LaiklikToplumsal Adalet

Salman Rushdie’nin Bıçaklanması İfade Özgürlüğüne Yapılan Bir Saldırıdır – Ben Beckett (Çeviri: Yusuf Can)

Salman Rushdie, gericilerin onun öldürülmesi için çağrı yapmasından on yıllar sonra, bir bıçaklı saldırı sonucunda ciddi şekilde yaralandı. Rushdie, İfade özgürlüğüne değer veren herkesin koşulsuz desteğini hak ediyor.

Yazar Salman Rushdie, Cuma günü batı New York’ta halka açık bir etkinlikte sahneye koşan bir adamın kendisini boynundan ve göğsünden defalarca bıçaklaması sonrasında ciddi şekilde yaralandı. Sürgündeki ve tehdit altındaki yazarları destekleyen bir örgütün kurucu ortağı olan Henry Reese de sahnede daha az ciddi olsa da yaralandı.

Cumartesi günü erken saatlerde, Rushdie ameliyattan çıktıktan sonra solunum cihazına bağlandı. Yaralarının tam kapsamı henüz kamuya açıklanmadı, ancak menajeri yazarın durumunun “iyi olmadığını” belirten bir açıklama yaptı. Saldırı mahallinde bulunan bir doktor, yaraları “ciddi ama iyileşebilir” olarak nitelendirdi.

Soruşturmayı yürütenler resmi olarak bir gerekçe belirlemediler, ancak NBC News, yirmi dört yaşındaki şüphelinin sosyal medyasında İran’ın askeri ve istihbarat servislerini destekleyen paylaşımlar yaptığını bildirdi. İran hükümetine bağlı kurumlar, ülkenin liderlerinden birinin onun ölümünü talep ettiği bir fetvanın ardından Rushdie’yi öldürenin ödüllendirileceğini belirtmişlerdi.

Uzun zamandır Pakistan’daki ve anavatanı Hindistan’daki politikacıları eleştiren Rushdie, şiddet tehditlerine yabancı değil. 1988 tarihli The Satanic Verses (Şeytan Ayetleri) adlı romanı, Müslüman dünyasının büyük bir bölümünde infial yarattı.

Müslümanların peygamberi Muhammed’in yaşamının bazı bölümlerini yeniden canlandıran roman, düzinelerce ülkede – hepsi olmasa da çoğu Müslüman çoğunlukta olan ülkelerde- hızla yasaklandı. Daha sonraki birkaç yıl içinde ise, Birleşik Krallık’ta ve Müslüman dünyasında büyük protestolar ve kitap yakma eylemleri gerçekleşti. Bunu, çok sayıda başarılı ya da teşebbüsle sınırlı kalan kitapçı bombalamaları da dahil olmak üzere bir tehdit ve düşük seviyeli şiddet süreci izledi; bu eğilim, Amerika Birleşik Devletleri’ne daha az derecede sıçradı.

Ancak en önemli tepki, o zamanlar İran’ın dini lideri olan Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin 1989 tarihli dini kararı -fetvası- oldu. Humeyni, Rushdie’nin öldürülmesi için çağrıda bulundu ve İran hükümeti, halka açık bir şekilde birkaç milyon dolarlık bir ödül sunarak fermanı destekledi. Diğer bazı İslam alimleri, romanı yayınladığı için Rushdie’yi öldürmenin yanlış olduğunu – ya da en azından idam edilmeden önce yargılanmayı hak ettiğini söylediler. Ancak yazar, neredeyse on yılını silahlı muhafızlar eşliğinde saklanarak harcayacaktı.

Fetva boş bir tehdit değildi. Hemen ardından Rushdie kısa vadede fiziksel olarak zarar görmese de, Şeytan Ayetlerini Japoncaya çeviren Hitoshi Igarashi 1991’de öldürüldü. İtalyanca tercümanı Ettore Capriolo aynı yıl dairesinde bıçaklandı. Kitabın Norveçli yayıncısı William Nygaard 1993’te vuruldu. Üç suç da çözülmedi. Ayrıca 1993’te kitabın belirli kısımlarını Türkçeye çeviren Aziz Nesin, otuz yedi kişiyi öldüren gerici bir çete saldırısının ana hedefiydi.

1998’de, Birleşik Krallık ile ilişkileri ısıtmak amacıyla İran hükümeti, artık Rushdie’nin öldürülmesini desteklemediğini söyledi. Ancak fetvanın teknik olarak yerinde kaldığını, çünkü sadece böyle bir kararı yayınlayan din âliminin onu geri alma yetkisine sahip olduğunu ve Humeyni’nin o zamana kadar çoktan ölmüş olduğunu da sözlerine ekledi. İran hükümetine bağlı kuruluşlar, 2016 yılına kadar Rushdie’yi öldürecek olana verilecek olan ödülün fonuna para eklemeye devam ettiler.

Cuma günü gerçekleşen saldırıdan önce, Rushdie on yıldan fazla bir süredir büyük ölçüde normal bir hayat yaşıyordu ve görünüşe göre durumun soğuduğuna inanıyordu. Ancak bıçaklanmadan önce bile, özellikle zorla tecrit ve sürekli tehdidin psikolojik zararı, anavatanına seyahat etme imkanının ciddi şekilde kısıtlanması ve işbirliği yaptığı sanatçıların öldürülmesi veya ciddi şekilde yaralanması gibi çoğu sanatçıdan çok daha ağır sonuçlarla karşı karşıya kaldı.

Cuma günkü saldırı, herhangi bir hükümetin ve herhangi bir din insanının neyin kabul edilebilir sanat olup olmadığını dikte etme arzusunu, özellikle şiddet tehdidini de göz önünde bulundururak reddetmenin bir zorunluluk olduğunun hatırlatıcısıydı. Rushdie’nin davası Batı’da belki de en iyi bilinen dava olsa da, edebi yazarların ve gazetecilerin tutuklanması, taciz edilmesi, sürgün edilmesi ve hatta öldürülmesi tüm dünyada bir şekilde yaygın olmaya devam ediyor. Tüm bu yazarlarla, gazetecilerle, hepsiyle, dayanıştığımızı ve elbette Salman Rushdie ile dayanıştığımızı açıkça ifade etmeliyiz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu