Demokrasi ve SolEkonomi ve KamuculukEmek, Dijitalleşme ve GelecekToplum ve Siyaset

Sendikalar Neden İyidir – Ama Yeterince İyi Değildir? – Barry Eidlin (Çeviri: Ömer Ünal)

Sosyalistler için sendikalar paradoksal örgütlerdir. Bir yandan sendikalar, sermayeye karşı koyabilecek ve iktidar için ona meydan okuyabilecek bir işçi örgütü yaratmak için elzemdir. Ama aynı zamanda bu işçileri dünyayı dönüştürmek amacıyla harekete geçirmek için yetersiz bir araçtır.

     İşçi sendikaları, uzun süredir Marksist teoride paradoksal bir konum işgal ediyor. Bunlar, işçi sınıfının kolektif bir aktör olarak şekillenmesinin temel bir ifadesi ve işçi sınıfı eyleminin temel bir aracıdır. “İşçi sınıfı” veya “işçi sınıfı hareketinden” bahsettiğimizde, genellikle ya sendikalar halinde örgütlenmiş ya da kendilerini sendikalar halinde örgütlemeye çalışan işçilerin eylemlerini analiz ediyoruz.

     Aynı zamanda sendikalar, işçi sınıfının Marksist teorinin temel hedeflerinden birine ulaşması için kusurlu ve eksik bir araçtır: kapitalizmi devirmek. Sendikalar varoluşlarıyla, kapitalist sınıflı toplumu onaylar ve güçlendirir. İşverenlerle esas olarak ücretler, sosyal haklar ve çalışma koşulları için pazarlık yapan örgütler olarak, sendikalar yalnızca kapitalistlerle ilişki içinde var olurlar. Bu, onları iş ilişkisini dönüştürmek değil, hafifletmek ve yönetmek için tasarlanmış neredeyse tanım gereği reformist kurumlar haline getiriyor.

     Birçok sendika bu muhafazakâr, yönetsel role uyum sağlamıştır. Diğerleri, sermayenin gücüne meydan okumada kilit rol oynamıştır. Hatta bazıları bir anda isyancı rolleri ve diğer zamanlarda yönetici rolleri oynamıştır. Sendikalar işyeri isyanları örgütlediğinde, bu bazen demokrasiyi genişleten ve büyük ölçekli politika reformlarına yol açan siyasi baskıya dönüşmüştür. Tespit edebileceğimiz birkaç devrimci tarihsel momentte, ister sendikalar isterse başka bir şey olarak adlandırılsın, işçi örgütlenmesi esas olmuştur.

     Bu nedenle, işçi sendikaları ve hareketleri uzun zamandır Marksist tartışmanın merkezi bir odak noktası olmuştur. Tartışma özünde, sendikaların sınıf oluşumundaki rolü, devrimci işçi sınıfı öznesinin (agent) yaratılması etrafında yoğunlaşıyor.

     Tartışma dört temel soruya odaklanıyor. Birincisi, sendikalar ne dereceye kadar mevcut üretim ilişkilerini ve sınıf mücadelesini basitçe yansıtıyor ya da bu ilişkileri aktif olarak şekillendiriyor? İkincisi, eğer sendikalar sınıf mücadelesini aktif olarak şekillendiriyorsa, neden ve hangi koşullar altında onu güçlendirir veya engellerler? Üçüncüsü, sendikalar sınıf kimliklerini nasıl şekillendirir ve bu, sendikaların eylem kapsamını nasıl etkiler? Dördüncüsü, sendikalar ve siyaset arasındaki ilişki nedir?

     Bu soru iki alt sorudan oluşuyor: Sendikalar, işyerindeki mücadelelerin daha geniş siyasi mücadeleler haline gelmesine ne ölçüde yardımcı oluyor veya bunu engelliyor? Sendikalar, siyasi talepleri ilerletmek için daha geleneksel bir araç olan siyasi partilerle nasıl ilişki kurmalıdır?

     Aşağıda, Karl Marx’ın Oxford El Kitabı’ndan[1] (Oxford University Press, 2019) bir bölüm bulunmaktadır. Sendikaları çevreleyen Marksist tartışmaları, daha önce bahsedilen dört sorudan yola çıkarak değerlendiriyor. Tarihsel olarak ilerliyor, önce Marx ve Engels’in sendikaların rollerini ve sınırlamalarını nasıl kavradıklarını inceliyor, ardından sınıf ilişkileri ve siyasetin zaman içinde değişmesiyle Marksizm içindeki değerlerinin bu tartışmaları nasıl takip ettiğini izliyor. Bu bölümde, işçi sendikalarının ve hareketlerin kendi tarihçesini içerse de, odak noktası Marksist teorisyenlerin bu hareketler hakkında nasıl düşündükleri ve bunlarla nasıl ilişki kurdukları üzerinedir.

—————————————

     Marx ve Engels, hiçbir zaman sistematik olarak olmasa da, zamanlarının sendikaları hakkında kapsamlı bir şekilde yazdılar. Sendikalarla ilgili yazılarının çoğunluğu, zamanlarının somut emek mücadelelerine cevap verdi. İlk çalışmalarından itibaren, sendikaların, burjuvaziye karşı sınıf mücadelesini ilerletebilecek bir işçi sınıfı temsilcisi (agent) yaratmadaki zorunluluğunu ve sınırlamalarını kavradılar. Bu, sosyalizmin, genellikle hızla erozyona uğrayan zanaatkâr üreticiler topluluğunu yeniden inşa etmeye yönelik idealize edilmiş görüşlere dayanan ve sınıf örgütlenmesini veya sınıf mücadelesini vurgulamayan önceki türevlerinden ayrıldı[2].

     İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu’nda yükselen sendikacılık biçimleri hakkında yazan Engels, işçilerin birincil mücadelelerinin ücretler gibi maddi meseleler üzerinde olmasına rağmen, daha derin bir sosyal ve politik çatışmaya işaret ettiğini gözlemledi:

“Bu sendikalara ve onlardan kaynaklanan grevleri asıl önemli hale getiren nokta, işçilerin rekabeti ortadan kaldırmaya yönelik ilk girişimleri olmalarıdır. Sendikalar burjuvazinin hâkimiyetinin tamamen işçiler arasındaki rekabete, yani işçilerin birlikten yoksun olmaları gerçeğine dayandığını ima ederler; yani, uyum istekleri üzerine. Her ne kadar tek yönlü ve sınırlı bir biçimde olursa olsun bugünkü sosyal düzenin can damarına karşı, rekabete karşı çıktıklarından sendikalar, bu sosyal düzen için en büyük tehlikeyi oluşturmaktadırlar”.

     Aynı zamanda Engels, sendikal mücadeleler olarak bile “işçilerin burjuvazinin her şeye kadirliğine karşı muhalefetini [canlı tuttu]”, onları da “egemen sınıfın iktidarını kırmak için sendikalar ve grevlerden daha fazlasının gerekli olduğunu kabul etmeye [zorladılar].”

     Burada Engels, sorunun püf noktasını dile getiriyor. Birincisi, sendikalar hem burjuvaziye karşı çıkan hem de iktidar için ona meydan okuyabilecek kolektif bir aktör yaratarak işçi sınıfı oluşumu için gereklidir. İkincisi, bu kolektif aktörü yaratmak ve harekete geçirmek için yetersiz araçlardır.

     Marx ve Engels, sendikaların işçi sınıfı oluşumu için gerekli olduğunu anladılar çünkü, Kapitalizmde, bireysel işçilerin emek güçlerini bir ücret karşılığında bir işverene sattığı “özgür emek” sistemi, işçiler arasındaki ilişkileri parçalıyor ve birbirleriyle rekabet etmelerini sağlıyor. Komünist Manifesto’da anlatıldığı gibi, burjuvazi “insanla insan arasında çıplak kişisel çıkardan, duygusuz ‘nakit ödemeden’, işçileri rekabetin tüm değişimlerine, piyasanın tüm dalgalanmalarına maruz bırakmaktan başka bir bağ bırakmamıştır.”

     İşçiler, ırk, etnik köken veya din gibi diğer kolektif kimliklere dayalı olarak örgütlenirken, sadece sendikalar onları sömürünün kaynağına -burjuvaziye karşı işçi olarak birleştirebilirdi. Sendikalar, “ücretli emek ve sermaye egemenliği sisteminin tam da yerini alan örgütlü kuruluşlar olarak” bu amaca hizmet ederler.

     Fakat sendikalar proletaryanın şekillenmesine ve iktidar için burjuvaziye meydan okumasına izin verebildikleri gibi, Marx ve Engels de iki nedenden dolayı bunu yapmak için kısmi, kusurlu bir araç olduklarını gördüler.

     Birincisi, sendikaların temelde savunmacı rolü, işverenlerin rekabeti dibe çekme çabalarına karşı işçileri korumak, onların kendilerini “aynı anda onu değiştirmeye çalışmak yerine mevcut sistemin etkilerine karşı bir gerilla savaşıyla” sınırlamaları anlamına geliyordu[3].

     Böylece militan sendikalar bile kendilerini burjuvazinin temel gücüne, özellikle ücretli emek sistemine meydan okumadan “adil bir günlük iş için adil bir günlük ücret” için mücadele ederken buldular. Sendika yetkililerinin bazı katmanları da işçi sınıfının küçük bir kesimi için ayrıcalıklar için savaşmaktan memnundu ve çoğu işçiyi geride bıraktı.

     İkincisi, sendikaların ücretler ve işyeri sorunlarına odaklanması, ekonomik ve politik mücadeleler arasındaki ayrımı güçlendirme eğilimindeydi. Bu bölünme, Britanya’daki daha muhafazakâr “eski” sendikalarda açıkça görülüyordu ve bu sendikalar “ilkesel olarak ve tüzüklerinde her türlü siyasi eylemi yasaklıyordu”.

     Ancak Marx ve Engels, 19. yüzyılın başlarındaki Çartistler ya da 19. yüzyılın sonlarındaki “yeni” sendikalar gibi daha ilerici oluşumlarla bile, işyeri mücadelelerinden siyasete geçişin otomatik olmadığını gördüler.

     Birincisi, ulusal bağlamlarda farklılık gösteriyordu. Engels, Fransız işçilerinin siyasi olarak harekete geçme olasılığının çok daha yüksek olduğunu, İngiliz işçilerinin ise “Hükümete karşı değil, doğrudan burjuvaziye karşı savaştığını” gözlemledi. Ancak ulusal çeşitliliğin ötesinde, ekonomik ve politik mücadeleleri örgütlenmeye göre ayıran, tekrar eden bir bölünme modeli gördüler.

     19. yüzyılın başlarından ortalarına kadar olan İngiliz işçi sınıfı hareketini yansıtan Engels, “toplumsal temelli” Çartistler, “siyasal temelli” Sosyalistler ve muhafazakâr, zanaat temelli sendikalar arasında üçlü bir ayrım olduğunu belirtti. Çartistler “bütün burjuva unsurlardan arınmış salt bir işçi davası” iken, onlar “teorik olarak ne kadar geri, o kadar az gelişmiş” kaldılar. Sosyalistler teorik olarak daha sofistike olabilirdi, ancak onların burjuva kökenleri “işçi sınıfıyla tamamen kaynaşmayı” zorlaştırdı.

     Her ne kadar genç Engels bir Çartizm ve sosyalizm ittifakının devam ettiğini düşünse de ittifakın zor olduğu ortaya çıktı. 1870’lere gelindiğinde, Marx, politik olarak İngiliz işçi sınıfının “büyük Liberal Parti’nin kuyruğundan, yani kapitalistlerin uşaklarından başka bir şey olmadığı” kanaatindeydi.

     Aynı şekilde Engels de İngiliz işçi sınıfının üzerine çullanmıştı. Her ikisi de yeni doğmakta olan bir işçi partisinin tohumlarını görerek, o sırada Birleşik Devletler’deki militan işçi protestosunda umut gördü. Ama bu umut da suya düştü.

     Böylece, sendikalar Marx ve Engels’in temel görevinde başarısız oldular: “işçi sınıfının bir bütün olarak siyasi bir örgütlenmesinin oluşumu.”

     Marx ve Engels’in, sendikaların ekonomik mücadeleden siyasi mücadeleye geçişteki somut güçlüklerine ilişkin ölçülü analizleri, bu geçişin kaçınılmaz göründüğü yerlerde, sendikaların teorik açıklamalarının çoğuyla çelişiyordu. Manifesto’da “proleterlerin bir sınıf olarak ve bunun sonunda da siyasal parti halinde örgütlenmesinin işçilerin kendi aralarındaki rekabet yüzünden sürekli bozulduğunu” belirtirken, aynı zamanda “her seferinde daha güçlü, daha sağlam, daha kudretli olarak doğrulup ayağa kalktığını” da ileri sürdüler.

     Felsefenin Sefaleti’nde Marx, “mücadelede… bu [ekonomik koşullar tarafından işçilere dönüştürülen insan kitlesi] birleşir ve kendisini kendisi için var eden bir sınıf olarak kurar.” Eğer sınıf oluşumunun zorluklarına ve sendikaların bu süreçte oynayabilecekleri çelişkili rollere uyum sağlasalardı, somut analizlerinin teorik sonuçlarını asla ortaya çıkarmazlardı.

     Bununla birlikte, Marx ve Engels’in çalışmalarında, sendikaların sınıf oluşumu ve sınıf mücadelesindeki rolüne ilişkin sonraki Marksist tartışmaları yönlendirecek temel soruların çoğunu embriyonik biçimde saptayabiliriz.

     Marx ve Engels, sendikaların doğal olarak kendi tarihsel dönemlerinin ürünleri olduğunu ve mevcut üretim ilişkileriyle sınırlı olduğunu gördüler. Aynı zamanda, işçi sınıfının örgütsel ifadeleri olarak sendikalar, üretim ilişkilerinin yeniden şekillenmesinde kilit bir rol oynayabilir.

     Sınıf mücadelesini güçlendirmeye veya engellemeye gelince, sendikaların, ücretler ve çalışma saatleri gibi somut pratik işyeri sorunları, proletaryanın mücadele kapasitesini geliştirmede gerekli bir adımdı, ancak aynı zamanda işçileri kapitalist bir çerçeve içinde kısıtlayarak, ücret sisteminin kaldırılması gibi daha geniş talepler için mücadele etme yeteneklerini sınırladı.

     Benzer şekilde, farklı sendika örgütlenmesi türleri, zanaat sendikalarının dar kapsamlı dışlanmasından “yeni” sendikaların daha geniş kapsayıcılığına kadar farklı sınıf kimlikleri yaratabilir. Sendikalar ve siyaset arasındaki ilişkiye gelince, sendikaların işçi sınıfını siyasi talepler etrafında seferber etmedeki gerekli ancak sınırlı rolünü anladılar.

     Yine de bu temel içgörüler parça parça kaldı. Daha sonra teorisyenler onları ete kemiğe büründürecekti.

Marx ve Engels’ten Sonra Sendikalar: Aristokrasi mi, Devrimci Özne mi?

     Marx ve Engels’in sendikalar üzerine daha sonraki yazılarında belirledikleri sorunlar, onların ölümlerinden sonra yoğunlaştı. ABD İşçi Şövalyeleri ve Britanya’daki “yeni sendikalar” gibi umut verici buldukları oluşumlar ya yıkıldı ya da kısa sürede meydan okudukları[4] muhafazakâr “eski sendikalara” benzedi[5]. Marx ve Engels’in çok zaman ve enerji ayırdığı Uluslararası İşçi Derneği veya Birinci Enternasyonal, 1876’da feshedildi.

     Avrupa kıtasında, Bismarck’ın 1878’den 1890’a kadar yürürlükte olan Anti-Sosyalist Yasası, seçkin bir vasıflı işçi katmanı dışında çoğu Alman sendikasını yeraltına sürdü ve endüstriyel işçi sınıfının büyük bölümünü örgütsüz bıraktı[6]. Fransa’da sendikalar[7], İngiltere veya Almanya’dakinden daha politik olarak radikaldi, ancak sayısal olarak daha küçük ve daha zayıftı. Bu arada, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın kapitalist sınıfı, krize girmek şöyle dursun, dirençli olduğunu kanıtladı, gücünü büyüttü ve pekiştirdi[8].

     Marksistler için, kapitalizmin dayanıklılığını, işçi sınıfının zayıflığını ve muhafazakârlığını açıklamaya yönelik sorular, bu sorunların neden var olduğu ve nasıl çözüleceği konusunda tartışmalara yol açmıştı. Eduard Bernstein gibi bazıları, Marx’ın burjuvazinin devrimci olarak alaşağı edilmesi fikrini gözden geçirmeyi önerdi. “Evrimsel sosyalizm” vizyonunda, parlamenter partiler ve kooperatif birlikleriyle birleştirilen sendikalar, kapitalistlerin yerini alarak ekonomi üzerindeki demokratik kontrolü kademeli olarak genişletecekti.

     Karl Kautsky[9] “aynı fikirde olmadığını belirterek kapitalizmin serbest rekabetten tekele ne kadar çok geçtiğine dair uyarıda bulunarak… sendikacıların sosyalist anlayıştan ve sosyalist coşkudan ilham almaları o kadar vazgeçilmez olacağını” ifade etti. Sendikaların kapitalizmi “aşmada en enerjik faktörleri oluşturacağı” konusunda iyimser olsa da zamanının işçi örgütlerinin gerçekliği aksini gösteriyordu.

     İşçi sınıfı muhafazakarlığını açıklamak için, bazıları Marx ve Engels’in kendi gözlemlerinden yola çıkarak, çekirdek endüstrilerdeki işverenlerin süper karlı vasıflı işçi katmanına “rüşvet” vermeyi başardıklarını iddia ettiler. Bu, vasıflı ve vasıfsız işçilerden oluşan geniş bir işçi sınıfı hareketi inşa etmek yerine ayrıcalıklarını korumak için endüstrisiyle uyumlu muhafazakâr bir “emek aristokrasisi” ile sonuçlandı.

     Lenin[10], emperyalistlerin sömürge mülklerinin kendi işçi aristokrasilerine rüşvet vermek için süper karlar yarattığını savunarak fikri küresel aşamaya genişletti. Lenin için bu, yalnızca genel olarak işçi sınıfı muhafazakârlığını açıklamakla kalmayıp[11], aynı zamanda Avrupa işçi hareketlerinin Birinci Dünya Savaşı öncesinde ulusal burjuvazileriyle ittifaklar lehine uluslararası dayanışmayı reddetmesini de açıklamaya yardımcı oldu.

     Bazı vasıflı işçilerin ayrıcalıklarını korumak için muhafazakâr örgütler kurdukları doğru olsa da, bunun bu katmanların kendi ulusal burjuvazileri tarafından “rüşvet verilmesinden” kaynaklandığı fikri incelemeye dayanmamaktadır.[12] İşçi aristokrasisi teorisinin açıklaması en zor olanı, çoğu durumda, en vasıflı işçilerin sınıf çapında talepler için örgütlenen daha geniş sol hareketlerin çekirdeğini oluşturmasıdır. Eleştirmenler, yalnızca beceriye dayalı ücret farklılıklarının değil, işçilerin ulusal burjuvazilerine karşı mücadele etmek için nasıl örgütlendiklerini, sendikaların neden radikal veya muhafazakâr dönüşler yaptığını daha iyi açıkladığını savunuyorlar.

     Diğer teorisyenler işçi sınıfı muhafazakârlığını işçi örgütünün kendisine yüklediler. Georges Sorel[13] gibi sendikalistler için resmi örgütlenme, işçilerin devrimci potansiyellerini gerçekleştirme yeteneklerinin önünde bir engeldi. Aynı şekilde, Alman SPD’de faaliyet gösterme ve gözlemleme deneyimine dayanarak Robert Michels “örgüt diyen oligarşi diyor” sonucuna varmıştır[14].

     Her ikisi de ister partiler ister sendikalar olsun, işçi örgütlerinin zaman içinde, işçilerin çıkarlarını geliştirebilecek faaliyetlerden kaçındıklarını, ancak bunun pahasına örgütün varlığını tehlikeye attığını savundu. Sorel kurtuluşu efsanevi genel grev vizyonunda görürken, Michels “oligarşinin demir kanunu”ndan kaçma konusunda karamsarlığını sürdürdü.

     Rosa Luxemburg, Alman SPD’sindeki tecrübesine dayanarak örgütün muhafazakâr etkilerine karşı da temkinliydi[15]. Özellikle kitle grevleri yoluyla, işçilerin öz-faaliyetlerine duyulan ihtiyacı vurguladı. Ancak Sorel’den farklı olarak, görünüşte “kendiliğinden” kitle eyleminin başarısının, liderlik katmanlarının[16] önceki örgütlenmesine bağlı[17] olduğunu anlamıştı.

     Bu bağlamda, işçileri sermayeye karşı birleştirecek örgütlerin nasıl kurulacağı teorisi, “kendiliğindenci” konumunun çoğu zaman “seçkinliğine” karşı çıkmasına rağmen, Lenin’inkine[18] benziyordu.” Birçoğu, Lenin’in, sendikaların, genellikle işçi sınıfının dışından gelen, aydınların siyasi partileriyle ittifak kurmasını gerektiren burjuvaziyi devirebilecek devrimci özneyi oluşturmak için yetersiz araçlar olduğu yönündeki argümanını vurguluyor.

     Ancak Lenin’in “merkeziyetçiliğine” bu odaklanma, Lenin’in devrimci bilinç ve örgütlenme yaratmada işçilerin kitle eyleminin temel önemini[19] ne ölçüde takdir ettiğini[20] görmezden geliyor.

     Hem Lenin hem de Luxemburg, işçilerin temel sorununu “ekonomizm”in üstesinden gelmek olarak gördü. Bu, sermayeye karşı mücadeleyi, sendikaların ekonomik sorunlar üzerinde pazarlık yaptığı ve parlamenter partilerin siyasi sorunları ele aldığı farklı ekonomik ve politik bileşenlere ayırmak anlamına geliyordu. Bu, ekonomiyi yöneten yasaları verili kabul ederek emeğin altını oydu ve bu yasaların sermayenin egemenliğini kolaylaştıran politik bir sistemin parçası[21] olduğu gerçeğini gizledi.

     Sendikalar, işyeri taleplerine odaklanarak politik-ekonomik ayrımı güçlendirme riskini aldılar. Luxemburg, devletlerin ve örgütlü kapitalistlerin işçi taleplerine yanıt vermek zorunda kalacağı için, bireysel işverenlere karşı ekonomik mücadeleleri siyasi alana getirdiği için kitle eyleminin önemi üzerinde ısrar etti. Lenin, parti aydınlarının iktidarı kendi başlarına ele geçirmek için komplo kurmamasının, kitle eyleminin tamamlayıcısı olarak sınıf mücadelesinin ekonomik ve politik boyutlarını birbirine bağlamaya yardımcı olmasının önemini vurguladı.

     Lenin -Luxemburg’un yaptığı gibi- ekonomik ve politik mücadele arasındaki geçişin otomatik olmadığını anlamıştı. Aksine, işyeri ekonomik mücadeleleri sonucu işçi örgütlenmesinin yapısına ve karakterine bağlı olan sermayenin siyasi egemenliğine meydan okumak için yeni olanaklar yarattı.

     Lenin ve Luxemburg’un kavrayışlarına dayanan Gramsci, sınıf mücadelesinin yalnızca siyasi ve ekonomik boyutlarını değil, aynı zamanda ideolojik boyutlarını[22] da birleştirmeye odaklandı. Zamanının bürokratik sendikalarını eleştirirken, onları işçilerin sanayiyi kontrol etme mücadelesine katılmaları için önemli bir yer olarak görüyordu.

     1920’deki Torino genel grevinden ders alarak, işçi egemenliğini atölyede uygulamanın ve “yeni bir işçi sınıfı lider tabakası” üretmenin bir yolu olarak sendikaları fabrika konseyleriyle birleştirmeyi savundu[23]. Gramsci’ye göre partiler, işçi sınıfı içinde yer alan bu önde gelen “organik” entelektüeller tabakası ile parti temelli “geleneksel” entelektüellerin -Lenin’in “profesyonel devrimcileri”nin bir araya getirilmesinde kilit bir rol[24] oynadı.

     İşçilerin devrimci bilincini inşa etmek, ancak dışarıdan getirilebilecek ya da salt kitlesel eylemden doğabilecek bir şey değildi. Daha ziyade, bu bilincin şekillenebileceği ve siyasi ifade bulabileceği partiler, sendikalar ve fabrika konseylerinden oluşan örgütsel bir altyapının ürünüydü.

     Troçki de Gramsci gibi işçilerin işyerinde sermayeye meydan okumaları için örgütlenmesinde sendikaların rolüne odaklandı. “Sendikaların [sermayeye] yönelik tehlikesinin, bir işçi hükümeti ilkesini — şu an için, el yordamıyla, kararsızca ve yarı yürekli biçimde – ortaya koyduklarını gözlemledi[25]”. Bu ilke, Gramsci’nin organik entelektüellerine benzer şekilde, işyerinde “sınıf bilincine sahip bir azınlık” aracılığıyla geliştirilecektir. Troçki, işçi hükümeti ilkesinin bu kadar kararsız bir şekilde ortaya konulmasına neden olan örgütsel engellerin bir analizini geliştirdi. Bunun, “devlet iktidarına yakınlaşan ve onunla büyüyen” olarak gördüğü sendika bürokrasisinden kaynaklandığını savundu[26]. Ona göre işçi hükümetini kurmak, işçi hareketi içindeki bu bürokratik tabakaya meydan okumayı ve devirmeyi gerektiriyordu.

     Marx ve Engels’in ölümünden sonraki yıllarda işçi sınıfı örgütlenmesini çevreleyen tartışmalar temel bir sorunla boğuşuyordu. Sendikalar ve sosyalist partiler, işçilerin çıkarları için savaşma yeteneklerini engelleyen örgütsel çıkarlar geliştirdiler.

     Ancak kitle eylemi patlak verse ve ara sıra dönüştürücü bir rol oynasa da sendikalist “sürekli sınıf etkinliği” vizyonunu pratikte sürdürmenin zor olduğu görüldü. Bu, geçmiş mücadelelerin kazanımlarını korumak için bir tür örgütlenmenin gerekli olduğunu gösterdi. Dahası, kitlesel eylem gerçeğinin, işçi sınıfı kimliklerini oluşturmak ve işçi çıkarlarını ilerletmek için yetersiz olduğunu kanıtladı.

     Ekonomik ve politik mücadeleler arasındaki bağ, liderlik ve örgütlenme gerektiriyordu. Ancak muhafazakarlığa ve bürokratikleşmeye kapılmayan örgütler inşa etmek bir meydan okuma olarak kaldı.

Savaş Sonrası Dönem: İşçi Sınıfını Sorgulamaya Çağırmak

     20. yüzyılın başlarında kitlesel işçi artışı, çoğu Batılı sanayileşmiş ülkede meşru, yasal olarak tanınan bir varlık olarak sendikaları ortaya çıkardı. Aynı zamanda, radikal sol hareketler, sendikaların devrimci potansiyeli sorununu masadan kaldırarak kararlı bir şekilde yenildi.

     İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle, bu ülkeler, sendikaları resmi toplu pazarlık sistemlerine entegre eden, siyasi olarak sosyal demokrat partiler ve refah devleti rejimleri tarafından desteklenen[27] bürokratik endüstri ilişkileri rejimleri yaratmışlardı[28]. Doğu Bloğunda, Stalinist rejimler sendikaları ya ezdi ya da parti-devlet aygıtının içine çekti[29].

     Tüm dünyada, Soğuk Savaş’ın siyasi ve askeri kısıtlamaları, partiler, sendikalar ve devletler arasındaki ilişkileri derinden şekillendirdi ve kabul edilebilir siyasi söylemin kapsamını sınırlandırdı. Dekolonizasyon/Sömürgecilik hareketleri Üçüncü Dünya’da patladı. Bunların çoğu, Marksist sömürü anlayışlarına dayalı olarak, açıkça sınıf çizgisinde örgütlenmişti.

     Bu hareketler, ABD ile SSCB arasındaki “etki alanları” üzerindeki jeopolitik mücadeleye kapılmıştı[30]. “Batı’da” sınıf temelli seferberlik, komünizm hayaletiyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılıydı ve sosyalistler ve Komünistler ile bunlara bağlı partiler ve işçi sendikaları arasında sadakat ve militanlık sorunları üzerinde sınıf içi çatışmaya yol açtı. “Doğu”da, sınıf seferberliği devlet ideolojisine entegre oldu ve taban faaliyetini boğdu. Bu çatışmalar sendika militanlığını kısıtladı[31] ve bazıları dirense de sendikaları “sorumlu” sosyal pazarlık ortakları olmaya zorladı.

     Ana akım endüstri ilişkileri bilimcileri, sendikaların ve sosyalist partilerin savaş sonrası evcilleştirilmesini doğal bir “olgunlaşma[32]” sürecinin parçası olarak görüyorlardı; bu süreçte sınıf bölünmeleri işyerinde “endüstriyel çoğulculuk[33]” sistemiyle yönetilirken, siyasi talepler rakip partiler arasında “demokratik sınıf mücadelesine[34]” yönlendirilecekti. Ancak endüstriyel yasallığın ve refah devleti reformlarının işçiler için anlamı olan gerçek kazanımları takdir ederken bile, Marksistler bu değişiklikleri tedirginlikle değerlendirdiler.

     Savaş sonrası kazanımlar, savaş öncesi işçi ayaklanmalarının yenilgisi ve daha geniş bir sosyalist vizyon üzerine inşa edildi. İşçi örgütlenmesine ilişkin kilit soru artık “reform veya devrim” değil, bu yenilginin nasıl anlaşılacağı ve sendikaların bu kısıtlı ortamda sermayeye nasıl meydan okuyabileceğiydi.

     Baskın tepki uyum sağlamaktı. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika genelinde, Komünist ve sosyalist partiler ve bunlara bağlı sendikalar, sınıf mücadelesi, işçi denetimi ve kapitalizmin devrilmesi söylemini sürdürdüler. Ancak pratikte, mevcut kapitalist sistem içinde reformlar için savaştılar.

     1970’lere gelindiğinde “Avrupa Komünizmi[35]” adı verilen reformist yönelim ortaya çıktı. Diğerleri için cevap, sendikaların veya işçi sınıfının devrimci aktör (agent) olarak hizmet edebileceği fikrinden vazgeçmekti. Örgütsel düzeyde, sendikaların ve sosyal demokrat partilerin toplumsal değişimin araçları olamayacak kadar bürokratik, kurumsal öz-koruma ile fazla ilgili hale geldiklerini öne sürerken Michels’i tekrarladılar.

     C. Wright Mills’in “Yeni İktidar Adamları” üzerine yaptığı ayrıntılı çalışma, zamanının işçi liderlerinin siyasi, ticari ve askeri seçkinlere nasıl benzediğini ve onlarla nasıl bütünleştiğini gösterdi. Aynı şekilde, Frankfurt Okulu teorisyeni Herbert Marcuse[36], savaş sonrası bürokratikleşmenin ve refah devletinin büyümesinin, emek ve sermaye de dahil olmak üzere “karşıtların birleşmesi” ile karakterize edilen “yeni bir toplum” yarattığını savundu.

     İşçi aristokrasisi teorisini yeniden canlandıran diğerleri ise sendikaların ve temsil ettikleri sanayi işçi sınıfının kendi ulusal burjuvazileri tarafından “satın alındığını” ve çevre ülkelerin emperyalist yağmalarından[37]  faydalanmak için işverenleriyle birleştiklerini açıkladılar. Bazıları daha da ileri giderek[38], çevrede örgütlü işçi sınıfının bile statükoyu yıkmaktan çok korumakla ilgilenen “ayrıcalıklı” bir katman oluşturduğunu savundu[39].

      Ancak bu teorisyenler için sorun sadece örgütsel değildi. İşçilerin kendileri muhafazakâr hale geldiler ve devrimci potansiyellerini kaybettiler. Mills, “tarihsel fail” olarak Marksist işçi sınıfı fikrinin artık geçerli olmadığını, “emek metafiziği” olarak alay ederek “tarihsel olmayan ve belirsiz bir umuda dönüştürülmüş, tarihsel olarak özgül bir fikir” olduğunu ileri sürdü[40].

     Bu fikri geliştiren Marcuse, “işin karakterindeki ve üretim araçlarındaki değişikliklerin” işçi sınıfını sosyal ve kültürel olarak kapitalist topluma entegre ettiğini iddia etti. Savaş sonrası bürokratikleşme, teknolojik yenilik ve otomasyon ve “kitle toplumu”nun artan yabancılaşması, işçi sınıfını yalnızca daha az devrimci kılmakla kalmamış, aynı zamanda daha az anlamlı hale getirmişti.

     O zaman şu soru ortaya çıktı: işçi sınıfının yerini kilit devrimci aktör (agent) olarak hangi toplumsal güç alabilir?

     Öne çıkan iki ana aday (1) öğrenciler ve entelektüellerdi; ve (2) tercihen silahlı küresel köylüler. Toplumsal değişimin failleri üzerindeki bu tartışma, sendikalardan ve işçi sınıfından uzaklığı bakımından önceki sol hareketlerden ayrılan savaş sonrası Yeni Sol’u şekillendirdi. Çoğu öğrenci temelliydi ve Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki köylülerin önderliğindeki gerilla ayaklanmalarının romantikleştirilmiş[41] kavramlarına aşıktı. İşçi sınıfı tabanından ayrılmadan, hareketlerin çoğu[42], bazıları maceracı terör hücrelerine[43] dönüşmekle birlikte, izole edilmiş gruplara[44] dönüştü.

     Bununla birlikte, savaş sonrası solun tüm kesimleri, mevcut kapitalist düzene uyum sağlamaya veya işçi sınıfını temel devrimci özne (agent) olarak terk etmeye istekli değildi.

     Mevcut sendikaların ne hale geldiğini eleştirirken, küçük bir azınlık onların işçi sınıfı örgütlenmesinin araçları olarak öneminde ısrar etmeye devam etti. Bu heterojen kampın çoğu, Troçki’nin işyeri kontrolüne ve sendika bürokrasisinin analizine odaklanmasından etkilendi. Karşılaştıkları temel sorun, dramatik işyeri değişiklikleri ve emek ve sermayenin resmi temsilcileri arasında savaş sonrası boğucu bir “uzlaşma”nın ortasında dinamik bir işçi sınıfı hareketinin nasıl yeniden inşa edileceğiydi.

     Analizleri, (1) çalışma yapısındaki ve koşullarındaki değişiklikleri; (2) işçi sendikalarının örgütsel yapısını ve işleyişini; ve (3) işçi bilincini ve eylemini şekillendiren koşulları anlamaya odaklandı.

     İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda, Johnson-Forest Eğilimi adlı bir grup, çağdaş atölye yaşamını ve sınıf çatışmasının günlük dinamiklerini inceleyen[45] bir dizi broşür yayınladı[46]. Doğrudan atölye deneyimine sahip olan yazarlar, fabrika üretiminin verimliliği en üst düzeye çıkarmak için değil, yönetimin üretim süreci üzerindeki kontrolünü ve bilgisini korumak için nasıl organize edildiğini gösterdi. Yönetim, üretimin iyileştirilmesi için işçilerin yaratıcılığını teşvik etmek yerine atölye disiplinine öncelik verdi.

     Sendikalı işyerlerinde, sendika bürokratlarının, şirketin yönetim hakkını yeniden tasdik etme karşılığında yönetime küçük bir ortak olarak hizmet ettiğini, işçi ücretlerinde, sosyal yardımlarda ve temsilde pazarlık yaptığını savundular. Bu, kişisel yozlaşmanın veya ahlaki kusurların bir sonucu değil, bürokrasinin yapısal bir özelliğiydi.

     Yönetim temsilcileriyle karmaşık, teknik sözleşmeleri müzakere etmek ve yönetmekle görevli tam zamanlı sendika temsilcileriyle savaş sonrası iş ilişkileri, sendikaların bürokratik katmanının temsil ettikleri işçilerden ziyade yönetimdeki meslektaşlarına daha yakın bir günlük deneyime sahip olduğu anlamına geliyordu. Aynı şekilde, saflar arasında ilgisizlik ve muhafazakarlığı, bilgisizliğin bir sonucu olarak değil, patronun gücüne ve sendikanın buna karşı koyamamasına rasyonel bir tepki olarak gördüler.

     Johnson-Forest perspektifi Fransa’da bir izleyici kitlesi buldu, “Socialisme ou Barbarie?”[47] grup broşürlerinin birçoğu ve partizanların fikirleri operaismo (İtalyanca) veya işçicilik olarak bilinen bir perspektifte detaylandırıldığı İtalya’da tercüme edildi. O zamana kadar, Troçkist köklerinden uzaklaşmış, bürokrasiye yönelik keskin şüpheciliği onun Troçki’nin eleştirdiği sendikalizme daha çok benzemesine neden olmuştu.

     Diğer eğilimler, işyerinin, sendikaların ve işçi bilincinin “işçici” analizini geliştirdi, ancak liderlerin veya partilerin kaçınılmaz olarak bürokratik tahakküme yol açan rolünü reddetmeden. Amerika Birleşik Devletleri’nde, “Cochranite” eğilimi[48] bu bakış açısının ilk savunucularından biriydi.

     Liderlerinden biri olan metal işçisi Harry Braverman, 20. yüzyılda kapitalizmde işin nasıl ve neden değiştiğine dair en derin analizlerden birini oluşturan Emek ve Tekelci Sermaye kitabını yazdı. Braverman, işçi gücünün temel kaynağının üretim süreciyle ilgili pratik bilgileri olduğunu gözlemleyerek, yönetimin bu bilgiyi mavi yakalı fabrika, beyaz yakalı ofis ve hizmet işlerinde üretim, konsept ve yürütmeyi ayıran bir “vasıfsızlaştırma” süreci aracılığıyla nasıl kendine mal ettiğini gösterdi.

     Ancak hizmet işinin büyümesini sınıf atomizasyonu ve yabancılaşma kaynağı olarak gören Marcuse ve Mills’in aksine, Braverman bunun sınıf içi farklılıkları azalttığını ve sınıf birliği için yeni olanaklar yarattığını savundu.

     Sendika liderleri, işyeri kontrolünü yönetime devrettiklerinden, sermayeye meydan okumak için bir hareket inşa etmenin uzak hedefi şöyle dursun, işçi gücünün bu parçalanmasıyla yüzleşecek donanıma sahip değillerdi. Ancak Cochranite’ler ve onlar gibi diğerleri, muhafazakâr olsa da, mevcut sendika örgütlenme yapısını savunmanın ve geliştirmenin hala önemi olduğunu düşündüler. Sendika bürokrasisinin yerinden oynatılması[49], işçilerin “rasyonel ilgisizliğinin” aşılması için gerekli ilk adım, işçilerin kolektif bir güç olarak hareket etmeleriydi. Sendikalar bunu mümkün kılabilecek bir yapı sağlıyordu.

     Harekete geçtiğinde, bu hareketi taleplere ve uzun vadeli kazanımlara çevirmek bir sorun olarak kaldı. Bunun çözümü, daha büyük bir sendika demokrasisi için verilen mücadeleydi. Bu, işçilere yeni fikirler ve yeni liderler geliştirmenin yanı sıra hayatlarını şekillendiren kuruluşlar üzerinde kontrol sahibi olma konusunda deneyim kazanmaları için bir mekanizma sağladı.

     Belçikalı Troçkist lider Ernest Mandel, sendika demokrasisinin işçiler arasında “eylem birliğini” geliştirmek için gerekli olduğuna dikkat çekti[50]. İşçiler, ancak demokratik tartışma ve karar alma yoluyla, onları bölen birçok farklılık arasında ortak bir amaç oluşturabilirdi. Demokratik örgütlenmenin işçilerin bilincini dönüştürmedeki merkezi rolünü vurguladı ve Mandel’e göre bu model “[onları] ekonomik hayatta uzun süredir devam eden bir pasiflik, boyun eğme ve itaat etme alışkanlığından kurtardı”.[51]

     O zaman solun emekten ayrıldığı bu dönemde faaliyet gösteren Marksistlerin temel görevi, mevcut sendikaların bürokratik ve muhafazakâr karakterini basitçe kınamak değildi. Daha ziyade, Bağımsız Sosyalist Kulüpler kurucusu Hal Draper’ın belirttiği gibi, “henüz sosyalist olmayan proletaryanın gerçek hareketiyle ilişkilerini nasıl kuracağıydı”.

     Bu, bürokratik ama hala güçlü bir işçi hareketi bağlamında zaten bir meydan okumaydı. Savaş sonrası düzen 1970’lerde saldırıya uğradıkça koşullar daha da sertleşecekti.

Neoliberal Kriz ve “Sınıfın Ölümü”

     Savaştan hemen sonraki on yıllarda, bir değiş tokuş yaşandı: Batı’da işçi sınıfı devrimi olasılığı ortadan kalktı, ancak savaş öncesi işçi sınıfı seferberliği, savaş sonrası ekonomik büyümeyle birleştiğinde, işçiler için gerçek maddi kazanımlar sağladı. 1970’lerde savaş sonrası ekonomik patlama [verimlilik ve ekonomik büyüme] durma noktasına gelirken, bu kazanımlar saldırıya uğradı.

     Bu saldırının anahtarı[52], sanayileşmiş dünyadaki sendikalara yönelik işveren ve devlet öncülüğünde bir saldırıydı[53]. Bu sadece ücretleri ve koruyucu sosyal politikaları aşındırmakla kalmadı, aynı zamanda emek ve sol siyasetin yönünü de şaşırttı. Kuşatılan sendikalar, kurumsal hayatta kalmaya öncelik verdi[54], tavizleri kabul etti ve ayakta kalmak için ademi merkeziyetçilik pazarlığı yaptı[55].

     Bu arada, geleneksel sol partiler boyun eğdi. Komünist partiler, özellikle Sovyetler Birliği’nin 1991’deki düşüşünden sonra söndü ya da çöktü[56]. Sosyal demokrat partiler, işçi sınıfı için savaşma konusundaki retorik taahhütlerinden bile vazgeçtiler; İngiliz İşçi Partisi lideri Tony Blair’in en iyi örneklediği “Üçüncü Yol” liberalizme doğru sürüklenirken[57], iktidardayken mali disiplin adına sendikalara saldırdılar ve bütçeleri kestiler.

            Bu yeni alanla (terrain) karşı karşıya kalan Marksistlerin önündeki zorluk, bir kez daha kapitalizmin nasıl değiştiğini, sendikaların nasıl değiştiğini (veya değişmediğini) ve sermayeye meydan okuyabilecek kolektif bir aktör yaratmada – eğer varsa – hangi rolü oynayabileceklerini anlamaktı.

     Savaş sonrası dönemde olduğu gibi, sendikaların işçi sınıfını örgütleme konusundaki tarihsel rollerini hâlâ oynayabilecekleri fikri şüpheliydi. Ancak savaş sonrası eleştiride sendikaların bürokratik karakterine ve işçi sınıfı muhafazakarlığına odaklanırken, şimdi işçi sınıfı fikrinin kendisi sorgulanmaya başlandı.

     “Post-endüstriyel[58]” veya “postmateryalist[59]” toplumun büyümesiyle ilgili ana akım geleneksel görüşü yansıtan bazıları, üretimdeki düşüşlerin ve teknik ve profesyonel işlerin çoğalmasının sınıf yapısını temelden değiştirdiğini iddia etti. Mavi yakalı çalışmanın aşınması, işçi sınıfının artık sayısal bir çoğunluk olmadığı anlamına gelirken, “bilgi işinin” büyümesi, işçi sınıfından farklı çıkarları olan “yeni bir küçük burjuvazi” yaratmıştı[60].

            Böylece sınıf artık bir zamanlar olduğu gibi birleşemezdi. Daha geniş, daha kapsayıcı siyasi koalisyonlar gerekliydi. Ve sendikalar, hâlâ önemli oldukları ölçüde, ancak bu koalisyonların bir parçası olabilirlerdi.

     Dahası, 1970’lerin krizi Reagan ve Thatcher’ın 1980’lerine, ardından Clinton ve Blair’in 1990’larına bırakırken, sendikaların gerilemesi, sınıf ve sendikaların politik olarak daha az önem taşıdığı iddialarının daha makul görünmesine neden oldu. Savunmada sıkışıp kalan sendikalar, Sol için örgütsel bir çapa işlevi görme konusunda daha az yetenekliydi. Bu dönemde toplumsal seferberlik, olduğu ölçüde, sendikaların dışında da ortaya çıkmıştır.

     Diğerleri, paylaşılan bir sınıf pozisyonunun “ekonomist” kavramlarına dayanan ittifaklardan, öznel, politik olarak belirlenmiş kimliklere dayanan bir ittifak lehine hareket eden sermayeyle yüzleşmek için sosyalist bir strateji savundu. En önemlisi, bu, şimdi daha geniş bir “halk” fikri lehine[61], merkezi siyasi aktör (agent) olarak “işçi sınıfının” yerinden edilmesini[62] içeriyordu. Sosyalist projenin yerini belirsiz bir “radikal demokrasi[63]” hedefi aldı.

     Diğerleri sendikaları veya işçi sınıfını o kadar çabuk terk etmediler. İmalat sanayiinde istihdam ve sendikalaşmadaki düşüşleri kabul etmekle birlikte, yeniden sınıf oluşumu ve yenilgiyi sınıfın çöküşüyle/ölümüyle ​​karıştırmamak konusunda uyardılar[64]. 20. yüzyılın ortalarına ait sanayi işçi sınıfının yerini perakende, eğitim ve bakım işleri gibi hizmet sektörlerine dayalı yeni bir işçi sınıfının alması[65] işçi sınıfının yok olduğu anlamına gelmiyordu ve sendikaların zayıflamış olması [yeni hizmet kollarında çalışan kişilerin sendikalara] ilgisiz oldukları anlamına gelmiyordu. Gerçekten de, sendikalar dışındaki “yeni” toplumsal seferberliğin çoğu sınıf sorunlarını ele aldı ve yeni emek mücadelesi biçimleriyle bağlantılıydı. Aynı şekilde, profesyonel ve teknik işçilerden oluşan “yeni sınıfın” işçi sınıfından farklı çıkarları olması gerekmediğini savundular. Kendileri proleterleşmedikleri ölçüde, bağlılıklarının siyasi ve ideolojik mücadelelerin sonuçlarına bağlı olacağı “çelişkili sınıf konumlarını[66]” işgal ettiler (Wright 1985). İşçiler ve sendikalar şu anda bu mücadelelerin kaybeden tarafındaydı, ancak bu, toptan bir “sınıftan geri çekilme[67]” çağrısına dönüşmedi.

     Yine de toplumsal değişimin kilit aktörü (agent) olarak hala işçi sınıfına bağlı olan Marksistler için, işçi sınıfının geleneksel örgütsel araçları — sosyalist partiler ve sendikalar — sarsıldıkça iktidarı nasıl yeniden inşa edebileceği sorusu devam ediyordu. Sorunun özü hâlâ örgütlenme paradoksunda yatıyordu: Mevcut parti ve sendika örgütleri, zayıflamış hallerinde bile, işçileri başka türlü olanaksız bir ölçekte bir araya getirerek vazgeçilmez bir altyapı sağladılar. Ancak bu, herhangi bir siyasi projenin sermayeye meydan okuması için sınırlı bir altyapıydı.

     Çözümün bir kısmı, işçi sınıfının öz faaliyetini teşvik etmek ve muhafazakâr sendika liderliğine meydan okumak için taban örgütlenmesini güçlendirmekte yatıyordu. Ancak, katı bir bürokrasi altında sürtünen militan bir zümre ve grubun düzgün karşı pozisyonları, işçi bilincinin ve atölye yaşamının gerçeklerini görmezden geldi. İşçilerin belirli şikayetlerini genelleştirmek ve daha geniş bir sınıf bilincini ifade etmek için bir tür liderlik gerekliydi. Ancak liderlik, bilgiyi tekelleştiren ve işçi inisiyatifini kontrol eden[68], güçsüzleştirici bir rol de oynayabilir[69]. Bu nedenle, liderlik karakteri sorunu ve bunun üyelikle ilişkisi büyük önem kazandı.

     Bazıları, resmi ve gayri resmi liderlik rollerine sahip, genellikle solcular olan ve “iş arkadaşlarını ve komşularını bilinçli ve amaçlı bir işçi sınıfına kaynaştırmaya çalışan” bir “militan azınlığı”, bir işçi tabakasını yetiştirme veya yeniden inşa etme görevine odaklandı[70]. Bu katman geçmişteki sendika zaferlerinin anahtarıydı[71], ancak savaş sonrası yıllarda[72] ya aşındı ya da sınır dışı edilmişti[73]. Özellikle Büyük Britanya’da, aynı zamanda diğer Avrupa ülkelerinde[74] ve Avustralya’da[75] mağaza görevlisi ağlarının ortaya çıkmasında potansiyel gördüler. Görevlilerin sendikanın atölye katındaki fiziksel varlığı olarak kendilerine özgü konumu, yönetimin etkin işyeri organizatörleri olarak görev yapma konusundaki doğrudan yetkisinden yeterince özgürlük verirken, sendika liderliğinden bir dereceye kadar bağımsızlıklarını korumak için onları günlük işyeri yaşamına yeterince yakın tuttu. Bu genellikle onları atölye çatışmalarının başına getirdi, ancak Marksistler için umut, işyeri temsilcisi ağlarının bu yerel çatışmaları, zor işçi sınıfı kolektif aktörünü şekillendirmeye yönelik bir gözle genelleştirebileceğiydi.

     Amerika Birleşik Devletleri’nde umut verici bir başka gelişme de madencilik, çelik, otomobil ve ulaşım dahil olmak üzere birkaç kilit sendikada tabandan sendika reform toplantılarının ortaya çıkmasıydı. Endüstriyel işler alan Yeni Sol kampüs radikallerinin ve organik işçi sınıfı militanlarının bu ittifakları, Draper’ın henüz sosyalist olmayan proleter hareketiyle ilişkiler kurma çağrısını hayata geçirme girişimiydi. Devrimci bilinç yaratmaya değil, işyerinde ve sendikalarda, özellikle demokratik talepler etrafında somut mücadelelere odaklandılar. Amaç, bağımsız taban faaliyeti[76] için alan açarak sermayenin saldırısı karşısında sendikaların mücadele kapasitesini yeniden inşa etmekti.

     İddialı hedeflerine rağmen, bu çabalar sınırlı başarı elde etti[77]. Steward ağları ve isyancı hareketler ya zayıfladı ya da sendika liderliği tarafından emildi, oysa taban gruplarının çoğu 1980’lerde ortadan kaybolmuştu. Bazı durumlarda, fabrika kapanışları ve işten çıkarmalar, reform yapmaya çalıştıkları sendikaların içini boşalttığından, çöken endüstrilerin kurbanları oldular. 1970’lerin canlandırma çabaları yeterli ölçekte değildi. 20. yüzyılın başlarındaki sıradan hareketler genellikle on veya yüz binlerce üyesi olan Komünist partiler tarafından yönetiliyordu. 1970’lere gelindiğinde, bu partiler ya çöktü ya da parlamenter reformizme teslim oldular ve bu nedenle bu yeni çabalara öncülük edemezlerdi. ABD Uluslararası Sosyalistleri (IS) ve İngiliz Sosyalist İşçi Partisi (SWP) gibi 1970’lerin çabalarına katılan partilerin sayısı en fazla birkaç bin kişiydi. Adanmış olsalar da, emek ve Sol arasındaki boşluğu dolduramadılar. Ancak, işçi sınıfının toplumsal değişimin kilit aktörü olduğuna dair temel Marksist anlayışı savunmayı, bu öznenin kolektif gücünü yeniden inşa etmek için makul bir strateji belirlemeyi ve gelecekteki örgütlenme için zemin hazırlayabilecek bir liderlik ve altyapı katmanı inşa etmeyi başardılar.

Bugün Marksizm ve Sendikalar

     Kırk yıllık yenilgi ve gerilemenin ardından sendikalar korkunç bir durumla karşı karşıya. Siyasi ve ekonomik vizyonları daralmış, Marx ve Engels’in önerdiği ücretli emek sistemini ve sermayenin egemenliğini ortadan kaldırma hedeflerini ufkun çok ötesine itmiştir. Bununla birlikte, son yıllarda yaşanan olaylar, sınıfın ölümünün ilanlarının erken olduğunu öne sürerek umut beslemek için bir neden verdi.

     Birincisi, Occupy hareketi ve kemer sıkma karşıtı protestolar sadece ekonomik eşitsizliği yeniden gündeme getirmekle kalmadı, suçlu olarak kapitalist sınıfı da işaret etti. Protestolar kısa sürerken ve sendikalarla bağlantılar kırılgan ve eşitsizken, yeni bir sınıf siyasetini dile getirmek için alan açtılar.

     İkincisi, Occupy ve kemer sıkma karşıtı protestolar, en azından 1999’daki DTÖ karşıtı “Seattle Savaşı”ndan bu yana Solda hegemonik olan sözde yataycı veya lidersiz örgütlenmenin sınırlarını ortaya çıkardı. Bu, partilerin ve sendikaların dünyası da dahil olmak üzere, genç nesil aktivistler arasında resmi siyasetle yeniden ilişki kurma konusunda daha fazla açıklık yarattı. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nde Bernie Sanders, Birleşik Krallık’ta Jeremy Corbyn ve Fransa’da Jean-Luc Mélenchon dahil olmak üzere Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaygın destek kazanan özür dilemeyen sol kanat adayların yeniden canlanmasına, İspanya’da Podemos, (kapitülasyon öncesi) Yunanistan’da Syriza, İngiliz İşçi Partisi içinde Momentum ve daha küçük bir ölçekte, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Demokratik Sosyalistlerin (DSA) patlayıcı büyümesine yol açtı.

     Üçüncüsü, işçi sınıfının bir kez daha harekete geçtiğine dair işaretler var. Sadece 2018’de, muhafazakâr ABD “kızıl eyaletleri” genelinde öğretmen grevleri dalgası uluslararası manşetlere taşındı. Bu arada, on binlerce Alman kamu sektörü işçisinin grevleri şehirleri ve havaalanlarını felce uğratırken, Fransız işçiler ve öğrenciler Mayıs 1968’deki convergence des luttes’i yeniden alevlendirmeye çalıştılar. Ve Birleşik Krallık’ta, bilişim teknolojileri uzmanları, üniversite öğretim görevlileri ve sendikasız Ryan Air (havayolu) çalışanları dahil olmak üzere geleneksel olmayan işçi gruplarının tümü greve çıktı. Ön analizler, bu olayların 2011’den bu yana işçi protestolarında yaşanan daha geniş çaplı bir yükselişin parçası olduğunu gösteriyor. Bu grevlerde geleneksel sendikalar yer alırken, son dalgayı geçmişten ayıran şey bu hareketlerin organik, aşağıdan yukarıya karakteridir. Sendikaların sermayeye ve devlete karşı işçi iktidarını yeniden öne sürmeye çalışırken ortaya çıkan hareketlere nasıl uyum sağlayacağını göreceğiz.

     Ne olursa olsun, kökten değişen siyasi ve ekonomik manzaraya rağmen, işçi sendikaları ve hareketleri, Marx ve Engels’in zamanından beri bu sendikaların karşılaştıklarına benzer zorluklarla karşılaşmaya devam edecektir. Bunlar, sendikaların temel çelişkisinden kaynaklanmaktadır: işçilerin amaçlarına ulaşması için gerekli ancak yetersiz araçlardır. Bu, sendikaların militanlık ve bürokrasi arasında yürümesi gereken gergin ip yüzünden daha da karmaşıklaşıyor. Eğer kendini koruma, sendikaları son yıllarda bürokratik örgütlerini sürdürmeye öncelik vermeye yönlendirdiyse, artan devlet ve işveren saldırısı bu tepkiyi giderek savunulamaz hale getirdi. Yenilenen militanlık, emeğin geleceğinin anahtarıdır. İşçi protestolarında son zamanlarda görülen belirgin artış umut vaat ediyor, ancak tarih, bunun emeğin azalan servetini tersine çevirmek için gerekli ölçeğe yakın olmadığını gösteriyor. Yeterince büyük bir yükselişin gelip gelmeyeceğini ve ne zaman geleceğini bilmek imkânsız olsa da, tarih aynı zamanda yükselişin yönünün ve bundan ne gibi kazanç veya kayıpların sonuçlanacağının toplumsal değişimin kilit unsuru olan işçi sınıfının yaratılmasında sendikaların sabırlı, günlük çalışmasına bağlı olacağını da gösteriyor.

Kaynak: https://jacobin.com/2020/01/marxism-trade-unions-socialism-revolutionary-organizing


[1] https://www.oxfordhandbooks.com/view/10.1093/oxfordhb/9780190695545.001.0001/oxfordhb-9780190695545

[2] https://onlinelibrary.wiley.com/doi/abs/10.1111/wusa.12021

[3] https://www.amazon.com/Wage-Labour-Capital-Value-Price-Profit/dp/0717804704

[4] https://www.palgrave.com/gp/book/9780333577660

[5] https://www.amazon.com/Making-American-Exceptionalism-Formation-Nineteenth/dp/0801481198

[6] https://www.abebooks.co.uk/servlet/BookDetailsPL?bi=1304986471&tab=1&searchurl=&cmtrack_data=cm_a becat%3D100203492

[7] https://www.amazon.com/European-Labor-Aristocracies-Hierarchy-Stratification/dp/3593334577

[8] https://www.amazon.com/Age-Empire-1875-1914-Eric-Hobsbawm/dp/0679721754

[9] https://www.marxists.org/archive/kautsky/1901/04/unions.htm

[10] https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1916/imp-hsc/

[11] https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1916/jan/x02.htm

[12] https://catalyst-journal.com/2019/07/the-global-class-war

[13] https://www.amazon.com/Sorel-Reflections-Violence-Cambridge-Political/dp/0521559103

[14] https://www.loc.gov/item/16002000/

[15] https://www.amazon.com/mass-strike-political-pamphlet-torchbooks/dp/0061315834

[16] https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/03017600801892771

[17] https://www.researchgate.net/publication/323623101_The_Rosa_Luxemburg_Myth_A_Critique_of_Luxemburg’s_Politics_in_Poland_1893-1919

[18] https://www.amazon.com/BURNING-QUESTIONS-MOVEMENT-Lenins-Collected-ebook/dp/B00570B0XO

[19] https://www.haymarketbooks.org/books/857-lenin-rediscovered

[20] https://www.amazon.com/Lenin-Revolutionary-Party-Paul-Blanc/dp/1608464644

[21] https://newleftreview.org/issues/i127/articles/ellen-meiksins-wood-the-separation-of-the-economic-and-the-political-in-capitalism

[22] https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/08935698808657806

[23] https://www.marxists.org/archive/gramsci/spw2-contents.htm

[24] http://abahlali.org/files/gramsci.pdf

[25] https://www.pathfinderpress.com/products/where-is-britain-going-and-other-writings_by-leon-trotsky

[26] https://www.marxists.org/archive/trotsky/1940/xx/tu.htm

[27] https://press.princeton.edu/books/paperback/9780691028576/the-three-worlds-of-welfare-capitalism

[28] https://academic.oup.com/ahr/article-abstract/93/3/682/58383?redirectedFrom=fulltext

[29] https://onlinelibrary.wiley.com/doi/abs/10.1111/j.1467-8543.1971.tb00810.x

[30] https://www.cambridge.org/core/books/global-cold-war/75870878657DC67E0BC70FA7D2388494

[31] https://read.dukeupress.edu/labor/article-abstract/2/3/141/14960/American-Labor-and-the-Cold-War-Grassroots

[32] https://press.princeton.edu/books/hardcover/9780691650432/as-unions-mature

[33] https://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1177/000271626133400157

[34] https://archive.org/details/politicalmansoci00inlips

[35] https://www.jstor.org/stable/29765658?seq=1

[36] https://files.libcom.org/files/Marcuse,%20H%20-%20One-Dimensional%20Man,%202nd%20edn.%20(Routledge,%202002).pdf

[37] https://www.cambridge.org/core/journals/journal-of-economic-history/article/abs/unequal-exchange-a-study-of-the-imperialism-of-trade-by-arghiri-emmanuel-with-additional-comments-by-charles-bettelheim-translated-by-brian-pearce-originally-published-in-french-as-lechange-inegal-paris-librairie-francois-maspero-1969-new-york-and-london-monthly-review-press-1972-pp-xlii-453-1650/AD6A02EF5A87FC36EB9E4D4E6A18D5BB

[38] https://monthlyreview.org/product/latin_america/

[39] https://www.amazon.com/REVOLUTION-Armed-Struggle-Political-America/dp/B000NOSURI

[40] https://newleftreview.org/issues/i5/articles/c-wright-mills-letter-to-the-new-left

[41] https://www.sds-1960s.org/books/imaginationofthenewleft.pdf

[42] https://www.versobooks.com/books/2707-revolution-in-the-air

[43] https://www.amazon.com/Baader-Meinhof-Inside-Story-R-F/dp/0195372751

[44] https://www.amazon.com/Way-Wind-Blew-Underground-Haymarket/dp/1859841678

[45] https://www.abebooks.com/AMERICAN-WORKER-Romano-Paul-Ria-Stone/5126407201/bd

[46] https://libcom.org/article/punching-out-martin-glaberman

[47] http://www.plutobooks.com/9780745399904/storming-heaven-second-edition/

[48] https://www.amazon.com/American-Labor-Midpassage-Bert-Cochran/dp/B005ICMFOY

[49] http://csh.gn.apc.org/Archives/party,sect,%20tu/main/marxism_and_trade_unions.htm

[50] https://www.ernestmandel.org/en/works/txt/1968/on_workers_democracy.htm

[51] https://www.amazon.fr/Contr%C3%B4le-conseils-ouvriers-autogestion-Anthologie/dp/B00DI4JMFO

[52] https://www.annualreviews.org/doi/abs/10.1146/annurev.polisci.3.1.355

[53] https://www.cambridge.org/core/books/trajectories-of-neoliberal-transformation/23D812E2CC6DD50EC043285A9C6576C7

[54] https://www.amazon.com/Trade-Unions-Western-Europe-Choices/dp/0199644411

[55] https://www.versobooks.com/books/252-us-labor-in-trouble-and-transition

[56] https://link.springer.com/book/10.1007/978-1-349-23692-3

[57] https://www.researchgate.net/publication/231919426_John_Callaghan_The_Retreat_of_Social_Democracy_Manchester_University_Press_Manchester_and_New_York_2000_xiv_255_pp_1499_pbk_-

[58] https://www.amazon.com/Coming-Post-Industrial-Society-Venture-Forecasting/dp/0465097138

[59] https://www.cambridge.org/core/journals/american-political-science-review/article/abs/postmaterialism-in-an-environment-of-insecurity/8311DFBBB5A039B702176A018394B4AA

[60] https://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1177/003232927600600114

[61] https://www.plutobooks.com/9780861043644/farewell-to-the-working-class/

[62] https://www.abebooks.com/first-edition/Marxs-Capital-Capitalism-Today-Vol-1/3078480506/bd

[63] https://www.versobooks.com/books/1557-hegemony-and-socialist-strategy

[64] https://newleftreview.org/issues/i150/articles/ralph-miliband-the-new-revisionism-in-britain

[65] https://www.routledge.com/Understanding-European-Movements-New-Social-Movements-Global-Justice/Flesher-Fominaya-Cox/p/book/9780415638791

[66] https://www.versobooks.com/books/647-classes

[67] https://cominsitu.files.wordpress.com/2016/01/ellen-meiksins-wood-the-retreat-from-class_-a-new-true-socialism.pdf

[68] https://personal.lse.ac.uk/fregec/PDF%20articles/2011%20Richard%20Hyman%20Marxism%20Trade%20Unionsism%20and%20Comparative%20Employment%20Relations.pdf

[69] https://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1177/0950017015598259?journalCode=wesa

[70] https://www.amazon.com/Fall-House-Labor-Workplace-1865-1925/dp/0521379822

[71] https://www.marxists.org/archive/cliff/works/1986/tradeunion/index.htm

[72] https://utorontopress.com/us/militant-minority-4

[73] https://files.libcom.org/files/stepan-norris-judith-zeitlin-maurice–left-out-reds-and-americas-industrial-unions.pdf

[74] https://www.emerald.com/insight/content/doi/10.1108/eb054949/full/html

[75] https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/002218568702900305?icid=int.sj-abstract.similar-articles.1

[76] https://www.versobooks.com/books/282-rebel-rank-and-file

[77] https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/03017605.2016.1173823

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu