Demokrasi ve SolGündemPolitikaToplum ve SiyasetToplumsal AdaletYerel Yönetimler

Egemenlik Dönüşürken: Ceza Devletinde Yurttaşlığın Yitimi- 1 – Anıl Kemal Aktaş

Türkiye’de son on yılın hikâyesi, yalnızca klasik anlamda bir otoriterleşme süreciyle açıklanamaz. Bu dönem, aynı zamanda hukukun, modern kurumsallığın ve yurttaşlık rejiminin anlamını kökten dönüştüren bir sürece işaret ediyor. Mesele, otoriterleşme kavramıyla sınırlanamayacak kadar derin çünkü bu on yıl, hukukun yalnızca sınırlarını değil, bizzat varlığının gerekçesini tartışmalı hale getirdi. Egemenlik ve bağımsızlık mücadelesi verdiğini öne süren bir iktidar bloğu, görünürde güçlü, tarihsel bir misyona sahip gibi konuşurken gerçekte toplumun kendi devletine duyduğu güveni aşındırıyor, yurttaşlarını hukuki güvenceden mahrum bırakıyor ve onları gitgide yalnızlaştırıyor. Mahkemeler açıkça hukuksuzluk içinde, siyasi ağızların ilan ettiği yönde hareket ediyor yüksek yargı mensupları, sosyal medyada siyasi simgelerle taraf beyanında bulunmaktan çekinmiyor. Egemenlik söylemi, hukukun anlamını yitirdiği bu ortamda bir gösteriye dönüşüyor ve ardında büyük bir kriz bırakıyor. Durağan bir kriz bu ayrıca. İnsanların başlarına ne geleceğini endişe ile beklediği ancak sürekli sorun biriktiren bir kriz.

Bugün bu ülkede pek çok insan, hayatının bir anında yurt dışında yaşama fikrini aklından geçiriyor, adını kaçmak koyuyor. Çünkü artık insanlar kendi hukuklarına güvenemiyor. Geleceğe dair umut besleyemiyor. Güç gösterileriyle ayakta kalmaya çalışan siyasi iktidar, yurttaşı devletten uzaklaştırıyor. Ortaya çıkan şey, güçlü bir devlet yerine bağ kuramayan, yurttaşından korkan, kırılgan ve savunmasız bir yapı. Oysa Türkiye, ancak yurttaşının geleceğine, başvuracağı kurumlara ve kamusal güce duyduğu inançla gerçek bir sıçrama yapabilir. Yurttaşını bu topraklardan koparmak yerine onu bu ülkenin itici gücüne dönüştüren bir siyaset kurmadan hiçbir “liderlik” iddiası, bu çözülmeyi durduramaz.

Bu dönüşüm, 2016 OHAL rejimiyle hız kazandı. Ama yaşananlar hukukun askıya alınmasından ibaret değildi. OHAL’le birlikte yeni bir düzen inşa edildi: adı konmamış bir anti-hukuk rejimi. Hukuksuzluk artık kuralın ta kendisi haline geldi. Sorun, yasaların adaleti sağlamak yerine otoriteyi tahkim etmek için araçsallaştırılması. Yaşadığımız şey, bir boşluk değil; düzenlenmiş, sistemleştirilmiş bir hukuksuzluk hali. Bu nedenle “anti-hukuk” ifadesi sadece doğru bir kavram değil, aynı zamanda çağı açıklayan bir anahtar.

Üstelik bu, yalnızca Türkiye’ye özgü bir sapma değil. Türkiye, küresel bir dalganın, otoriter sağ popülizmin şekillendirdiği reaksiyoner modernizmin yerel sahnesine dönüşmüş durumda. Görünüşte modernleşme söylemleriyle hareket eden bu yönetim tarzı, gerçekte hukukun üstünlüğünü, kurumsal dengeyi, bireysel hakları ve yurttaş öznelliğini hedef alıyor. Bu yönelim yalnızca demokratik yapıyı etkilemiyor aynı zamanda modernliği, hatta Aydınlanma’nın kurucu aklını da karşısına alıyor. Hukuk devletinin çöküşü, yalnızca bir rejim değişimi anlamına gelmiyor modernleşmenin tarihsel mirasına yönelik sistematik bir saldırı.

Bugün Türkiye’de olan biten, sıradan bir istisna rejimi olarak tanımlanamaz. Modern hukuk devletinin ilmek ilmek söküldüğü, yurttaşlık duygusunun dağıldığı, güvenlik ve ortak gelecek tahayyülünün sarsıldığı bir tersyüz oluşla karşı karşıyayız. Anti-hukuk yalnızca adaletsizlik değil yurttaşla birlikte kurulmuş kamu düzeninin, ortak yaşamın ve toplumsal hayalin kaybı anlamına geliyor.

Beklentilerimiz ve Kamusal Sorumluluk

Türkiye’de Olağanüstü Hal, isminin ima ettiği gibi geçici bir rejim olarak işlemedi. 2016’dan sonra OHAL, olağan hâle gelen bir yönetim tarzına dönüştü. Hukuku askıya almakla kalmadı hukuk dediğimiz şeyi yeniden şekillendirdi. Egemenlik, artık sınır çizmekle değil, sınırları belirsizleştirmekle tanımlanıyor. Giorgio Agamben’in istisna hali üzerine söyledikleri, bu yeni düzene ışık tutuyor: İstisna bir süre sonra kural olur. Türkiye’de tam da bu oldu. OHAL, toplumsal hayatın tamamını istisnalaştıran bir zemin haline geldi. Norm dediğimiz şey, yerini keyfî müdahalelere bıraktı. Artık hukuki çerçeveyi sürekli yeniden çizen bir iktidar refleksine dönüştü.

Bu yapının daha derininde, kuralların artık devlet aklının temel taşlarıyla —öngörülebilirlik, rasyonalite, nesnellik— bağının kopmuş olması yatıyor. Yasalar, anayasal ilkeler ya da kurumsal işleyişi yerine iktidarın günlük ihtiyaçlarıyla biçimleniyor. Weber’in bürokratik hukuk devleti çoktan çözülmüş durumda. Yerine geçen şey, kararların kişisel sadakatle verildiği bir “kararname devleti”. Yani düzenleyen bir yapıdan çok, tepki veren bir refleks makinesi. Bu sadece hukuk sisteminin değil, kamu yönetiminin tamamının içten içe çökmesi demek.

Milliyetçi ve egemenlikçi bir söylemle siyasetteki rakiplerini bastıran iktidar, içeride yarattığı hukuk güvensizliğiyle aslında kendi tezlerini çürüten bir zemin oluşturuyor. Bu güvensizlik ortamı, halihazırda çeşitli alanlarda fiilen uygulanmakta olan tahkim mekanizmalarının, hukukun daha geniş sahalarında talep edilmesine yol açabilir. Ancak bu talep, yalnızca yatırımcının hukuki güvenlik arayışı ile sınırlanmıyor aynı zamanda yurttaşın kendi yargısına ve hukuk sistemine duyduğu bağın daha da zayıflaması anlamına gelir. Tahkim, kamu yararından ziyade özel çıkarları önceleyen bir çerçevede işlediğinde, hukuk artık ortak bir zemini temsil etmez ayrıcalıklı aktörler için tasarlanmış bir güvenlik alanını temsil eder. Bu durum, yalnızca egemenliğin sessizce devri değil aynı zamanda yurttaşlık hukukunun içinin boşaltılması, vatandaşın devletle kurduğu hukuki ilişkinin müzakere edilemez hale gelmesi demektir. Böylece hem ulusal yargıya duyulan inanç zedelenir hem de hukuk, toplumun ortak kaderini taşıyan bir yapı olmaktan çıkar.

Bu çöküşte “FETÖ Borsası” diye anılan uygulamaların payı büyük. Yargı, belirli davalarda pazarlığın nesnesi haline geldiğinde, sadece hukuka değil, adalete dair inanç da buharlaştı. Bu yaşananlar münferit veya tekil değil. Bir düzenin nasıl işlediğine dair fikir veren örnekler. Hukuku koruması gereken kurumlar, bizzat hukuksuzluğu yeniden üretiyor. Bu sadece kurumsal yetersizliğe ilişkin bir durum olmakla kalmıyor siyasetin ahlaki zeminini kaybetmesi. Devletin, yurttaşına karşı tarafsız kalamayacağını açık ettiği anların toplamıdır.

Bu çöküşün ne kadar derinleştiğini, İstanbul’da bir başsavcının Hâkimler ve Savcılar Kurulu’na yazdığı mektup açıkça gösterdi. Yargı içinde bir rüşvet mekanizmasını ifşa etmeye çalışan başsavcı hakkında, kısa sürede aslında kendisi ile ilgili de belirli şüpheler olduğunu öğrendik. Bahsi geçen hâkim tarafından asıl yolsuzluğu yapanın bahsi geçen başsavcı olduğu iddiası ortaya atıldı ve mal varlığına dair soruşturma başlatılması talep edildi. Ortaya çıkan şey bir kurumsal çürümeden ibaret değildi. Bu olay, yargının iç yapısında artık etik bağların çözüldüğünü, hukuk sisteminin bireyler arası siyasi hesaplaşmaların arenası haline geldiğini yüzümüze çarptı. Mahkeme salonlarının yerine odaların, odakların ve güç dengelerinin arasında şekillenen bir adalet pratiğiyle karşı karşıyayız.

Tam burada durup şunu hatırlamak gerekiyor: Yargı yalnızca yasaların teknik yorumuyla ayakta kalmaz. Onu yaşatan, toplumun adalete duyduğu güvendir. Bir kararı geçerli kılan sadece hukuk metinleri olmaz, o kararın toplumun vicdanında karşılık bulup bulmadığıdır. Hakimler, yalnızca kanun maddeleriyle değil, vicdani kanaate göre hüküm verir. Adalet duygusu kırıldığında, o duygunun üzerine kurulmuş tüm kurumlar da çöker. Meşruiyet, kâğıt üzerinde değil, insanların iç dünyasında üretilir.

Bugün Türkiye’de yargının krizi işte tam burada düğümleniyor. Yargı, ortak vicdanı taşıyan bir yapı olmaktan çıkmış yerine geçen şey, teknik prosedürlere indirgenmiş, iç tutarlılığı dahi kalmamış bir işlem dizisi. Kararlar arasında çelişkiler var. Uygulamada rastlanan keyfilik, öngörülemezlik, ilkesizlik—hepsi, hukuki güvenliğin altını oyuyor. Ne vicdan işliyor, ne tekniğe uyuluyor. Yurttaş, artık mahkemeye güvenmiyor, neyle karşılaşacağını bilemeden adım atıyor. O kapıdan içeri girerken yanında dilekçesi ile beraber belirsizliğini de taşıyor.

İşte bu zemin üzerinde Ekrem İmamoğlu’nun başına gelenler, yeni bir şey değil. Aksine, uzun zamandır süregelen siyasal hukuk mühendisliğinin görünür hale gelmiş bir halkası. Üstelik sıradan bir figür değil; toplumun geniş kesimlerince meşru kabul edilen, siyasal merkezde duran bir aktörün hedef alınması, sistemin artık kimseyi dışarıda bırakmadığını gösteriyor. Bu davada masumiyet karinesi askıya alındı. Orantılılık yok sayıldı. Deliller, sürecin belirleyicisi olarak yer almıyor. Savunma hakkı ise bir lütuf gibi sunuluyor. Hukuku uygulaması gereken kurumlar, yönünü adalet yerine iktidarın ihtiyacından alıyor. Hangi norm uygulanacaksa, o normun çerçevesi sabah başka, akşam başka çiziliyor.

Toplum bu işleyişi ilk kez yaşamıyor. Hafızasında benzer süreçler var. Daha önce gördü, duydu, içselleştirdi. Bugün olanlar, o eski örneklerin bir başka versiyonu. Bir süre sonra herkes kendi sırasının gelmesini beklemeye başlıyor. Çünkü artık adalet, herkesi içine alabilecek kadar büyük bir yapı olmaktan çıkmış, yalnızca kimin hedefte olduğuna göre şekillenen dar bir koridora dönüşmüş durumda.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu