Demokrasi ve SolDış Politika ve EnternasyonalizmDünyaEkonomi ve KamuculukGündemPolitika

Solun Savaşa Karşı Çıkmak Konusunda Uzun ve Gururlu Bir Tarihi Var – Marcello Musto

Solun militarizme karşı muhalefetinin geleneğinin Birinci Enternasyonal’e kadar uzanan uzun ve zengin bir geçmişi var. Kapitalizm altında savaşın kökenlerini anlamak ve solcular olarak buna açık muhalefetimizi sürdürmemize yardımcı olmak için bu mükemmel bir kaynak.

Siyaset bilimi, savaş dürtüsünün arkasındaki ideolojik, politik, ekonomik ve hatta psikolojik motivasyonları araştırırken, sosyalist teori, kapitalizmin gelişimi ile savaşların yayılması arasındaki bağı vurgulayarak en ikna edici katkılardan birini yaptı. Sol, uzun süredir savaşa karşı muhalefetini teorileştirdi ve sosyalist teorisyenlerin ve örgütlerin son 150 yıldaki ana argümanları, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığına karşı çıkmak ve NATO’ya karşı çıkmaya devam etmek için yararlı kaynaklar sunuyor.

Savaşlar -devrimlerle karıştırılmaması gereken- nadiren sosyalizm teorisyenlerinin umduğu demokratikleştirici etkiye sahip oldu. Gerçekten de, hem insan maliyeti hem de üretim kaynaklarının yok edilmesi nedeniyle, bir devrimi gerçekleştirmenin en kötü yolu olduklarını sıklıkla kanıtlamışlardır. Bu geçmişte doğruysa, kitle imha silahlarının sürekli olarak çoğaldığı çağdaş toplumlarda daha da belirgin.

Savaşın Ekonomik Nedenleri

Birinci Enternasyonal sırasında, onun başlıca liderlerinden biri olan César de Paepe, şu soruna ilişkin işçi hareketinin orijinal konumunu formüle etti: kapitalist üretim rejimi altında savaşlar kaçınılmazdır. Çağdaş toplumda, savaşlar hükümdarların veya diğer bireylerin hırsları tarafından değil, baskın sosyal-ekonomik model sebebiyle ortaya çıkar. İşçi hareketi için uygarlıktan çıkarılacak ders, savaşların tamamının işçiler arasında onları hayatta kalmak için gerekli araçlardan yoksun bırakan “bir iç savaş” olarak değerlendirilmesi gerektiği oldu.

Karl Marx, yazılarının hiçbirinde savaş üzerine ya da savaşa karşı alınması gereken doğru tutum için bir kılavuz- parçalı ve bazen çelişkili – görüşlerini yansıtmadı. Kapital’de şiddetin ekonomik bir güç olduğunu, “yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesi” olduğunu savundu. Ancak savaşı, toplumun devrimci dönüşümü için çok önemli bir kısayol olarak düşünmedi ve siyasi etkinliğinin temel amacı, işçileri uluslararası dayanışma ilkesine bağlamaktı.

Savaş, Friedrich Engels için o kadar önemli bir soruydu ki, son yazılarından birini buna adadı. “Avrupa Silahsızlandırabilir mi?”de, önceki yirmi beş yılda her büyük gücün rakiplerini askeri ve savaş hazırlıkları açısından geçmeye çalıştığını kaydetti. Bu, eşi görülmemiş düzeyde silah üretimini gerektirdi ve Eski Kıta’yı “dünyanın hiç görmediği bir yıkım savaşına” yaklaştırdı. Engels’e göre, “Sürekli ordular sistemi, Avrupa’da o kadar uç noktalara taşınmıştır ki, ya askeri yük nedeniyle halklara ekonomik yıkım getirmeli ya da genel bir imha savaşına dönüşmelidir”. Engels, analizinde, sürekli orduların esas olarak iç siyasi olduğu kadar dış askeri amaçlar için de muhafaza edildiğini vurgulamayı unutmadı. Proletaryayı ve işçi mücadelelerini bastırmak için güçleri artırarak, “dış düşmana karşı iç düşmandan daha fazla koruma sağlamayı” amaçladılar. Halk katmanları, savaş maliyetlerini vergiler ve devlete asker sağlanması yoluyla herkesten daha fazla ödediğinden, işçi hareketi “barışın tek etkili garantisi” olarak “[askeri] hizmet süresinin uluslararası anlaşmayla kademeli olarak azaltılması” ve silahsızlanma için savaşmalıdır.

Testler ve Çöküş

Barış zamanı teorik tartışmasının, işçi hareketi temsilcilerinin başlangıçta savaşların tümüne olan desteğe karşı çıktığı durumlarla yüzleşmek zorunda kaldığı, çağın önde gelen siyasi sorununa dönüşmesi çok uzun sürmedi. 1870 Fransa-Prusya ihtilafında (Paris Komünü’nden önce gelen), Sosyal Demokrat milletvekilleri Wilhelm Liebknecht ve August Bebel, Bismarck’ın Almanya’sının ilhakçı hedeflerini kınadılar ve savaş kredilerine karşı oy kullandılar. “Savaşa devam etmek için ek fon sağlanması için tasarıyı reddetme” kararları, onlara vatana ihanetten iki yıl hapis cezası getirdi, ancak bu, işçi sınıfına kriz üzerine bir alternatif inşa etmenin yolunu göstermeye yardımcı oldu.

Avrupa’nın büyük güçleri emperyalist yayılmalarını sürdürdükçe, savaş konusundaki tartışmalar İkinci Enternasyonal’in tartışmalarında her zamankinden daha fazla ağırlık kazandı. Kuruluş kongresinde kabul edilen bir karar, barışı “işçilerin herhangi bir kurtuluşunun vazgeçilmez önkoşulu” olarak yüceltmişti. Weltpolitik – İmparatorluk Almanya’sının uluslararası arenada gücünü genişletmek için uyguladığı saldırgan politika – jeopolitik ortamı değiştirdikçe, anti-militarist ilkeler işçi hareketinde daha derinlere indi ve silahlı çatışmalarla ilgili tartışmaları etkiledi. Savaş artık yalnızca devrimci fırsatlar yaratmak ve sistemin çöküşünü hızlandırmak olarak görülmüyordu (Solda Maximilien Robespierre’in “devrimsiz devrim olmaz” görüşüne kadar uzanan bir fikir). Proletarya için açlık, yoksulluk ve işsizlik biçimindeki ağır sonuçları nedeniyle artık bir tehlike olarak görülüyordu.

İkinci Enternasyonal’in 1907’deki Stuttgart Kongresi’nde kabul ettiği “Militarizm ve Uluslararası Çatışmalar Üzerine” kararı, işçi hareketinin ortak mirası haline gelen tüm kilit noktaları özetledi. Bu noktalar arasında şunlar vardı: askeri harcamaları artıran bütçelere karşı oy, daimi ordulara karşı antipati ve bir halk milis sistemi tercihi. Yıllar geçtikçe, İkinci Enternasyonal kendisini barıştan yana bir eylem politikasına gitgide daha az adadı ve Avrupa sosyalist partilerinin çoğunluğu Birinci Dünya Savaşı’nı desteklemeye başladı. Bu sürecin feci sonuçları oldu. “İlerlemenin faydalarının” kapitalistler tarafından tekelleştirilmemesi gerektiği düşüncesiyle işçi hareketi, egemen sınıfların yayılmacı amaçlarını paylaşmaya başladı ve milliyetçi ideoloji tarafından boğuldu. İkinci Enternasyonal, savaş karşısında tamamen aciz olduğunu kanıtladı ve ana hedeflerinden birinde başarısız oldu: barışın korunması.

Rosa Luxemburg ve Vladimir Lenin, savaşın en güçlü iki muhalifiydi. Luxemburg, solun teorik anlayışını genişletti ve militarizmin nasıl devletin kilit bir omurgası olduğunu gösterdi. Diğer komünist liderler arasında az sayıda dengi olan bir inanç ve etkinlik sergileyerek, “Savaşa karşı savaş!” sloganı “işçi sınıfı siyasetinin temel taşı haline gelmelidir” argümanını ortaya koydu. Sosyal Demokrasinin Krizinde yazdığı gibi, İkinci Enternasyonal “bütün ülkelerde proletarya tarafından ortak bir taktik ve eylem gerçekleştiremediği” için çökmüştü. O andan itibaren proletaryanın “temel amacı”, “savaşta olduğu kadar barışta da emperyalizmle savaşmak ve savaşları önlemek” olmalıydı.

Sosyalizm ve Savaş’ta ve Birinci Dünya Savaşı sırasındaki diğer birçok yazısında, Lenin’in büyük meziyeti iki temel soruyu belirlemekti. İlki, burjuvazinin, “tarihsel çarpıtma” ile gerçekte “yağma” savaşları olan ve kapitalizmin sebep olduğu eşitsizlikleri artıran mücadelelere “ilerici bir ulusal kurtuluş duygusu” atfetmeye çalıştığıyla ilgiliydi. İkincisi ise sınıf mücadelesinin yerine “kendi ulusal burjuvazilerinin diğer ülkelerin yağmalanması yoluyla elde ettiği kârlardan lokma” iddiasını koyan sosyal reformistlerin çelişkileri maskelemesiydi. Bu bildirinin en ünlü tezi -devrimcilerin “emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürmeye” çalışmalılar- gerçekten “kalıcı bir demokratik barış” isteyenlerin “hükümetlerine ve burjuvaziye karşı iç savaş” yürütmeleri gerektiğini ima ediyordu. Lenin, tarihin  – daha sonra kendisini yanlışlayacağını bilmeden – bir şeyi göstereceğinden emindi: Savaş zamanında tutarlı bir şekilde sürdürülen herhangi bir sınıf mücadelesi, kitleler arasında “kaçınılmaz olarak” devrimci bir ruh yaratacaktı.

Sınır Çizgileri

Birinci Dünya Savaşı, yalnızca İkinci Enternasyonal’de değil, aynı zamanda anarşist harekette de bölünmeler yarattı. Çatışmanın patlak vermesinden kısa bir süre sonra yayınlanan bir makalede, Pëtr Kropotkin “insanlığın ilerlemesi fikrine değer veren herhangi bir kişinin görevinin Batı Avrupa’daki Alman işgalini ezmek olduğunu” yazdı. İtalyan anarşist Enrico Malatesta, Kropotkin’e verdiği yanıtta, “Alman zaferinin kesinlikle militarizmin zaferi anlamına geleceğini, ancak Müttefikler için bir zaferin Avrupa ve Asya’da Rus-İngiliz egemenliği anlamına geleceğini” savundu.

On Altılar Manifestosu’nda Kropotkin, “tüm kurtuluş umutlarımızın yok edilmesini temsil eden bir saldırgana direnme” gereğini savundu. Üçlü İtilaf’ın Almanya’ya karşı kazandığı zafer, daha az kötü olacak ve mevcut özgürlükleri baltalamak için daha az şey yapacaktı. Öte yandan, Malatesta ve Anarşist Uluslararası Savaş Karşıtı Manifesto’yu imzalayan arkadaşları, “Saldırı ve savunma savaşları arasında hiçbir ayrım yapılamaz” dedi. Ayrıca, “Savaşanların hiçbirinin meşru müdafaa talep etme hakkı olmadığı gibi, medeniyet üzerinde hak iddia etme hakkı da yoktur” diye eklediler.

Savaşa karşı tutumlar feminist harekette de tartışma yarattı. Kadınların uzun süredir erkek tekeli olan işlerde askere alınmış erkeklerin yerini alma ihtiyacı, yeni doğan oy hakkı hareketinin büyük bir bölümünde şovenist ideolojinin yayılmasını teşvik etti. Kapılarda düşmanı çağrıştırarak, savaşı temel sosyal reformları geri almak için kullanan ikiyüzlü hükümetlerin ifşa edilmesi, Rosa Luxemburg’un ve zamanın komünist feministlerinin en önemli başarılarından biriydi. Militarizme karşı mücadelenin ataerkilliğe karşı mücadele için ne kadar önemli olduğunu birbirini izleyen nesillere gösterecek cesaretle ilk adım atanlar onlardı. Daha sonra, savaşın reddi, Uluslararası Kadınlar Günü’nün ayırt edici bir parçası haline geldi ve herhangi bir yeni çatışmanın patlak vermesi üzerine savaş bütçelerine muhalefet, uluslararası feminist hareketin birçok platformunda belirgin bir şekilde öne çıktı.

Nazi-Faşist cephesinin yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da tırmanan şiddeti ve İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, 1914-18 savaşından daha da menfur bir senaryo yarattı. Hitler’in birlikleri 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldırdıktan sonra, Nazizmin yenilgisiyle sona eren Büyük Vatanseverlik Savaşı, Rus ulusal birliğinin o kadar merkezi bir unsuru oldu ki, Berlin Duvarı’nın yıkılmasına dahi dayanarak günümüze kadar devam etti.

Dünyanın savaş sonrası iki bloğa bölünmesiyle birlikte, Joseph Stalin uluslararası komünist hareketin ana görevinin Sovyetler Birliği’ni korumak olduğunu düşündü. Doğu Avrupa’da sekiz ülkeden oluşan bir tampon bölge oluşturulması bu politikanın temel direğiydi. 1961’den itibaren, Nikita Kruşçev’in önderliğinde Sovyetler Birliği, “barış içinde bir arada yaşama” olarak bilinen yeni bir siyasi rotaya başladı. Ancak bu yapıcı işbirliği girişimi, “gerçekte var olan sosyalizm” ülkelerine değil, yalnızca ABD’ye yönelikti. 1956’da Sovyetler Birliği, Macar Devrimini vahşice ezmişti. Benzer olaylar 1968’de Çekoslovakya’da gerçekleşti. “Prag Baharı” sırasında demokratikleşme talepleri ile karşı karşıya kalan Sovyetler Birliği Komünist Partisi Politbürosu, oybirliğiyle yarım milyon asker ve binlerce tank göndermeye karar verdi. Leonid Brejnev, eylemi Varşova Paktı ülkelerinin “sınırlı egemenlik” dediği şeye atıfta bulunarak açıkladı: “Sosyalizme düşman güçler, bir sosyalist ülkenin kalkınmasını kapitalizme çevirmeye çalıştığında, bu sadece ülkenin sorunu değil, tüm sosyalist ülkelerin ortak sorunu ve kaygısıdır.” Dedi.  Bu anti-demokratik mantığa göre, “sosyalizm”in ne olduğu ve ne olmadığı tanımı, doğal olarak Sovyet liderlerinin keyfi kararına düşüyordu.

1979’da Afganistan’ın işgali ile Kızıl Ordu yeniden Moskova’nın dış politikasının önemli bir aracı haline geldi ve kendi “güvenlik bölgesi” olarak tanımladığı bölgeye müdahale hakkını talep etmeye devam etti. Bu askeri müdahaleler yalnızca genel bir silah indiriminin aleyhine çalışmakla kalmadı, aynı zamanda sosyalizmi gözden düşürmeye ve küresel olarak zayıflatmaya da hizmet etti. Sovyetler Birliği, Soğuk Savaş’ın başlangıcından bu yana, aşağı yukarı gizlice darbeleri destekleyen ve dünya çapında yirmiden fazla ülkede demokratik olarak seçilmiş hükümetlerin devrilmesine yardımcı olan ABD’ninkinden farklı olmayan şekillerde hareket eden emperyal bir güç olarak görülüyordu.

Solda Olmak Savaşı Karşı Olmaktır

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, diğer ülkelerin işlerine müdahale miktarını azaltmadı ve her halkın içinde yaşadığı siyasi rejimi seçme özgürlüğünü artırmadı. Rus-Ukrayna savaşı, Sol’u tekrardan bir ülkenin egemenliği saldırı altında olduğunda nasıl tepki verileceği ikilemiyle karşı karşıya bıraktı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınamamak, Venezüella hükümeti adına siyasi bir hatadır ve ABD’nin gelecekte işleyebileceği olası saldırganlık eylemlerinin kınanmasını daha az inanılır hale getirir.

Lenin’in Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’ndaki sözlerini hatırlatarak: “Bir emperyalist güce karşı ulusal kurtuluş mücadelesinin, belirli koşullar altında, başka bir “Büyük” Güç tarafından eşit derecede emperyalist çıkarları için kullanılabileceği gerçeği, Sosyal Demokrasiyi, ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanımaktan vazgeçmeye ikna etmekte artık hiçbir ağırlığı yoktur.” Genellikle oyunda olan jeopolitik çıkarların ve entrikaların ötesinde, Sol güçler tarihsel olarak ulusal kendi kaderini tayin etme ilkesini desteklediler ve tek tek devletlerin sınırlarını nüfusun açık iradesi temelinde kurma hakkını savundular. Kendi Kaderini Tayin Üzerine Tartışmanın Sonuçları’nda Lenin şöyle yazıyordu: “Eğer sosyalist devrim Petrograd, Berlin ve Varşova’da muzaffer olsaydı, Polonya sosyalist hükümeti, Rus ve Alman sosyalist hükümetleri gibi, ‘Ukraynalıların Polonya sınırlarında zorla alıkoymaktan’ vazgeçerdi. Öyleyse neden Vladimir Putin liderliğindeki milliyetçi hükümete farklı bir şey verilmesi gerektiğini öne sürüyorsunuz?

Öte yandan, Soldaki pek çok kişi – doğrudan veya dolaylı olarak – yeni bir birlik kutsallığını körükleyen ortak savaşçı olma cazibesine teslim oldu. Bugün böyle bir konum, Atlantikçilik ile pasifizm arasındaki ayrımı giderek daha fazla bulanıklaştırmaya hizmet ediyor. Tarih gösteriyor ki, ilerici güçler savaşa karşı çıkmadıklarında varoluş nedenlerinin önemli bir bölümünü kaybederler ve karşıt kampın ideolojisini yutarlar.

Bu, İtalyan Komünistlerinin Kosova ve Afganistan’daki NATO müdahalelerini veya İspanya’daki Unidas Podemos’un çoğunluğunun Ukrayna’ya silah gönderilmesini desteklediği gibi, Sol partiler hükümetteki varlıklarını siyasi eylemlerini ölçmenin temel yolu haline getirdikleri zaman olur.

Bonaparte Demokrasi Değildir

Marx, 1854’te Kırım Savaşı üzerine yazdığında, Rus karşıtı koalisyonu yücelten liberal demokratlara karşı şunları yazmıştı: “Rusya’ya karşı olan savaşı özgürlük ve despotizm arasındaki bir savaş olarak tanımlamak bir hatadır. Bonaparte’ın özgürlüğü temsil edemeyeceği gerçeğini bir kenara bırakırsak, bu savaşın amacı, milletlerin özgürlüğünü ve bağımsızlığını sınırlandıran Viyana anlaşmasının devamını sağlamaktır.” Bonaparte’ı Amerika Birleşik Devletleri ve Viyana antlaşmasını NATO ile değiştirirsek, bu gözlemler bugün için yazılmış gibi görünüyor.

Hem Rus hem de Ukrayna milliyetçiliğine ve NATO’nun genişlemesine karşı çıkanların düşünceleri, siyasi kararsızlığın veya teorik belirsizliğin işareti değil. Son haftalarda, bir dizi uzman (ki bu hiçbir şekilde Rus işgalinin barbarlığını azaltmaz) çatışmanın köklerine ilişkin açıklamalarda bulundu ve savaşı mümkün olan en kısa sürede bitirmenin ve en az zayitla sona erdirmenin yolu olarak iki tarafla da yan yana durmama politikasını ortaya koydular.

İki kesin noktaya dayalı olarak aralıksız diplomatik faaliyeti sürdürmek gerekiyor: gerilimi düşürme ve bağımsız Ukrayna’nın tarafsızlığı.

Rusya’nın hamlelerinin ardından NATO’ya artan desteğe rağmen, kamuoyunun dünyanın en büyük ve en saldırgan savaş makinesi olan NATO’yu küresel güvenlik sorunlarının çözümü olarak görmemesi için daha çok çalışmak gerekiyor. Genişleme ve tek kutuplu egemenlik yolunda, dünyada savaşa yol açan gerilimleri körüklemeye hizmet eden tehlikeli ve etkisiz bir örgüt olduğu gösterilmelidir.

Clausewitz’in ünlü özdeyişinden alıntı yapacak olursak, “sol için savaş, siyasetin başka yollarla devamı” olamaz. Gerçekte, savaşın varlığı, yalnızca siyasetin başarısızlığını onaylar. Sol hegemonyaya geri dönmek ve tarihini bugünün sorumluluları için kullanabildiğini göstermek istiyorsa, pankartlarına silinmez bir şekilde “anti-militarizm” ve “Savaşa hayır!” sözlerini yazması gerekiyor.


Bu yazı İVME Hareketi ile iletişimini ve iş birliğini sürdüren Marcello Musto’nun isteği üzerine İVME Hareketi tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu