PolitikaToplum ve Siyaset

Yeni Düzen ve Her Düzenin Makulleri – Ahmet Çınar Gelgeç

Toplum 2015 öncesinde yaşanan hiçbir olayı artık tartışamıyor, konuşamıyor. Konuşsa dahi sadece 15 Temmuz sonrası AKP tarafından inşa edilen “Milli Uyanış Miti” çerçevesinde konuşabiliyor.

“Mücadele etmek… Korkak olmayacaksın. Mağlup olursan dokunurlar.”

17 Kasım Cuma günü Flu TV YouTube kanalında yayınlanan Rasim Ozan Kütahyalı videosunda kurulmuştu bu cümle. Rasim Ozan Kütahyalı, FETÖ ile beraber “Ergenekonculara” yani askeri vesayete karşı, sonra da AKP ile beraber FETÖ’ye yani Gülenist vesayete karşı mücadelelerde medya ayağının en önde gelen ismi olduğunu söylüyor. Daha da ileri giderek iki mücadelenin de içinde bulunan tek kişi olduğunu iddia ediyor. Bütün bu mücadelelerin ve hesaplaşmaların içinde kendisine neden dokunulamadığını ise yukarıdaki alıntı ile cevaplıyor. Kendisine göre bunun sebebi mücadeleden kaçmaması ve mücadele içinde de doğru ve güçlü ortaklarla beraber hareket etmesi. ROK, ortakları sayesinde tüm mücadelelerden galip ayrılıyor.

ROK, Ergenekon soruşturmaları ile başlayıp 15 Temmuz ile resmen biten “Vesayetsiz Demokrasi Hayali” sürecinde aldığı galibiyetlere rağmen mağlup olmuş hissediyor. Bu mağlubiyet asla bireysel bir mağlubiyet değil. Keza ROK, ne ekonomik ne politik ne de sosyal olarak bir sıkıntı içerisinde. Hatta kendine Nikos Kazancakis’in mezar taşında yazanlardan ilhamla “Dünyanın En Özgür İnsanı” dahi diyor. Onun mağlubiyeti; fikirlerinin mağlubiyeti, “Vesayetsiz Demokrasi Hayalinin” mağlubiyeti, bir dönemin prestijli yazar, aydın ve gazetecilerinin inandıklarının mağlubiyeti. Onun mağlubiyeti “Yeni Rejimin”, güvenlikçiliğin ve Erdoğan’ın galibiyeti.

Bütün bu söylenenler arasında en çarpıcı olanı hiç şüphesiz bu galibiyet; mevcut politik iklimi yaratan galibiyet. 7 Haziran 2015 seçimleri ve AKP-MHP koalisyonu ile yani Cumhur İttifakının kurulmasıyla  başladı bu devletçiliğin “yeniden” zaferi. 7 Haziran sonrasında beklentiler, tek başına hükümet kuracak vekil sayısına erişemeyen AKP’nin HDP ile hükümet kurmasıydı fakat HDP tarafından kapılar kapatılınca beklenti muhalefetteki iki partinin kuracağı; birinin de dışarıdan destekleyeceği bir hükümete dönüştü. Bu beklenti ise MHP’nin hiçbir formülde yer almayacağını açıklayan erken seçim talebiyle suya düştü. Kasım’da yapılan erken seçim AKP’nin tek başına hükümeti kurması ile sonuçlandı. Bu iki seçimin ve iki seçim arasında yaşanan sürecin yakın tarihimizi derinden etkilediği su götürmez bir gerçek. Türkiye neredeyse sekiz yıldır 7 Haziran sonrası gayriresmi olarak kurulan Cumhur İttifakı tarafından yönetiliyor.

Toplum ise 2015 öncesinde yaşanan hiçbir olayı artık tartışamıyor, konuşamıyor. Konuşsa dahi sadece 15 Temmuz sonrası AKP tarafından inşa edilen “Milli Uyanış Miti” çerçevesinde konuşabiliyor. Bu mite göre uzun yıllar süren mücadelenin sonunda vesayetçiler yenilmiş, halk hakiki olarak iktidara gelmişti. Devlet artık milletle bir olmuştu! Birileri bu çerçevenin dışına adım attığında türlü ve akıl almaz şekillerde yaftalanıyor. Çözüm Süreci, Ergenekon soruşturmaları ve AKP’den önceki dönem ancak bu mite göre yeniden yorumlanmak zorunda. Tayyip Erdoğan’ın başarısı da burada yatıyor; inşa edilen bilgi ve söylem iktidarında. Cumhur İttifakının temel özelliği bu. Çok keskin sınırları olan bu bilgi ve söylem iktidarı o kadar kuvvetli ki sadece Cumhur İttifakı kitlesini veya ona yakın toplumsal kesimleri birleştirmekle kalmıyor; muhalefetin, muhalif kitlelerin önüne de bir set koyuyor ve bir sınır alanı oluşturuyor.

Bu çizginin muhalefetteki en belirgin yansıması ise “Seküler Milliyetçilik” olarak ortaya çıkıyor. Seküler Milliyetçilik özellikle 2016 sonrası ülkedeki aşırı güvenlikçi ortamda ve gayriresmi OHAL altında büyüyen; ailelerinin de etkisiyle siyaseti sıkıcı, boğucu, anlamsız ve kendine uzak gören; böyle gördüğü için de geç politize olan ve politize olduğunda da ilk olarak Özdağ gibi milliyetçi popülist figürlerle karşılaşan ve ana akım siyasette göremediği umudu onlarda gören gençler arasında yaygın bir tanım. Bu gençler genellikle AKP ile ortaklık sürecinde MHP’den kopan milliyetçi partilerin seçmen tabanını oluşturuyorlar. Temelde AKP ile ilgili iki problemleri var: Sığınmacılar ve ekonomi. Yapısal problemlerle ilgili eleştirileri genelde yüzeysel kalıyor. Kürt siyasetinden uzak durmayı bir gereklilik olarak sunuyorlar ve ana akım muhalefetten uzaklaşmanın bir sebebi olarak öne sürüyorlar. Keskin kırmızı çizgileri var fakat rejim ile derin bir ayrılığa düşmüyorlar. Bu da onları bilgi ve söylem iktidarının en başta ulaşabileceği hedef haline getiriyor.

Makbul ve makul muhalefet de tam olarak burada doğuyor. Siyaset yeni rejimin temel ruhu olan “Milli Güvenlik İdeolojisi” temelinde yeniden şekillendirilmeye çalışılıyor. 2018 ve sonrasındaki tüm seçimlerin “Beka sorunu” gibi söylemler ekseninde gerçekleşmesi bunun en güzel göstergesi. Türkiye’de -tarihi toplumsal travmaları da göze alarak- toplumun %50’sinden fazlasına hitap eden bu siyasi hat toplumun ve siyasetin yeni temeli oluyor. Bu hattın hiçbir koşulda hitap etmeye çalışmadığı kimlikler ve toplumsal kesimler var ve hitap ettiği kesimleri de özünde hitap etmediği bu kesimlere yönelik ortak nefret ile birleştiriyor: Kürt siyaseti, solcular, demokratlar, etnik ve dini azınlıklar, LGBTİ+lar…

Sonuç: Tayyip Erdoğan’ın “Vesayeti yıkma ve ileri demokrasiyi kurma” vaadiyle oturduğu koltukta şu anda tarihi travmaları kaşıyarak ve toplumun devletçi eğilimlerine yaslanarak oturmaya devam etmesi düşündürücü. ROK gibi “liberal” ve “demokrat” kimselerin yıllarca Tayyip Erdoğan safında kazandıkları galibiyetlerden sonra bazılarının bugün mağlup hissetmeleri daha da düşündürücü ama asıl düşündürücü olan bu bilgi ve söylem iktidarının gücü. Cumhur İttifakı, kendi yarattığı sorunlara solun ve muhalefetin tatmin edici çözümler üretememesi ve çoğu zaman sorunu tahlil edememesi yüzünden doğan muhalif “siyasetsiz” tepkiselliği alıp rejimin elementleri üzerinden rejime eklemliyor. Çok ciddi bir oy getirisi olmasa da -henüz- yaptığı eylemlerini toplumun daha geniş bir kesiminin gözünde meşru kılıyor.

Peki ne yapmalı? Çok klişe bir soru ama her an her koşulda sorulabilir: Ne yapmalı? Öncelikle bilgi ve söylem iktidarını iyi anlamak ve iyi anlatmak lazım. Anlamak lazım ki onun çözülmesini sağlayabilelim; anlatmak lazım ki hep beraber mücadele edecek bilince sahip olalım. Siyasetin baştan aşağı değiştiği bu çağda iktidarın sadece siyasi değil başka formlarda da kendini inşa ettiğini ve her alanda yavaş yavaş gerilediğimizi görmemiz lazım. “Siyasetsiz” bir siyasetle boğulmuş ve iktidarın milliyetçi-güvenlikçi hassasiyetleri üzerinden kendi hattına eklemlemeye çalıştığı muhalif kitleleri kazanmamız lazım. Bu bilgi ve söylem iktidarını yıkmak için kendi söylemlerimizi üretmemiz, kendi sözlerimizle konuşmamız, iktidarın çerçevelerine bağlı kalmamamız lazım. Siyasi iktidarı da bilgi ve söylem iktidarını da ancak elbirliğiyle değiştirebiliriz.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu