Dünya

Orbán Neden Kazandı? – Çeviri: Ali Mert Samen

Anita Zsurszán’ın Tribune’da yayınlanan yazısının Türkçe çevirisidir.

Macaristan birleşik muhalefetinin sınıf siyasetini terk etmesi Viktor Orbán’ın devasa bir seçim zaferi elde etmesiyle sonuçlandı. Bu, bir alternatif oluşturmaksızın aşırı sağ ile mücadelenin yetersiz kalacağını gösteren bir ders.  

3 Nisan’da kazandığı devasa seçim galibiyetiyle birlikte Macaristan’ın aşırı sağcı başbakanı Victor Orbán, parlamentoda üçte iki çoğunluk sağlayarak arka arkaya dördüncü kez seçildi. Artık Macaristan Parlamentosu’nun %76’sı, birçoğu neo-Nazi ve Kremlin bağlantılı aşırı sağcı milletvekillerinden oluşuyor.

Bu felaket sonuçtan çıkarılması gereken dersler var. Orbán’ın iktidarda kalma girişimi büyük ölçüde Macar halkını ufukta bekleyen savaş ve AB’nin kemer sıkma politikasından koruma iddiasına dayanıyordu. Muhafazakar Peter Márki-Zay önderliğindeki altı muhalefet partisinin bir araya geldiği Macaristan için Birlik İttifakı, ‘Batı değerleri’ni ve Orbán’a nefreti teşvik etmek dışında, seçmen için Budapeşte’nin liberal fanuslarının ötesine geçebilen inandırıcı bir alternatif ortaya koyamadı.

Macaristan’da hala büyük ölçüde serbest seçimler düzenlenebilse de siyasal alan muhalefet aleyhine dengesiz ve hileli bir durumda: iktidar partisi Fidezs medyanın büyük çoğunluğunu kontrol altında tutuyor ve seçimler için yasal olarak öngörülenden sekiz kat fazla kampanya harcaması yapabiliyor. Bu şartlar ise muhalefetin başarısızlığını açıklamak için tek başına yeterli değil. Çalışan sınıf değerlerinin terk edilmesi, radikal solun ayrıştırılması ve savaşa dair ihtiyatlı bir tutum belirlenmemesi bu utanç verici mağlubiyete sebep olan esas faktörlerdir.

Şubata dek Macaristan seçimlerine hazırlık süreci, sözde ‘cinsiyet çılgınlığı’ ve çocukları varsayılan ‘LGBT propagandası’ından koruma ihtiyacı etrafında şekillendi. Geçen sene haziranda Macaristan’daki okullarda eşcinsellik ve trans haklarını ‘teşvik eden’ eğitim içerik ve materyallerinin dağıtımının yasaklanmasını öngören ayrımcı bir yasa mecliste kabul edildi. Bu yasa genel seçimle aynı tarihte referanduma götürüldü, fakat tasarıya karşı çıkan seçmenlerin kasıtlı olarak geçersiz oy kullanmasıyla halk oylamasında yeterli oy sayısına ulaşılmadı.

Referandum, Ukrayna’nın hukuksuz işgali başlayana dek Fidesz’in yeniden iktidara gelme kampanyasının göbeğinde yer alıyordu. Özellikle Volodymyr Zelenskyy’nin Orbán’ın Putin’e karşı güçlü bir tavır belirlemediğini vurgulamasıyla birlikte başbakanın Moskova’yla utanç verici geçmişi yeniden gözler önüne serilse de, iktidar partisi bunu kendi lehine çevirecek bir anlatıya dönüştürmeyi bildi. Orbán savaşta bir taraf belirlemeyerek Macarları savaşın dışında tutmayı vadetti: ülke çapında kullanılan kampanya posterlerinde ‘Macaristan’ın barış ve güvenliğini koruyalım!’ ve “Sadece Fidesz Macaristan’da barış sağlayabilir!’ gibi sloganlar yer aldı. Buna birkaç milyon değerinde bir dolu online reklam eşlik etti.

En azından Budapeşte ve Kremlin arasında dış ilişkiler ve iş alanındaki çıkar örtüşmesi düşünüldüğünde bile Orbán’ın ‘Ne Moskova ne Kiev’ stratejisine kuşkuyla yaklaşmak gerekir. Batının savaşı tırmandıran retoriğine paye vermemek pragmatik bir tercih gibi görünebilir, fakat Orbán’ın tarafsızlığı daha çok Putin’e olumlu yaklaşımıyla ve Macaristan’ın Rusya’dan ithal enerjiye bağımlılığıyla ilgilidir.

Tarafsızlık iddialarına rağmen Orbán, AB ve NATO’yla da işbirliği içerisinde oldu, Rusya’ya yönelik yaptırımlar ve Ukrayna’ya silah desteğini veto etmemeyi seçti. Gerek 2015 mülteci krizinden bu yana partisinin barış hareketlerini yasadışı kabul eden ve şeytanlaştıran tutumu, gerekse 2021’de İsrail’in Gazze’de yüzlerce Filistinli sivilin ölümüne neden olan bombalamalarına karşı AB’nin ateşkes çağrısını veto eden tek üye ülkenin Macaristan olması düşünüldüğünde de Orbán’ın ‘savaş karşıtı’ pozisyonu bir sorunsal oluşturuyor.

Muhalefet Orbán’ın izlediği dış politikanın seçilme şansını zayıflattığını umuyordu, ancak sahte ‘savaş karşıtı’ taktikler işe yaradı: Orbán kendini Macaristan’ı yanı başında gerçekleşen katliamdan koruyan bir kurtarıcı gibi göstermeyi becerdi. Bu tasvir, muhalefetin savaş çığırtkanlığı yaptığı ve Macaristan’ın potansiyel bir nükleer savaşın içine çekmek istediğine dair Orbán hükümetinin yürüttüğü karalama kampanyasıyla desteklendi.

Önceleri yolsuzluklara ve demokratik kurumların yeniden inşasına odaklanan muhalefetin, savaşı Orbán’a karşı bir silah olarak kullanması da bu karalama kampanyasına olanak sağladı. Karşılığında Fidesz, muhalif liderleri Macaristan’ın istikrarını bozmak üzere Zelenski’yle işbirliği yapmakla suçladı ve eski antisemit retoriği yeniden dolaşıma sokarak muhalefeti ‘küreselci elitlerin’ kurduğu komplonun bir parçası gibi gösterdi. Seçim sonrası yaptığı zafer konuşmasında bizzat George Soros’u, ‘uluslararası sol’u ve Zelenski’yi hedefine oturtan Orbán, kimleri Macaristan’ın düşmanı olarak gördüğünü böylelikle göstermiş oldu.

Márki-Zay’in kampanya sloganlarından birinde “Ya Orbán ve Putin ya da Batı ve Avrupa— seçenekler bunlar” diye belirtiliyor. Bu söylem, muhalefetin Orbán’ın aksine idealize edilmiş bir Avrupa’nın -Irak ve Afganistan’daki başarısız askeri operasyonlarla zarar gören ahlaki ehliyetini yeniden kazanmak üzere olan bir Avrupa’nın- parçası olma istencinin bir ifadesi. Bu retorik Ukrayna işgali öncesinde muhalif zemininde önemli bir yer tutuyordu, ancak savaşın başlamasıyla birlikte ‘Doğu-Batı zıtlığı’ ve medeniyet çatışması olguları keskin bir artış gösterdi.

Ne var ki muhalefet Ukrayna’ya yönelik vahşi saldırıyı kınasa da Suriye, Yemen ve Filistin için aynı standartları uygulamadı. Aynı Fidesz gibi muhalefet koalisyonu da Batı dışında yaşayan ‘uygar olmayan insanlar’ı dayanışmaya ve empatiye değer görmedi. Örneğin Avrupalı olmayan mültecileri dışarıda tutmak için Sırbistan sınırına çekilen dikenli tellerin kaldırılmasını taahhüt etmedi. Macaristan Avrupa’daki en vahşi göç siyasetine sahip ülkelerden biriyken muhalefet koalisyonu kampanyasını Orbán’ın göçmenlere karşı fazla yumuşak olduğu iddiası üzerine kurdu.

Liberal cenah Batının servetine dair efsanevi fikre özlem duyarken bu serveti mümkün kılan kanlı emperyal geçmişi görmezden geldi. Bu hayal bir yana, koalisyon Macaristan’daki yoksulluğun sorumlusu olan Batı şirketlerine yönelik hafifçe bir eleştiriden bile kaçındı. Fakat bu kapitülasyon, AB destekli Batı şirketlerinin Orbán’ı mümkün olduğunca uzun süre iktidarda tutma niyetini değiştirmedi, zira otoriterliğe meyilli zayıf demokrasiler sömürüyü epey kolaylaştırır.

Bu da seçim sonucunun altında yatan bir başka probleme işaret ediyor. İşgalle birlikte cereyan eden ‘Doğu-Batı’ sorunlarının ötesinde, Orbán ufukta beliren yiyecek ve enerji tedariki sıkıntısına karşı Macarları koruyup sıcak tutmayı onlara vadetti. Birleşik muhalefetin neticede eksik kaldığı bahis de budur. Yürüttükleri seçim kampanyası öncelikle demokrasinin yeniden tesis edilmesine odaklanırken ekonomiye ilişkin mesajlar sınırlı bir düzeyde kaldı—halbuki kitlesel bir demokrasinin işleyebilmesi için çalışanların/işçilerin koşullarının iyileştirilmesi, eşitsizliğin azaltılması ve güçlü sendikalar gereklidir. Macar siyasal iktisatçı Tamás Gerőcs, seçimden hemen önce yayınlanan bir röportajda şöyle belirtiyor: “Demokrasi üzerine tartışılabilir, fakat işçi haklarının genişletilmesi demokratikleşme sürecinin en önemli unsurlarından biridir. İşçileri, işsizleri ve diğerlerini dışlayarak demokrasi inşa etmek mümkün değildir—çünkü bu bizi illiberalizme geri götürür. Orbán’ı yenmek için karşımıza çıkacak sonraki fırsat belirdiğinde hatırlanması gereken bir derstir bu.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu