GündemToplum ve Siyaset

Türkiye’nin Sağlık Krizi -Türk Tabipler Birliği ile Röportaj

Türkiye’de artan sağlıkta şiddet olayları ve ülke çapında gittikçe yükselen çalışma şartlarının negatif yönlü etkisi dolayısıyla Türk Tabipler Birliği’nin başlattığı grevin ardından TTB İkinci Başkanı Ali İhsan Ökten ile sağlıktaki sorunlar üzerine İVME Hareketi adına Mehmet Ozan Savaş’ın yaptığı röportajı sizlere sunuyoruz.

İVME Hareketi:  Öncelikle sizden genel olarak bir hasar tespiti yapmanızı isteyeceğim. Bugün genel anlamda bir çöküntü mevcut ancak özel olarak sağlık alanında doktorların, hemşirelerin ve sağlık emekçilerinin yaşadıkları sorunlar neler?

TTB: Sorunu aslında dediğin gibi genel olarak değerlendirebiliriz. Bir de sağlık özelinde değerlendirebiliriz. Genel olarak tüm sorunların temelinde ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal kriz yatmakta açıkçası. Ve bu toplumun her kesimini etkilemekte. Özellikle ekonomik kriz açısından baktığımız zaman özellikle şiddet açısından, yalnızca sağlıkta şiddet diyemeyiz buna. Toplumun genelinde de bir şiddet olayı hakim. Bunu biraz sonra belki daha da detaylı konuşuruz, ayrıntılı inceleriz. Temelinde aslında bu ekonomik kriz yatmakta. Tabii bu ekonomik krizin getirmiş olduğu özellikle yurt dışına göç etkenini de içine aldığımız zaman işin içinde bu ülkede herhangi bir geleceğe ait yaşam alanı bulmakta zorluk çekmek var. Bu her açıdan yani hem ekonomik açıdan hem siyasal açıdan hem de sosyal açıdan. İktidar sürekli olarak kendi yaşam biçimini topluma dayatmak istiyor. Tabii ki buna en çok tepki gösteren gençler. Buna ekonomik krizi ve geleceğe ait kaygıları da eklediğimiz zaman bu daha da artıyor. Temelde ekonomik ve siyasal bir kriz var ve bunun getirmiş olduğu antidemokratik uygulamalar, baskılar, kişilerin kendilerini ifade etmesindeki zorluklar, hak, hukuk, adalet kavramlarının giderek ortadan kalkması vesaire gibi birçok etken sayılabilir.

İVME Hareketi: Özellikle sağlık alanından baktığımızda doktorların ve sağlık emekçilerinin bu noktada sağlık alanında beklentileri neler, veya TTB’nin bu konuda çizdiği, amaçladığı yol nedir, beklenti nedir?

TTB: Şimdi olaya hekim ve sağlık emekçileri açısından baktığımız zaman tüm bu sorunları onlar da yaşıyor. Şu an hekimlerin sorunları çok fazla. Bu sadece son günlerde yaşadığımız şiddetle de sınırlı değil. Biz bunları uzun süredir dile getiriyoruz, söylüyoruz. Şiddet tabii ki şu aşamada en can alıcı konulardan bir tanesi. Ama ekonomik ve birey hakların giderek gaspı hekimlerin veya toplumun diğer katmanlarının da açlık sınırının ancak üzerinde yaşaması veya açlık sınırı ile yoksulluk sınırı arasındaki bir aralıkta yaşaması ve giderek bu tablonun ağırlaşması ekonomik ve özlük haklarının giderek azalmasına yol açmakta. Bu da ciddi bir huzursuzluğa yol açmakta hekimler arasında. Bir diğer önemli konu çalışma koşullarının giderek kötüleşmesi. Biliyorsunuz kamudan çok ciddi bir hekim ayrılması oldu. Bu sefer ne oldu? Kamuda çalışan bu iş yükü yine kamuda çalışan diğer hekimlerin üzerine bindi, kaldı. Böylece sistemdeki yanlış politikalar ve çöküşün getirmiş olduğu durum hastalara aylar sonraya randevu verilmesine yol açtı. Aylar sonraya randevu verildiği zaman bu sefer sanki sistemi bu hale getiren veya bunlardan sorumlu olan hekimlermiş gibi yükleniliyor. Zaten biz polikliniklerde çok fazla hasta bakıyoruz. Bir arkadaşım anlattı; poliklinikte en az yüz veya daha fazla hasta bakıyor ve üç beş dakikada bir hasta bakmak zorunda bırakılıyoruz biz. Bu sefer vatandaş acillere gidiyor, polikliniklerdeki o uzun süre beklemeden dolayı. Sonra acillerde çok fazla gereksiz hasta yığılması oluyor. Aslında bunların yüzde doksandan fazlası da acil hasta değil. Ama acile başvurunun diğer nedeni bu erişim sıkıntısının yanında acillerde ücret alınmadığı için ekonomik kriz içindeki vatandaş acillere gitmesi. Ama bunlar biz o kadar hasta bakmamıza rağmen bu sefer bize şiddet ve şikayet olarak geri dönüyor. Sağlık Bakanlığı ise bu konuda hiçbir şey yapmıyor. Diğer yaşadığımız sorun çalışma koşulları. Asistan arkadaşlarımızın otuz altı saate varan çalışmaları ve bunun karşılığında alabilecekleri nöbet ücretlerinin çok düşük olması, onun haricinde COVID-19’un tüm dünyada meslek hastalığı sayılmasına rağmen ülkemizde COVID-19’un meslek hastalığı sayılmaması, çıkarılan Malpraktis Yasası’nın bizim isteklerimizi karşılamaktan uzak olması, yöneticiler açısından baktığımız zaman liyakatsiz atamaların getirmiş olduğu yönetememe durumları… Bunların hepsini birleştirdiğimiz zaman sağlıktaki hekim cephesi açısından ve sağlık emekçileri cephesi açısından yaşadığımız sorunlar ortaya çıkıyor. Uzun süredir dile getiriyoruz ve bununla ilgili olarak da ekim ayından beri sahalardayız, alanlardayız. Bununla ilgili İstanbul’dan başlayıp, Ankara’da biten beyaz yürüyüş yaptık, sonra beyaz forum yaptık. Birçok kez tek gün, iki gün veya üç güne varan iş bırakmalar yaptık. Bunlar kamuda çok yüksek katılımlı oldu. Ama tüm bunlara rağmen bu sorunlarımız Sağlık Bakanlığı tarafından ne duyuluyor, ne görülüyor ne de bir karşılık buluyor. Yani bakan demiyor ki “Bu kadar eylem yapılıyor, bu insanların nedir dertleri?” Böyle bir kaygısı yok. Biz o kadar randevu istememize rağmen TTB ve sağlık meslek örgütleri olarak bize herhangi bir randevu vermiyor. Ama ne yapıyor? Gidiyor sosyal medya fenomeni hekimlerle toplantı yapıyor mesela. Aslında sahada sorunları yaşayan bizleriz. Onlar da belki sorun yaşıyor, onlarla da görüşebilir tabii ki ama bu işin sorun yaşayan esas kesimi ve bu sorundan etkilenen esas grup TTB, tabip odaları, sendikalar… Önce bizlerle görüşmek durumunda ama ne yazık ki bunlar yapılmıyor ve sorunlar çözülmüyor, sorunlara paryatif dediğimiz geçici çözümler bulunmaya çalışılıyor. En son şiddete karşı 24 hastaneye xray cihazı konuluyor mesela ama bunlar tabi ki yetersiz ve sorunu ortadan kaldırıcı hamlelerden uzak. Çözümün bir parçası olabilir belki ama biz Türkiye’deki sağlık bakanlığına bağlı 900 hastane 70-80 tane üniversite hastanesinde bunları görmediğimiz sürece bu da bir çözüm olmayacaktır veya oradaki güvenlik önlemleri kesin bir şekilde alınmadığı sürece yine faydasız olacaktır. Diğer taraftan iktidarın veya bakanın söylediği sağlık çalışanlarına yönelik ekonomik anlamdaki artışların henüz bize yansıdığı yok. Çıkardıkları şiddet yasası bizim beklentimizden uzak ve şiddeti ne yazık ki önlemiyor, her gün yaşıyoruz. Bunun yerine cezaları artıracak yeni bir şiddet yasasına ihtiyacımız var. Çıkartılan Malpraktis Yasası da dediğim gibi yetersiz. Bunlar yaşadığımız sorunlar açıkçası. Bunlara çözüm önerileri de sunuyoruz ancak dediğim gibi şimdilik çözüme ulaşmış değil bunlar.

İVME Hareketi: Ki geldiğimiz noktada en son şiddete karşı yapılan eylemde işin hastanede görülen şiddetin yanında bir de hak arayışlarında polisten görülen bir muameleye de taştığını gördük. Son yaşananlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

TTB: Biz şiddete karşı yürüyüş yapıyoruz orada ama polis bize şiddet uyguluyor. Şiddet meselesine dönecek olursak orada en büyük pay siyasetçilerin kullandığı dil. O dil değişmediği sürece bunları önlemek mümkün değil. Cumhurbaşkanı’nın “Giderlerse gitsinler” demesi, Devlet Bahçeli’nin “TTB kapatılsın” söyl emi, “Bunlar terör örgütleriyle işbirliği yapıyor” söylemleri, bizi kriminalize etme çabaları yukarıdan başlayıp aşağı inen bir şiddet pratiğine yol açıyor. Cami imamı çıkıp diyor ki “Bunlar dövülsün, öldürülsün.” Şiddet meselesi yalnızca sağlık bağlamında değil, ülkenin her alanında şiddet var. Uzun süredir kadına şiddet var, çocuğa şiddet var, doğaya şiddet var, sokaktaki hayvana şiddet var bu ülkede. Şiddet ülkenin her alanına yayılmış durumda. Bu şiddetin içinden sağlığı yalnız alıp da çözme imkanımız yok ne yazık ki. Yapılabiliyorsa hepsi çözülecek ancak olmazsa ne yazık ki biz bugün de şiddet görürüz yarın da şiddet görürüz ve bu böyle devam eder gider. Bu nedenle öncelikle siyasetin şiddet dilinin değişmesi lazım ve bununla birlikte diğer önlemlerle daha iyi bir noktaya getirilebilir durum.

İVME Hareketi: Biraz önce söylediğiniz Cumhurbaşkanı’nın “Giderlerse gitsinler” söyleminin de aslında ana kaynağını oluşturan “Tek dertleri maaşları” algısı hakkında; bu algı nasıl bitirilebilir, diğer taraftan da beyin göçünün önüne nasıl geçilebilir?

TTB: Tabii bu algı sürekli iktidar tarafından bizim yaptığımız eylemler üzerinden de pompalanmaya çalışılıyor. Sadece dertleri para, ekonomik o yüzden yapıyorlar gibi bir söylemle. Ancak biraz önce anlattığım gibi saydığım bir sürü sorundan dolayı bu göç var. Hem yurtdışına gidişte hem buradaki eylemlerde amacımızın yalnızca ekonomiyle açıklanabileceğine dair algı var ki bu böyle değil. Ekonomik sorun yalnızca bunlardan biridir. Bizi en çok yoran ve yurtdışına gitmeye veya eylem yapmaya zorlayan şeylerin başında çalışma koşullarının ağırlığı, şiddetin artması ve Malpraktis Yasası’nın bizi korumaktan uzak olması, özlük haklarımızın erozyonu, COVID dönemi yaşanan sıkıntılarımız, 3-5 dakikada bir hasta bakmaya zorlanmamız, kamuda iş yükünün her geçen gün artması… Sağlıktaki her olumsuz yükü biz sırtlanmak zorunda değiliz ki. Bu kadar çalışmanın karşısında aldığımız da hiçbir şey değil. Açlık ve yoksulluk sınırı arasında yaşıyor hekimler. Aldığımız para bu son zamlarla beraber 8-10 bin TL, bu kadar. Ekonomik destek dedikleri bu. Bunun içinde bu ülkede kalmak istenir mi? Bu ekonomik şartlarda bu da bir gerekçe olabilir, neden olmasın? Eskiden bu tür olaylara daha fazla karşı çıkıyorduk ama her gün yaşadığımız sorunlarla birlikte ve çözülmeyişiyle beraber gençlerin kendi gelecekleri açısından bu ülkede kaldıkları zaman karşılığını göremeyeceklerini hissettikleri anda gitmeleri ve daha iyi bir yaşam kurmaları insani birer haklarıdır.

İVME Hareketi: Bahsettiğimiz problemlerin yanında TTB bir aktör olarak meselenin bir tarafında duruyor. Burada TTB’nin hükümet ve sağlık emekçileri arasında oynadığı rol nedir? Orada ilerleyen süreci ve ilişkileri sizden duymak isterim.

TTB: Türk Tabipleri Birliği olarak bize en çok göre yöneltilen suçlama “TTB siyaset yapıyor” suçlamasıdır. Doğru, biz bunu inkar etmeyiz ama biz sağlığın siyasetini yaparız. Sağlık sisteminde toplumsal veya koruyucu sağlık sisteminden uzaklaşan, nitelikli sağlık hizmetini sunmayan hekimlerin ekonomik ve özlük haklarına, hekimlik uygulamalarına karşı gelen tüm sağlık sistemini sorgularız. Şu anki yaptığımız da odur aslında. İktidar 2002 yılında sağlıkta dönüşüm projesi ile tüm sağlık sistemini değiştirme yoluna gitti biliyorsunuz. O zamandan beri de biz bu sistemi eleştiririz. Bu sistemi eleştirdiğimiz noktada sürekli olarak bizim eleştiri yaptığımızı söylerler ama biz bunları eleştirirken bir tarafta çözüm önerilerini de sunarız. Sağlıkta dönüşüm projesini aile hekimliği sistemine geçişinden itibaren biz eleştiririz çünkü şu an baktığımız zaman o eleştirilerimizin ne kadar haklı olduğu ortaya çıkıyor. O zaman da biz şu an uygulanan aile hekimliği sisteminin eğer basamak sistemini getirecekse kabul edilebilir olduğunu söyledik. İtirazlarımız tabii ki vardı. Basamak sistemini getireceğiz dediler. Aksine onu yapmadılar. Ve aile hekimliği sistemine geçildi. Halbuki daha öncesinde en azından sosyalizasyonu sağlayan koruyucu hekimliği daha da önceleyen bir sağlık ocağı sistemimiz vardı. Onu ortadan kaldırdılar. Ve Dünya Bankası’ndan gelen kredilerle, vesairelerle oldukça daha pahalı olan, koruyucu hekimlikten direkt uzaklaşan aile hekimliği sistemine geçtiler. Bu sisteme geçiş amaçlarını şöyle açıklamışlardı; “Biz basamak sistemine geçeceğiz.” Ama onu da yapmadılar çünkü tribünlere oynadılar. Yani vatandaş böyle istiyor diye, vatandaş aynı gün hem sağlık ocağındaki hekime gitsin hem ikinci basamağa gitsin hem üçüncü basamağa gitsin hem özel hastaneye gitsin. Bir tür kışkırtılmış sağlık politikası sistemine geçildi. Bu vatandaşın hoşuna gitti tabii ki ilk başlarda. İktidarın da hoşuna gitti. Çünkü vatandaş daha önce ben sağlık sistemine bu kadar hızlı ulaşamıyorum diyordu. Şimdi bu sistemde aynı gün işte üç hastaneye beş doktora gidebiliyorum diyor. Bu iyi bir sağlık sistemi zaten değil. Biz bunu o kadar anlatmamıza rağmen anlamadılar. İktidara oy olarak geri döndü bu uygulanan sistem. Yani vatandaş da memnun kaldı, hükümet de. Ama şimdi geldiğimiz noktada yaşanan sorunların temeli ne? Aslında bunlar oluşturuyor. Ondan sonra bu sistem ne yaptı? Şehir hastanelerine ortaya çıkardı. Şehir hastanelerinde de bizim yoğun itirazımız oldu. Çünkü şehir hastaneleri çok gereksiz büyüklükte, dünyada artık bu kadar büyüklükte hastane yapılmıyor. Bilimsel değil. 2500-3500 yataklı hastaneler doğru değil. Onun yerine daha çok dört yüz, altı yüz, en fazla sekiz yüz yataklı. Bu hem daha nitelikli sağlık hizmeti almak için hem de daha nitelikli sağlık hizmeti vermek için en uygun yöntem. Ama ne yaptılar? Şehir hastaneleri sistemine geçildi. Bu ülkeyi yirmi beş yıl boyunca, geleceği ipotek altına alan ve çok pahalı bir sistem içine soktu. Şu an 13 tane şehir hastanesi açılmış durumda ve bütçenin dörtte biri sadece bu şehir hastanelerinin kirasına ve hizmet bedellerine gidiyor. Bakın 13 şehir hastanesi. Bu otuz üç tane olacak. Otuz üç tane olduğu zaman Sağlık Bakanlığı bütçesinin tamamı belki de şehir hastanelerini ayıracaklar. E siz geri kalan parayla devletin diğer hastanelerinin hizmetini nasıl karşılayacaksınız? Veya vatandaşa sağlık hizmetini nasıl sunacaksınız? Bunları biz dile getirdiğimiz için Türk Tabipler Birliği olarak bizi sürekli suçladılar ve kriminalize etmeye çalıştılar. Pandemi sürecinde de böyle oldu. Pandemiyi yönetemediler. Rakamları, verileri sakladılar. Biz gerçekleri ortaya çıkarınca yine hedef konumuna geldik. Biz rakamların en az üç katı olduğunu çok daha öncesinden söylemiştik. En son Dünya Sağlık Örgütü de Türkiye dahil olmak üzere birçok ülkede gerçek rakamların üç katı olduğunu söyledi. Biz bunları başta söylediğimiz zaman bizi felaket tellallığıyla ve bir dolu başka değişik ithamlarla suçladılar. Ama sonuçta tüm bu sağlık sisteminin genel anlamdaki eleştirisine baktığımız zaman bu Türk Tabipleri Birliği’nin ne kadar doğru yorumlarda, eleştirilerde bulunduğunu ortaya koymakta. Bugün de söylediklerimiz yine ortaya çıkmış durumda. Biz bu kışkırtılmış sağlık politikası ile doğru dürüst bir sağlık hizmeti verilemeyeceğini bunun ileride çok sıkıntılara yol açacağını randevuların çok çok uzayacağını, sağlık sistemini çökme noktasına geleceğini söylemiştik ve şu an o süreç yaşanıyor.

İVME Hareketi: Tabii sıkıntıların bir de eğitim ayağı var. Mevcut olan ve üniversitelerde, meslek okullarında verilen eğitim ile ilgili bir tespit çalışması var mı TTB’nin? Günümüzdeki eksik anlayış; doktorluk, hemşirelik eğitimlerine de sirayet etti mi sizce? Yoksa daha mı iyimsersiniz eğitim konusunda?

TTB: Şu durumda iyimser bakmak mümkün değil; hem tıp eğitimi açısından hem asistan eğitimi hem de tıpta uzmanlık eğitimimi açısından. Şu an ülkemizde en son 128 tane tıp fakültesi vardı. Nüfusa göre baktığımız zaman bu çok fazla. Yani Avrupa ve Amerika’da bile bu kadar nüfusa, bu kadar fazla tıp fakültesi olması gibi bir durum yok. Bu nüfusa göre en fazla tıp fakültesi elli civarında olması gerekir ama bizde 128 tane. Tabii bu 128 tane olduğu zaman büyükşehirlerdeki köklü üniversiteleri bir tarafa bırakırsak ve birkaç tane özel üniversitelerdeki tıp fakültelerini de ki onlar da ciddi parayla yapıyorlar bu işi, o ayrı bir konu, hem kamuda hem özelde tıp eğitimi ve asistan eğitimi nitelikli bir durumdan giderek uzaklaşmakta. Çünkü yeterince öğretim üyesi yok. Bir de altyapı dediğimiz yani temel bilimlere yönelik nitelikli bir altyapının olmayışı sorunu var. Onun yerine ülke şartları göz önünde bulundurulup bu tıp fakültelerinin birleştirilip buradaki insan gücünü de birleştirdiğiniz zaman daha iyi bir noktaya gelinebilir. Sıkıntı şu, bu kadar hastaya bakma veya randevuların bu kadar uzun süreye verilmesinin nedeni olarak hekim açığı gösterilmek isteniyor. E bunu da nasıl çözeriz? Her tarafa, her apartmana bir tıp fakültesi tabelası koyarak ve eğitim hastanesi tabelası koyarak bu işi çözelim anlayışı var, böylece her taraftan doktor yetiştirerek sağlık sorununu çözelim düşüncesi var. Bu bilimsel bir bakış veya mantıklı bir bakış açısı değil kesinlikle. Bu şekilde bunun çözülme ihtimali yok. İleride bunun da böyle olmadığı anlaşılacak da biz yine şimdiden uyarımızı yapalım. Yani sorun burada. Nitelikli bir eğitim ve nitelikli sağlık anlayışının olmaması. Eğitimimiz giderek niteliksizleşiyor. Sağlık sistemi veya verdiğimiz sağlık hizmeti niteliksizleşiyor. Üç beş dakikada bir hasta bakarak nasıl nitelikli sağlık hizmeti verilebilir ki veya vatandaşlar verim alabilir ki? Bunu kimse sorgulamıyor. Ne yapıyor vatandaş? Bana geliyor ben üç dakika ilgileniyorum. Başka birine gidiyor. O en fazla üç dakika ilgileniyor. Halbuki vatandaş gelse biz ona Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği gibi yirmi dakika zaman ayırsak derdini iyice dinlesek, muayene etsek, ona göre tedavileri uygulasak, tetkik ne, ne isteyeceğiz, onları daha iyi düşünerek yapsak, ortaya çok daha sağlıklı bir topluluk çıkar. Zaten bu uygulanan sağlık politikalarının sağlıksızlığı şuradan anlaşılıyor; ülkemizde her geçen yıl hasta ve hastalık sayısı artıyor. O zaman düşünmek lazım. Bu kadar sağlığa para harcanıyor. sağlık hizmeti iyi deniyor iktidar tarafından ama her geçen gün hasta ve hastalık sayımız artıyor. Burada ters bir şey var. O zaman iyi olması lazım, değil mi? Daha az hastalanması lazım insanların. Hastalık sayısının azalması lazım. Ancak böyle bir şey yok. Tabii bununla da övünen bir iktidar var, Sağlık Bakanı var. Yani hasta ve hastalık sayısının artmasıyla da övünüyorlar. Yani garip bir çelişki. Çarpıcı bir örnek vereyim. Daha önceki Sağlık Bakanı zamanında bir ilde iki hastane binası yapılmış. İlin ismini vermeyeyim. “Allah’a şükür” diyor bakan, “Geçen yılki poliklinik hizmetimiz bir milyondu bu yıl iki milyona çıkmış.” Bir de vatandaş bunu alkışlıyor. Yahu hastalanmışsın sen. İyi sağlık hizmeti alamamışsın. Ondan dolayı iki katına çıkmış bu. Malesef bizdeki bakış açısı böyle olaya.

İVME Hareketi: Bu soruya şöyle bir ek yapayım; son zamanlarda çok fazla memnuniyetsizlik de oluştu tedavi aşamalarında. En basitinden kan alma veya verme sırasında insanlar kendilerinden sorumlu hemşirenin kan alırken damaryolu bulamadığından bile şikayetçi olmaya başladı. Bunun da eğitimdeki gerileme ile alakası var sanıyorum.

TTB: E siz her tarafa hemşirelik okulu açarsanız, nitelikli eğitim vermezseniz, bu insanların stajını düzgünce sağlayamazsanız sonuçta o insanlarda ancak bu şekilde yetişecek. İlk başlarda bir damar yolu bulmak için uğraşacak ama sonradan onlar da öğrenecek, mecburen öyle olacak. Yani bizde iş, eğitim verirken öğretilmiyor, sonradan öğreniliyor. Kervan yolda düzülür denir ya. Her alanda mentalite bu. Bu ülkede bir gecede pratisyen hekimler aile hekimi oldu. Ondan sonra bir gecede devlet hastanelerinin bir kısmı eğitim hastanesi oldu. Yalnızca bir gecede… Tabela değişti sadece. Bunların bir kısmı da yine bir gecede tabela değiştirdi ve tıp fakültesi oldu. Böyle bir ülkede yaşıyoruz. Böyle bir sağlık sistemi… Ancak bu sadece sağlık alanında değil ki. Ülkenin diğer tüm alanlarında da böyle. Sosyal alanlar, mühendislik alanlarına falan baktığımızda da böyle. Yine yurt dışına göç de sadece sağlık alanıyla sınırlı değil. Mühendislik alanında, sosyal bilimler alanında da çok ciddi bir genç beyin göçü var. Bu ülkemiz adına çok o kaygı verici bir durum. Gelecek adına kaygı verici gerçekten. Çünkü sonuçta bu insanlar okuyan, kafası çalışan insanlar. Ülkeyi yönetecek, yönlendirecek, geleceğe taşıyacak, bilime taşıyacaklar değil mi? Ama bu istenmiyor. Şu anki uygulama böyle Orta Çağ zihniyetiyle ülkeyi karanlığa götürmek isteyen bir sistemle bağdaştırılabilir. Biz bunu tıp fakültelerinin mezuniyet töreninde bile yaşıyoruz. Uluslararası evrensel bir kimlik andı var, Dünya Tabipler Birliği’nin Cenevre Bildirgesi’nde geçen. Adam onu değiştiriyor kafasına göre. Kendi yaşam biçimini dayatmaya çalışıyor.

İVME Hareketi: Biraz önceki beyin göçü sorusunda ekleme yapacaktım, şimdi yapmış olayım. Bu beyin göçünün bir de Türkiye’ye gelen bir ayağı var. Türkiye’ye özellikle son 10 yılda gelen göçmenlerin arasından devlet hastanelerine ve aile hekimliklerine atanan doktorlar veya sağlıkçılar oldu. Bu sürecin nasıl ilerlediği ile ilgili, yani atamaları yapılan göçmenlerin eğitim seviyeleri ile ilgili veya sayıları ile ilgili TTB’nin bir raporu veya çalışması var mı?

TTB: Siz eğer bilimden uzaklaşırsanız karanlığa teslim olursunuz. Fark etmez. Bunu bugüne uygulayabilirsiniz ama gelecekte ne bu ülke kalır, ne bu toplum kalır. Böyle değerlendirmek lazım. Sağlık Bakanı bu konuda herhangi bir bilgi veya istatistik vermiyor. Yani en son İstanbul’da mesela yapılan atamaların büyük çoğunluğunun yabancı uyruklu olduğu bilgisi gelmişti. Ama bu ne kadarını kapsıyor? Onu bilemiyoruz. Ama şu konuda da sıkıntımız var. Bu göreve başlatılan hekimler nerede okumuşlar? Türkiye’de mi okumuşlar yoksa yurt dışı mı? Kendi ülkelerinde mi okumuşlar? Türkiye’ye geldikten sonra bir denklik sınavından geçmişler mi? Veya burada belli bir süre çalışmışlar mı, buradaki sistemi öğrenmek için? Hastaları anlayacak kadar Türkçe biliyorlar mı? Yani dil sorununu halletmişler mi? Her ülkenin kendine göre sağlık sistemi ve sağlık sorunları var. Buna hakimler mi? Bunlar çok ciddi sorunlar olarak önünüzde duruyor. Bunlarla ilgili Sağlık Bakanlığı hiçbir bilgi vermiyor. Ama bu konularda yeterli olduğunu, gelecek hekimlerin.Türkiye’de bir eğitimden geçtiğini zannetmiyorum. Türkiye’de denklik aldıklarını da düşünmüyorum. Bakanlık kendi içerisinde bir şeyler yapıyor. Ne yaptığını kendisi biliyor mu? Onu da bilmiyorum açıkçası. Bizim daha gerçekçi bir yorum yapmamız için elimizde birtakım verilerin olması gerekir, o da yok. Ama bunu muhtemelen bilinçli olarak vermiyor. Mesela biz Avrupa’ya gidip direkt çalışamıyoruz. Orada uygulamamızın denklik sayılması gerekiyor. Orada belli bir süre uyum açısından tekrar sınavlara giriyorsunuz. Oradaki bazı açıklamaları geçiyorsunuz. Sonra orada belli bir süre bir hastanede veya bir hekimin yanında çalışıyorsunuz. Orada mutlaka bir hastane veya bir hekimin yanında belli bir sürü çalıştıktan sonra size ancak çalıştırıyor. Yani topluma iyice adapte ediyor sizi. Ama bizde böyle bir şey yok. Ben rastlamadım yani.

İVME Hareketi: 7146 sayılı torba yasa ile 2019’un başından itibaren kimi emekli hekimlerin maaşına zam yapıldı ama ilave ödemeyi sadece Emekli Sandığı emeklisi olan ve emekliliği sonrasında hiçbir sosyal güvenlik kurumuyla çalışmayanlar aldı. Bu konuyla ilgili TTB’nin bir çalışması var mı?

TTB: Burada bir eşitsizlik var, doğru. Kamudan emekli olanlarla Bağ-Kur’dan emekli olan ekimler arasında maaş anlamında da fark var. İktidar 2019’da bir ödeme yapmıştı. Burada sadece kamudaki hekimleri aldı. E bu tabii eşitsizlik yani. Sonuçta bununla ilgili o zaman itirazını yapmıştı TTB. Ama her itiraz gibi bu da karşılık görmedi açıkçası. Şu anda o eşitsizlik devam etmekte. Mesela kamudan ayrılan eğitimin aldığı emekli maaşıyla Bağ-Kur’dan etmekte olan hekimin aldığı veya SSK’dan işte emekli olan hekimin aldığı emekli maaşı farklı. Onlar daha az alıyor. Burada ciddi bir eşitsizlik var.

İVME Hareketi: Son olarak pandemic süreciyle ilgili sağlıkta birçok sıkıntının yaşandığı ortada. COVID’in artmaya başladığını da göz önünde bulundurursak o dönemden bugüne nelerin eksik yapıldığıyla ve düzelmediğiyle ilgili bilgi verebilir misiniz?

TTB: İktidar pandemi sürecini iyi yönetemedi. Yönetemediği için de bu kadar fazla ölüm ve hastalanmaya yol açtı ve aldığı kararlar hep tartışmalı oldu aslında. Bu kararları ya erken ya da çok geç aldı. Alınması gereken kararlar zamanında alınmadı kısaca. Bu nedenle de eleştiri konusu oldu hep. Bizde şöyle yapıldı yanlışlık; pandemi yükseldiği zaman kararlar alındı. Oysa ki pandemiyi önlemek için veya olabildiği kadar az hastalanma ve ölümü sağlayabilmek için öncesinde karar almak durumundayız. Yani eğer kapanma yapılacaksa daha erken olmalı. O karara maske, mesafe konusu aynı şekilde eklemlenmeliydi. Aşılama konusunda da iktidar bocalama süreci geçirdi. Önce tek aşıya, Sinovac aşısına bağımlı kaldı. Güvenilirliği sarsacak sözler sarf etti ama daha sonra Pfizer Biontech aşısının çok daha etkili olduğu ortaya çıktı. Ve süreçte de sıkıntı oldu. Daha sonradan işte Turcovac karşısı çıktı. Şu an o öneriliyor ama bununla ilgili olarak da elimizde bilimsel hiçbir veri yok. Bilimsel veri olmadan bunun böyle bu şekilde uygulanması sıkıntılı. Sadece bizim ülkemizde uygulayabilir ama o aşının uluslararası alanda kabul görmesini sağlayamaz. Şu anda kabul görmüyor Turcovac aşısı. Sadece Türkiye’de uygulanıyor. Pandemide yeniden bir yükseliş var. Şimdiden önlemleri almak gerekir. İktidar uzun süre pandemi bitmiş gibi davrandı. Ama pandemi bitmedi. Devam etti. Ve şu an bunun acısını yaşıyoruz. Ciddi bir yükseliş olduğunu bakanlık da söyledi. “Kırk kata çıktı.” Ama biz bunu haftalar öncesinden söyledik. Pandemide kıpırdanma var. Yükseliş var. Biz bu yükselişi sonbaharda bekliyorduk. Ama erken geldi. Sonbaharda daha ciddi olabilir durum. O yüzden şimdiden önlemleri almak lazım. Bunları söylerken önümüzde bayramın olduğunu, sosyal hareketliliğin artacağını, bayramdan sonra hac dönüşleri olacağını, onlarla birlikte Anadolu’da da ciddi bir artış yaşanabileceği uyarısını hep yaptık. Ama bunlar da çok dikkate alınmalı. Şu an onun etkileri görülecektir. Çok kısa bir süre sonra daha da artacaktır. Bizim en kısa zamanda pandemiyle ilgili olarak; maske, mesafe, hijyen çok önemli. Bunlara tekrar zorunluluk getirilmeli. Kişilere bırakılmamalı. İktidar, Sağlık Bakanı dün yaptığı açıklamada “Vatandaşımız neyi nasıl kullanacağını bilir” diyor. Kullanmıyor, yani kullanmıyor. Sen olaya ciddi bakmadıktan sonra, vatandaşa bıraktıktan sonra olmaz, insanlar bıkmış yani. Maske kullanmaktan bıkmış, kullanmıyor bu sefer. Ama senin, olayın ciddi olduğunu anlatman gerekir. Çünkü bizim halkımız yukarıdan seslenilmeyi sever. Evet, iktidarın uyarmalarını daha ciddiye alır. Ama sen yok sayarsan vatandaş zaten daha fazla bunu yok sayar. Sıkıntı orada. O yüzden ona dikkat etmek lazım. Maske, mesafe, hijyen önemli, kapalı ortamlarda uzun süre kalmamak, kapalı ortamların havalandırılması, toplu taşıma araçlarında mutlaka maske kullanılması ve aşılama hız ve oranına çok ciddi eğilmek lazım. Bunu en kısa sürede artırmak lazım. Yoksa bu bize tekrardan varyantların artışıyla geri dönecektir. Alt varyantlarının artışıyla ve daha da sıkıntılı bir sürece girebiliriz. Bize gelen bilgi şu aşamada hastanelerdeki direkt başvuru artmakta. yoğun bakım ve covid servislerine ihtiyaç var. Yavaş yavaş büyük ihtimalle oralar da tekrar açılacak. Şimdilik yok diyorlar ama şu an ciddi anlamda hastanelerde yatış oranında artış var. Ve bu işin sonunda yine hekimlere yansıyacak, daha kötü çalışma koşulları ve iş yükünü artıracak. Bu da hekimleri diğer meslek gruplarında olduğu gibi meslekten soğutacak. İnsanlar tükenmişlik sendromuna girecek, imkanı olsa bırakıp gidecek bir sürü hekim var.

Dr. Ali İhsan Ökten’e değerli vakti için teşekkür ediyoruz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu