları , tam da neoliberalizmin birey tahayyülüne uygun biçimde, ‘kişisel gelişim’ gibi bireysel bir ölçeğe indirgedikleriydi.

Avrupa ve Amerikalı menşeli bu firmaların bazılarının genel merkezlerinin bulunduğu ülkelerde mesai saatleri dışında ve haftasonu çalışana mail atmak yasaklanmışken Türkiye’de bu fazla çalışmanın derin bir şekilde övülmesi, hatta üst yönetim seviyesinde dahi mevcut olması mücadele edilmesi oldukça güç bir alışkanlık olarak herkese işlemiş gibi duruyordu. Pandeminin ilk senesinde enflasyon altı aldığım zam, zorla kullandırılan izinler ve bu izinlere gerekçe olarak ‘aksi halde işten çıkarmalar yapmak zorunda kalacağız’ vurgusu ile kesilen öğle yemeği ücretlerine karşılık üst yönetimin kendi kazanım ve primlerinden vazgeçmiyor oluşu da kara mizah gibi karşımda dikiliyordu. İşi sürekli kaybetme ve işsiz kalma korkusunun bir motivasyon olarak kullanılması sanmıyorum ki başka bir ülkenin gerçekliği olsun, maalesef ki bizler bazı kazanımları halen sağlayamadığımız için ve beraber mücadele etmenin kültürünü bir türlü oturtamadığımız için, maruz kaldığımız bu tip mobbingleri konuşacak alanları da açamıyoruz. Keza  insanların faturalarını ödeyemediği ve çocuklarına bez alamadığı, ailesini doyuramadığı derin bir yoksulluk yaşanırken bunları konuşmak benim için de zor; ancak bizler derin yoksulluğu çözemedikçe mobbing de artıyor. Nitekim ilgili sözleşmede (ILO190) halen Türkiye’nin imzası yok.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin yaptığı araştırmadan da çok iyi biliyoruz ki veri toplamanın ayrıca bir çile olduğu ülkemizde son sekiz senede 502 tane emekçi intihar etti. Aynı yazıdan da görülebileceği üzere işe bağlı intiharlar öncesi çalışanlarda depresyon, tükenmişlik sendromu, kronik yorgunluk ve muhakeme yeteneğini yitirme gibi zihinsel belirtiler görülüyor. Tüm bu baskıyı sistemin hatasından alıp ‘kişisel gelişime’ ve ‘esneklik/dayanıklılık’ ( o çok popüler tabiriyle resilience -mindfulness) ikilimine sıkıştırmak oldukça indirgemeci bir tutum olmakla beraber, çalışanın üzerindeki baskıyı da artırıcı bir etki yaratıyor. Kendi deneyimimde sık sık gözlemlediğim yetersizlik ve suçluluk hissini körüklüyor. Sistem hatalıysa ‘resilience’ övmeden önce sistemi yeniden kurgulamak gerekir diye düşünüyorum. Dolasıyla, bu öğretiler gözlemleyebildiğim kadarıyla işlemeyen bir sistemin yaması haline geldiler. Tam da bu bağlamda yeni bir kavramla tanıştım: “çalışma acısı”. Bu kavramla tanışmam, Aslı Odman’ın ruh durumum hakkında beni bir aydınlanmaya kavuşturan yazılarıyla oldu. Böylelikle Eser Sandıkçı’nın ‘Görülmeyen ve İnşa Edilmeyi Bekleyen Bir Alan: Çalışmanın ve Emeğin Ruhsallığı ’ yazısını da okuma fırsatı buldum. Sandıkçı’nın yazısında belirttiği, çalışmanın temel olduğu toplumlarda ‘saklı mekanlara’ hapsedilen emek mücadelesinin ruhsal etkileri üzerine çalışma ve düşünme çağrısı oldukça değerli ve geçerli bir çağrıydı. Ve beyin göçünü önemsiyorsak birincil olarak dikkate almamız gereken bu çağrı da budur diye düşünüyorum, zira pandeminin bana gösterdiği hayatın, maruz kaldığım bazı dayatma ve  baskıları içselleştirmeye değmeyecek kadar kısa olabileceğiydi.

Gidiş sebebimin üçlü ayağından birisini anlatmaya çalıştığım yazının sonuna gelirken çokça beyin göçü konuştuğumuz bu günlerde diğer ikisini de yazmayı planlıyorum. Bunlardan birisi ekonomik krizin çalışan üzerindeki baskısı, bir diğeri de demokratik olmayan bir siyasi iklimde mücadele ederken hassasiyetler çağında hayatta kalmanın zorluğu üzerine olacak. Üç konunun üçü de oldukça çetrefilli ve başlı başına sosyal bilimler uzmanları tarafından değerlendirilen /değerlendirilmesi gereken konular, bu yazı ise daha önce de belirttiğim gibi kişisel hikayemi bir umuda çevirme çabam.


Münire Özbey


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu