Mağlup Neslin Amentüsü – Erol Akın

Sürekli dile getirilen bir savın, toplumsal gerçekliğimizle hiç uyuşmadığını düşünürüm: Türkiye, hiçbir zaman, apolitik düşünme ve eyleme halinin geçerli sayıldığı bir yer olmamıştır. 12 Eylül’ün siciline yazılmış “toplumu politikadan soğutma suçu” hiç işlenmediği gibi, karşımızdaki sorun, Tanpınar’ın meşhur olan sözündeki gibi “evlatlarına kendisinden başka bir şeyle ilgilenme imkanı vermeyen” bir ülkede yaşıyor olmamız da değildir.
Hatamız, büyük konuşmamızdan başlar: Farklı yerlerinden katlanan, kesilen, kırpılan, makaslanan bir toplumda yaşamamızda rağmen – hangi toplum böyle değil ki? – sanki bu toplumda herkesçe kabul görmüş davranış kuralları varmış gibi hareket ederiz. Oysa Türkiye’de – sanırım sosyal medyada gördüğüm bir tespitte söylendiği veya sizin de deneyimleyeceğiniz gibi – selamlaşmanın bile ortak bir şekli yoktur: Şakağa yanak, yanağa şakak vurmaktan korkarım; birine el uzatıp uzatmamam gerektiği konusunda yazılı kılavuz olsaydı rahat edeceğimi düşünürüm. Selamlaşma cümlelerini seçip ayıklamak bir zamanlar en büyük dertlerimden birisiydi, şimdi de biraz böyledir. Basit bir günlük eylemi bile bu şekilde dikkatli olmayı gerektiren bir toplumda politik olmak da apolitik olmak da farklı anlamlar kazanır, kazanmak zorundadır.
Sezai Karakoç’un Diriliş Neslinin Amentüsü başlıklı eserini okurken, karşımda, “bildiğimiz anlamıyla” bir politikadan bahsedilmediğini gördüğümde, kendimi biraz da hazırladığım şekilde, şaşırdığımı hatırlıyorum. Amentünün açılışı, “Ben Diriliş’in bir neferiyim” gibi hem alçakgönüllü denebilecek hem de coşkulu, sevinçli, hevesli bir biçimde başlar. Bu amentüde partilere dayalı, yani bizim kavrayıp deneyimlediğimiz, bir siyaset yoktur: Diriliş nesli, bir duvarcı gibi çalışan insanlardan oluşur: Diriliş çağı ve Diriliş kenti inşa edilen, sürekli yaratılan bir şeydir. Karakoç eserin birçok yerinde – ve diğer eserlerinde – sık sık arıların ve benzeri hayvanların çalışmasını örnek olarak verir. Küçük edimler ve eylemler tekrarlanarak, zamana yayılarak hem derinleşir hem çevresine yayılır – bu iki yönlü büyüme de Karakoç’un İslam’a, gelecekte tanıdığı rolü betimlerken kullandığı ifadelerde tekrarlanır.
Bu, görünüşte, siyasetin yokluğudur: Karakoç’un dürbününde iktidar, muhalefet, parti, meclis, sandık gibi kavramları göremezsiniz. Toplumu dönüştürecek Diriliş nesli neferlerinin “profesyonel” siyasetçi olmalarına hiç gerek duymadığını anlarsınız. Bu neslin üyeleri sadece çalışacak, “bal yapacak”, bir kovanın peteklerini tek tek kurmaktan başka çıkar gözetmeyecek ve sonunda, hepsinin tek başına dizdiği tuğlalardan yeni bir toplum, yeni bir dünya kurulacaktır. İktidar, burada, yeni apartmanın çatısına dönüşür; tamamlanması için yapıta en son ve neredeyse kendiliğinden eklenecek parçadır.
Bu amentünün bir “ideal” durumu betimlediğine, hatta dilediğine kuşku yoktur. İslami hareketlerin Sezai Karakoç’un istediği düzeni kurmaya ne kadar azmedip yaklaştığını tartışabiliriz. Tasarlanan ve gerçekleşen arasındaki mesafe, muhtemelen, pek de yakın değildir. Fakat bir yöntem olarak, bu amentünün iyi incelendiğini, öğrenildiğini ve uygulandığını kabul etmek zorunda olduğumuzu düşünürüm.
Kendimi de ilk sıralarına yazmaktan çekinmeyeceğim bir insan tipi için, siyasi iktidarın ne anlama geldiği, onu bir manzara gibi izlediğinde gördüklerine denkti: Partiler, hükümetler, bakanlıklar, seçimler, mitingler vardı ve bunları takip etmek “siyasi olmak” demekti. Bunların da bir sebep-sonuç ilişkisinde ortaya çıkan sonuçlar olduğunu ya bilmiyorduk ya akıl edemiyorduk – ben ne biliyordum ne akıl edebiliyordum. Yemekler üzerine konuşmayı seven ama yemeklerin nasıl yapıldığını, hangi malzemelerin nasıl toplandığını, bu yemeği pişirenlerin kim olduğunu bilmeyen “gurmeler” gibiydik.
Ağız alışkanlığıyla, 12 Eylül’e halkı politikadan soğutma suçunu işlemiş bir mücrim, bir kitlesel bilinç katliamının faili olduğu eleştirisini yöneltebiliriz. Oysa kimsenin seçimlere katılmak, gazete okumak, kamuoyu oluşturmak anlamıyla politikadan uzak durduğunu pek görmemişizdir. Son zamanlarda ortaya çıkan bir kinizmin taşıyıcıları hariç tutulursa, politika konuşmaktan zevk alanların sayısının bence bir hayli fazla. Günlük yaşamda bu zevkten kaçabileceğim (!) bir yer aklıma gelmiyor. Fakat bu, politikanın dile vurmasından fazlası değil: Etki edemediğimiz süreçler, olaylar, kişiler üzerine sadece konuşabiliyoruz; mecburiyetimizi de bir yetenek sanıyoruz.
İşte bunun ötesini düşünen ve uygulayanlar da vardı; bunlar Sezai Karakoç’un amentüsünü bilip kavrayanlardı. Onlar meselenin yalnızca seçim kazanmak olmadığını görüyor; birisine iş bulmanın, dostluk etmenin, ders çalıştırmanın, ev dizmesine yardım etmenin, bazen sadece bir selam vermenin ne kadar hayati olduğunu bilerek çalışıyorlardı. Toplum içinde bir toplum kurmak, sonra da bu yeni kurulmuş toplumu ilkini kuşatacak ve nihayetinde içerecek biçimde büyütmenin ne anlama geldiğini kavramışlardı.
Bu adeta bir zanaattı: Devlet otoritesiyle bazen çatışarak, bazen uzlaşarak; kimi zaman gerileyerek ama hiçbir zaman inadını yitirmeden çalışan, yaklaşık 60 yıl sürmüş bir sebatkarlık işiydi. 60 yıl öncesinin üniversite yurdu arkadaşları, hemşeri derneği kurucuları, aynı derginin abone ve okurları bu şekilde ülkenin yöneticilerine dönüştüler. Bugün Türkiye’yi bir ranza başında sohbet etmiş insanlar, o sohbetlerde konuştukları fikirleri hayata geçirerek – ve geçirmek için – idare ediyor. En az iki nesil sürmüş bir çabanın, dövüşün semeresidir; sonuçlarından ve sebeplerinden bağımsız olarak bir disiplin örneğidir.
“Biz” zamirinde sıkıştıracağım milyonlarca mağlup olarak, kişisel muhasebe defterlerimizi açıp doldurmak için daha neyi beklemeliyiz?
Değer verdiğimiz kurumları, benimsediğimiz değerleri korumak için ne yaptık? Bütün mücadeleyi bir siyasi partiyi iktidara taşıyıp bir diğerini oradan indirmekten veya ona belediye kazandırmaktan ibaret sanmamızın eksiklerini hiç düşündük mü? Bir toplumun nasıl kazanıldığını, dönüştürüldüğünü anlamaya çalıştık mı? Kendimize uygun bir kenti kurmak, bir kıyafeti dikmek, bir bayrağı yükseltmek için kendi kendimize ödevler koyabildik mi? Yoksa bunların hiçbirini yapmayıp özgür, boyun eğmeyen, onurlu yalnızlık içinde (!) yaşayan erdemli (!), kendisini siyasi kavgalardan soyutlayıp boş işlerle uğraşmayan, özel cins aristokratlar gibi mi davrandık?
Ben değerlerime uygun bir hayat yaşamadığımı; korktuğumu, cahilce davrandığımı itiraf etmekten çekinmiyorum; bu zehirli, insanı elden ayaktan düşüren duygularla başa çıkmamı sağlayacak insanlarla tanışmakta geç davrandığımı itiraf ediyorum. Benim gibi düşünmüş, hissetmiş ve hiçbir şey yapmamış milyonlarca insanın, kendi yazgılarını mahvettiğini biliyor ve kabul ediyorum.
Dün verilmeyen mücadelenin bugün karşıma dikildiğini görüyorum. Bu yüzden çevremde birileri bir şey yapmaya çalıştığında utanarak onları desteklediğimi ve destekleyeceğimi söylemekten fazlası gelmiyor elimden. Hep daha fazlasına ihtiyacımız var çünkü bir yarışı kaybetmek üzereyiz. Bu kaybı yine sadece bir siyasi partinin mağlubiyeti ya da galibiyeti olarak algılamak, yarışa hiç başlamadığımızın itirafından başka bir şey değil.




