Demokrasi ve SolDünyaEkonomi ve KamuculukPolitika

Tarihin Sonunu İfşa Etmek: Putin’ler Neden Gökten Düşmez – Kemal Büyükyüksel

Tarihin sonunda bizi bekleyen, Putin’lerden başka bir şey değil. O zaman Putin’lerden kurtulmak için yapmamız gereken tek bir şey var: Tarihin sonunu ifşa etmek, sonra da öldürmek.

Putin nereden çıktı ve neden böyle bir lidere dönüştü? Ukrayna krizinin gölgesinde yaşarken Putin’in nasıl Putin haline geldiğini, bu işgale girişen Rusya’nın nasıl böyle bir ülkeye ve topluma dönüştüğünü oturup tartışmaya pek vakit kalmayabiliyor. Ancak bu milliyetçi şövenist ruhu canlandıran otoriter popülist sağın neden bugün Rusya’daki hâkim politik anlayış haline geldiğini sorgulamazsak, bu tarz fiyaskoları nasıl önleyeceğimiz sorusuna da bir cevap bulamayız. Savaşın yarattığı histerik atmosfer ile çoğu zaman saldırgan ülkelerin neden saldırgan olduğu hakkında sığ açıklamalara başvurulur. Saldırganın tarih boyunca hep böyle olduğu, kültürel anlamda sakıncalı tarafları olan bir medeniyet veya toplum olduğu üzerine açıklamalar savaş atmosferinde kolay tüketilir “özcü” popüler söylemlere dönüşebilir.

Ancak bu açıklamalar çoğu zaman politik ve ekonomik faktörleri içeren tarihsel süreçleri ve neden sonuç ilişkilerini görmezden gelebilir. Bu sığ yaklaşım diğer vakalarda da kendini çokça gösterebilir. Olaylara ahlaki yaklaşma eğilimi bir suçlunun nasıl ortaya çıktığını inceleyen açıklamaları cazip kılmaz. Çünkü suçluyu meşrulaştırdığı düşünülür. Ancak suçlunun suçunun baki olması bunu konuşmayı gayrimeşru kılamaz, yoksa günün sonunda varacağımız yer “siyahiler ‘doğaları gereği’ suça daha meyillidir” gibi ırkçı ve özcü yerlere dahi çıkabilir. Suça giden yol ve suçluyu inşa eden süreçteki toplumsal, politik ve ekonomik faktörler konuşulmazsa, suçlu ne kadar cezalandırılırsa cezalandırılsın, yeni suçlular ortaya çıkmaya devam eder. Çünkü suçluları ortaya çıkaran sistemik faktörler çözümsüz kalır.

Tüm bunların Putin ve Rusya’daki rejimle, hatta toplumla alakası nedir? Aslında gayet basit. Putin ütopik bir dünyaya gökten düşerek savaş getiren bir figür değil. Rus toplumu da rastgele bir şekilde canı istedi diye milliyetçi şövenist duyguların yaygın olduğu bir topluma dönüşmedi. Rusya’nın bu noktaya kaymasının arka planında yakın tarihteki bazı kritik dönüşümler yatıyor.

1991’de Sovyetlerin çökmesiyle Rus toplumu ağır bir politik ve ekonomik şok yaşadı. Hayatları boyunca içinde yaşadıkları devletin dağılması ve düzenin çökmesi ağır bir travma yaşattı. Sovyetlerin birçok sorunu olsa dahi kısa bir sürede halk çok şiddetli bir güvencesizlik konumuna itildi. Sosyal hizmetler düzgün işlemez haldeydi, kişi başına düşen milli gelir de ağır biçimde geriledi. Kısacası yaşam standartlarında ağır bir gerileme ve şiddetli bir fakirleşme dönemine girildi. Toplumsal travmanın ve ağır güvencesizliğin tetiklediği alkolizm ve psikososyal çöküş yaşam koşullarını mahvetti. Hatta Sovyetlerin çöküşünden sonra o kadar ağır bir gerileme yaşandı ki Rusya’da ortalama ömür birkaç yıl içinde 5 yıldan fazla geriledi. Erkeklerde gerileme daha da yüksek seviyelerdeydi.

1991 sonrasında hızlı bir biçimde yeni bir rejime Boris Yeltsin liderliğinde geçiş yapıldı. Bu süreçte belki de en kritik anlardan biri 1993’teki anayasa kriziydi. Yeltsin 1991 sonrası Rusya’nın ilk başkanı olarak çok hızlı bir biçimde “şok terapi” olarak adlandırılan ekonomik liberalleşme reformlarını gerçekleştirmeye başladı. Ancak bu reformlar o kadar hızlı, kontrolsüz ve plansız biçimde gerçekleşiyordu ki sonuçta mesele kamu varlıklarının yönetime yakın elitlere peşkeş çekilmesine dönüşüyordu. Bu da zaten bugünkü oligark rejiminin taşlarını döşeyen ilk adım oldu. Bunun yanı sıra hızlı bir piyasalaşma ve ekonomik açılma süreci hem ekonomiyi hem de sosyal devlet yapısını çökertti. Tüm bu süreç, bir önceki paragrafta bahsedilen ağır fakirleşme ve gerileme travmasının temel sebebiydi.

Tüm bunlar gerçekleşirken Rusya’nın ilk demokratik parlamentosundaki vekiller “şok terapisi” olarak adlandırılan bu hızlı neoliberal ekonomik reform sürecine itirazlarını dile getirmeye başladılar. Parlamentoda sol görüşlü farklı politik gruplardan vekiller az farkla sandalye çoğunluğuna sahipti. Ve reformların halka zarar verecek derecede ağır sonuçlar yarattığını düşünerek bunu engellemek istediler. Yasama ve yürütme arasındaki bu gerilim 1993’te Yeltsin’in parlamentoyu feshetme kararıyla tepe noktasına ulaştı. Aslında Yeltsin’in bu kararı tek başına alması anayasaya açık biçimde aykırıydı. Yeltsin daha önce de yetkilerinin sınırlarını aşacak hamleler yapmış ve kararnameler yoluyla yönetmeye başvurmuş olsa da parlamentoyu feshetmesiyle demokrasiyi tamamen ayaklar altına aldı. Parlamento bu kararı tanımayınca ise Moskova’da 1917 devriminden beri en kanlı süreç yaşandı. Vekiller parlamentodan çıkmayı reddetti, halk sokaklara döküldü. Ordu krizde tarafsız kalacağını belirtmişti. Ancak Yeltsin’in emriyle bu tarafsızlığı bozdu ve parlamentoya müdahale etti. Yeltsin açık biçimde bir darbe yaptı. Krizin çözülmesi için parlamentonun bombalanması emrini verdi. Moskova’da çıkan çatışmada devlet rakamlarına göre 187, resmi olmayan rakamlara göre ise 1500’den fazla kişi öldürüldü. İşte böyle bir şekilde Rusya parlamentosu ve onunla birlikte de Rus demokrasisi Rusya’nın ilk başkanı tarafından yerle bir edildi. Tüm bunlar olurken ABD Başkanı Bill Clinton, Yeltsin’e tam desteğini sunduğunu ifade etti ve dönemin ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher, anayasal krizdeki “müthiş tutumu”ndan dolayı Yeltsin’i kutladı. ABD yönetimi de Yeltsin’in sürdürdüğü reform sürecinin ve Rus ekonomisinin hızlıca dış piyasalara açılmasının vazgeçilemez olduğunu düşünüyordu.

4 Ekim 1993’te başarıya ulaşan Yeltsin’in kanlı darbesi sonrası hızlıca yeni bir “süper-başkanlık sistemi” anayasası yazıldı ve şaibeli koşullar altında Aralık ayında referanduma sunulup yürürlüğe koyuldu. Bu anayasa ile aslında kısa Rus demokrasisi deneyi sona ermişti. Çünkü yeni anayasa, başkanı inanılmaz yetkilerle donatan anti-demokratik bir niteliğe sahipti. Böylelikle Rusya’daki bugünkü otokratik rejimin yasal altyapısı kurulmuş oldu. Bundan sonra ekonomik reformlar hızlıca devam etti, oligarklaşma süreci ivme kazandı, halkın yaşadığı ekonomik travma daha da derinleşti ve yaşam koşulları dibe vurdu. 1996’da yine şaibeli koşullar altında Batı dünyasının ve yeni oligarkların da desteğini alarak Yeltsin bir kez daha başkan seçildi. Bu seçimle birlikte Rusya’nın oligark rejimi ülke üzerinde tam anlamıyla hakimiyetini ilan etti.

1999 yılına gelindiğinde Yeltsin alkolizmin de etkisiyle gittikçe ağır sağlık sorunları yaşamaya başlamıştı ve artık yönetimini devretmesi gerektiği kanaati oluşuyordu. Bu süreçte Yeltsin, Rus istihbarat servisi FSB’nin başındaki Putin’i başbakanlığa atadı. Aynı zamanda oligarkların da desteğini alarak Yeltsin halefinin Putin olmasını istediğini açıkladı. Putin de bir sonraki seçimlerde başkanlığa aday olacağını açıkladı. 1999-2000 arası bu süreçte ilk önce 300’den fazla kişinin öldüğü, sorumluları Çeçen militanlar olarak açıklanan ancak birçok kişinin asıl faillerin Rus istihbaratı ve Putin’in kendisinin olduğunu iddia ettiği ve 2. Çeçen Savaşını tetikleyecek apartman bombalamaları krizi yaşandı. Putin kendini olaya el koyan “güçlü lider” olarak sunmak için bu krizin yarattığı şok ve öfkeyi çok başarılı bir biçimde kullandı. Bunun üstüne de Yeltsin’in boşluğunu doldurarak fiili başkan pozisyonunda Çeçenistan’daki savaşı yönetti. Çeçenistan’da başvurduğu metotlar ve savaşın vahşiliği bugün Ukrayna’da yaşananların erken bir uyarıcısı olarak da görülebilir. Yıkım muazzamdı. Grozny yerle bir edildi. Resmen katliam yaşandı. Tabii tüm bunlar olurken Rusya’da devam eden süreci Batı ülkeleri tasdiklemeye devam etti. Çeçenistan’da savaş devam ederken dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair, Rusya’daki seçimlerden birkaç ay önce Putin’e desteğini sunmak için Rusya’yı ziyaret bile etti.

Tüm bu süreçler Putin’in “güçlü lider” olarak imajını inşa etmesi için bir araca dönüştü. Putin’in savaşın ve şiddetin halkta yarattığı korku ve terör hissine karşı bu güvencesizliği önleyecek bir “kurtarıcı” figürüne dönüşmesi uzun sürmedi. Öyle ki 2000 yılına gelindiğinde Putin daha başkan olmadan kült bir lider figürüne dönüşmeye başlamıştı bile. Şaşırtıcı olmayacak şekilde oligarkların da istediği bir sonraki başkan olarak halkın muazzam desteğini alıp 2000 yılında Rusya’nın yeni başkanı seçildi. Putin, artık bu muazzam yetkilerle donatılmış “süper-başkanlık” sisteminin tepesine oturmuştu. İktidara gelirken yaşanan tüm korkunç olaylara rağmen ilk yıllarında özellikle Batı dünyasında genellikle olumlu bir gözle değerlendirilmiş ve bir reformist olarak görülmüştü. Oligarklar memnundu, uluslararası şirketler memnundu, uluslararası liderler memnundu ama en memnunları gelecekte de anlaşılacağı gibi Putin’di.

1990’larda Rusya’da yaşanan tüm ekonomik, politik ve toplumsal süreç 2000’lere gelindiğinde güvencesizliğin ve yoksulluğun kol gezdiği, ağır bir travma yaşayan, dokusu parçalanan, kimliği kaybolan, aşağılanmış hisseden bir topluma kendini kurtarıcı olarak sunan sağlam bir iradeye sahip “süper-başkanlık” yetkileriyle donatılmış bir “güçlü lider”i doğurmuştu. Oligarklar Putin’i kendileri için cazip bir figür olarak seçmişti ve ilk yıllarında Putin istikrar sağlayan uyumlu bir lider olarak görevini sürdürdü. Ancak zaman geçtikçe ülkenin üzerinde ekonomik ve bununla birlikte de politik egemenlik kurmuş olan oligark rejimine karşı Putin de kısıtlanmaktan hoşnutsuz hale gelerek gitgide gücünü pekiştirecek siyasal hamlelerde bulunmaya başladı. Başta oligarkların yönetebileceği bir lider olarak gördükleri Putin, 2000’lerdeki süreçte bu ilişkiyi yavaşça tersine çevirdi ve oligarkların üzerinde egemenlik kuran bir lidere dönüştü. Bu süreçte de politik gücü kendi etrafında toplamak için halka cezbedici söylemlerle ulaşmaktan hiç çekinmedi. Nitekim 1990’larda halk büyük acılar çekerken ülkenin üzerine çökmüş bir ekonomik elite karşı üstün çıkma çabası veren ve ülkeye 1990’ların çalkantılarından sonra istikrar vaat eden bir siyasal lider halk için gayet cezbedici bir figürdü.

Solun bir alternatif olarak ortadan kalktığı bir tarihin sonunda Putin Rusya’da ekonomik elitler üzerinde tam bir hakimiyet kurmak ve politik olanı ekonomik olan üzerinde egemen kılarak tüm gücü elinde tutacak bir tek adam rejimini gerçekten inşa edebilmek için halka milliyetçi ve popülist söylemlerle hitap etti. Kişisel karizmasını günbegün arttırmak için ağır propaganda metotlarına başvurdu ve kitleleri arkasına alarak halka ağır travmalar yaşatan bir ekonomik düzen(sizlik) üzerinde hakimiyet kuran bir “güçlü lider”e dönüştü. Aslında Putin Rusya’ya yeni bir anlaşma sunuyordu. Halk ülkelerine hızla gelen tarihin sonundaki “liberal demokrasi”nin travmasına karşılık ülkeyi istikrarlı tutabilecek, gerektiğinde oligarkları hizaya getirebilecek, güvenebilecekleri bir politik figüre sahip olacaklardı. Oligarklar ise Putin’e bağlı kaldıkları sürece bu istikrar ortamından faydalanarak ekonomik pozisyonlarını hem ulusal hem de uluslararası düzeyde koruyabilecekti. Putin ise hem halkı hem de oligarkları memnun eden ama istediğinde sopayla hizaya getiren mutlak güç sahibi lider olabilecekti. Putin’in sunduğu, herkesi memnun etme amacı taşıyan anlaşma tam olarak da buydu. Otoriter, sağcı, kapitalist, popülist, milliyetçi şövenist bir rejim. Bu açıdan bakıldığında Putin’in Rusya’sının birçok neo-faşist tonu barındıran bir rejim olduğu söylenebilir. Bu ilişki ağını en güzel anlatan anlardan biri belki de 2008 küresel krizi sonrası Rusya’da oligarkların bir kısmı ekonomik kriz sebebiyle fabrikaları kapatmaya karar verince Putin’in araya girerek halkın huzursuzluğunu giderdiği görüşme olabilir. Birçok kişinin hatırlayacağı bu sahnelerde Putin karşısına tüm oligarkları oturtup fabrikaları zorla yeniden açmaları için bir metin imzalamalarını ister. Ve bunu da kameralar önünde tüm Rus halkının şahitliğinde yapar. Böylece halkın gözünde oligarkları utanca sevk etmiş ve “hizaya getirmiştir”. Bu tarz popülist ve otoriter hamleler halkı memnun ederek Putin’in karizmasını besledi.

Putin 2000’ler boyunca Rusya’ya özlenen bir istikrar getirerek ekonominin büyümesini, dengelenmesini ve işsizliğin azalmasını sağladı. Bu açıdan da başarılarıyla halk arasında ciddi bir takdir topladı. Ancak özellikle 2008 krizi sonrası Rusya da bundan etkilendiği için Putin’e olan destek bir nebze düşünce Putin bu sefer siyasal gücünü koruyabilmek için daha sert ve aşırı söylemlere yönelmeye başladı. Ekonomik krizler karşısında halkın kendisine desteğini nasıl ayakta tutabileceğini bilen Putin, yine benzer metotlara başvurarak daha milliyetçi, reaksiyoner, popülist ve şövenist söylemlere kaydı. 2000’lerde dünyadaki liberal havayla nispeten uyumlu biçimde hareket ettikten sonra 2008 kriziyle birlikte “Rus ruhunu” ve dini yeniden keşfetti. Küresel (neo)liberal demokratik mutabakatın çökmesi sonrası Dugin ve İlyin gibi Rusya’nın kendi kültürel gerçekliğini vurgulayan figürlerin tezlerine iyice yanaştı ve söylemlerini daha radikal yönlere doğru kaydırdı. 2008 sonrası dünyada oluşan kaosla birlikte iktidarını sağlamlaştırmak için halkla kurduğu diyalog da dönüştü. Liderinin kaydığı yönle birlikte zaten reaksiyoner fikirlere meyilli olan Rus toplumu daha da reaksiyonerleşmeye başladı. Her güvencesizlik şoku bu dönüşümü daha da güçlendirdi. En son yaşanan COVID-19 krizi ve bunun ekonomik etkileri de buna dahil. O arada Putin, Kırım işgaliyle yarattığı milliyetçi şövenist dalganın üzerinde sörf yaparak popülaritesini iyice konsolide etti.

Geldiğimiz noktada ise Putin de Rusya da kendini aşırı sağ görüşler üzerinden anlamlandırıyor ve ifade ediyor. Ve bu kimliğin inşası bir günde olmadı. Putin iktidarını ayakta tutmak için yıllar içerisinde radikalizmin dozunu adım adım arttırdı. 1990’larda gelen neoliberal şok terapisinin travmasıyla liberal demokrasinin hayal kırıklığını yaşayan bir toplum da bu söylemlerden ve propagandadan beslenerek yıllar içerisinde böyle bir zihniyeti benimsedi. Putin gerçekten söylediklerine inanıyor mu? Bunu kesinkes bilmek zor. Ancak zaman içerisinde kendisi de yöneldiği ideolojiyi içselleştirmiş olabilir. Ne olursa olsun, neo-faşist bir politik ruhu benimseyen bir fail olarak tarihte durduğu nokta artık burası.

Peki tüm bunlar kaçınılmaz mıydı? Hayır. Rusya, Sovyetlerin çöküşünden sonra çok erken bir devirde kritik bir dönemde demokrasi yerine kapitalizmi önceledi ve bunun üzerine otoriter bir rejim inşa edildi. Tarihin sonunda tüm dünyaya bir reçete olarak sunulan neoliberal piyasa sistemi üzerine inşa edilmiş bir liberal demokrasi anlayışının bir ülkeye sonuçları düşünülmeden hızlıca dayatılmasının yarattığı yıkımın içinden Rusya’da bugünkü otoriter neo-faşist tek adam rejimi ortaya çıktı. Neoliberal ideolojinin piyasayı tanrısal ve dokunulmaz bir konuma yerleştiren anlayışı günün sonunda kritik dönemeçlerde demokrasinin değil kapitalizmin öncelenmesine sebep oldu. Bedeli halklar için ağır olsa bile zamanında neredeyse köktenci bir anlayış ile körü körüne bağlı kalınan bu Fukuyamacı anlayış, Rusya’da demokrasiyi değil otoriter kapitalizmi egemen kıldı.

Peki Rusya’da yaşanan hikâye pespembe bir dünyada istisnai bir durum muydu? Yine hayır. Piyasa düzeninin mutlakıyetinin hâkim olduğu bir düzende krizlerle karşılaşılınca bedeli halkın ödemek zorunda kaldığı tek ülke Rusya mı? Tabii ki hayır. Acı reçeteler hepimizin bildiği bir hikâye. Avrupa’dan ABD’ye, Türkiye’den Tayland’a yıllardır her yerde aynı paradigma içerisinden krizlere çare arandıkça ve belli bir ekonomik doktrin ve sınıf demokratik iradeye baskın geldikçe her yerde reaksiyoner hareketler ortaya çıkmadı mı? Ve bu reaksiyoner hareketler birbirine çok da benzer değil mi? ABD’de Trump eskide kalmış bir altın çağın nostaljisi üzerine kurulu otoriter sağcı ve popülist bir vizyon üzerine söylemlerini inşa etmedi mi? Peki Erdoğan neyin üzerine iktidara geldi ve sonra nasıl bir figüre dönüştü? Nostalji, hınç, öfke, reaksiyoner sağcılıkla kitleleri besleyen bir “güçlü lider”e dönüşmedi mi? Toplumun dokusunu da kendi serüveniyle birlikte milliyetçi muhafazakâr bir şekle büründürmedi mi? Veya geçmiş imparatorluğun ve İngiliz ihtişamının nostaljisiyle ve göçmen karşıtlığıyla beslenen bir Brexit kampanyası? Le Pen? Modi? Bolsonaro? Orban? Tarihsel revizyonizm, ultra-milliyetçilik, geçmişin emperyalist hayallerinin hortlaması ve irredantizm. Biz gerçekten çok istisnai bir durumu mu yaşıyoruz, yoksa dünyada egemen kılmayı tercih ettiğimiz ekonomik ve politik doktrinler yüzünden mi bu küresel karanlığa gömüldük, asıl sorulması gereken soru bu.

Zizek’in dediği gibi “küresel kapitalizm altında kültürel, etnik ve dini çatışmalar geriye kalan tek siyasi mücadele biçimi”dir. Solun fikren tamamen toplumların siyasal ufku dışına çıktığı, piyasanın mutlakiyeti üzerine kurgulanmış köktenci bir politik tahayyülün karşısında elimizde kalan tek şey bir medeniyetler çatışması olacaktır. Siyasal ufkumuzun piyasa mutlakıyeti dışında seçenekleri algılayamadığı, siyasal merkezi işgal eden tüm politik tahayyülün “(neo)liberal demokrasiye” sıkıştırıldığı bir yerde her krizde yükselen güvencesizlikle birlikte reaksiyoner sağa yöneliş artmaya devam edecektir. Bununla birlikte de demokrasi dediğimiz o değerli varoluş biçimi elimizden daha da hızlı bir biçimde kayıp gidecektir.

“‘Medeniyetler çatışması’, tarihin sonunda gelen siyasettir. Etnik ve dini çatışmalar, küresel kapitalizme uygun bir mücadele biçimidir. ‘Politika sonrası’ bir çağda – asıl siyasetin yerini yavaş yavaş uzmanların sosyal yönetiminin aldığı – geriye kalan meşru çatışma kaynakları kültüreldir (etnik, dini). ‘İrrasyonel’ şiddetin yükselişi, toplumlarımızın depolitize edilmesinden kaynaklanmaktadır” diyor Zizek. Bugün yaşadığımız kâbustan kurtulmak ve bu kısır döngüden çıkarak yeni kâbusları engellemek için politik olanın ekonomik olan üzerindeki hakimiyetini yeniden kurmak, piyasaların ve kapitalizmin değil demokrasinin egemenliği demeyi mümkün kılacak zihinsel devrimi gerçekleştirmek zorundayız. İfşa edilen ve öldürülmesi gereken tarihin sonu budur.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu