Solun Varoluşsallığa Yenilgi Krizini İki Film Üzerinden Okumak – Arda Gözen

Öncelikle bu yazı, Umut Tümay Arslan’ın Türkiye sineması üzerine denemelerini derlediği ‘Bir Kapıdan Gireceksin’’ isimli kitabı sayesinde yazıldı. Çok değerli bir çalışma olduğu gibi; sol siyasetin 12 Eylül darbesi sonrası bilançosu iki film üzerinden müthiş ustalıkla ele alınmış, ben de günümüz siyaseti de bu diyalektik denklemin içine katıp kendisinden aldığım ilhamla Türkiye solunun kültür, siyaset, gündelik yaşamına bir katkı denemesinde bulunacağım.
Yok Olan Ütopyalar
Fransız varoluşçuluğunun meşhur ismi Emil Michel Cioran’ın Tarih ve Ütopya’sının ilk sayfalarında derin bir Sovyetler Birliği eleştirisi yatar. Her şeyden önce zihniyetleri ele alan Cioran, Sovyet rejiminin sürdürüldüğü günlerde; rejimin bizzat beklentileri, hayalleri en önemlisi de devrim öncesinde toplumların ütopyalarını mahvettiği üzerinden bir denklem geliştirir. Bu beklentileri hayal kırıklığına bırakma hali, Sovyetler Birliğinin dağılışına kadar gidecek ve belki de neoliberal paradigma tarafından geliştirilen ‘’sosyalizmin çöküşü’’ söyleminin en meşhur argümanı olacaktır. Bu söylem daha sonraları bütün dünyanın hegemon ideolojisi haline gelecek ve sol siyaseti dar koridora sıkıştıracaktır. İşte tam da bu koridorlar üzerinde cirit atan, 12 Eylül darbesi sonrası iki farklı pencereden söylem geliştiren, Türkiye 90’larını resmeden iki tane film var. Biri Özcan Alper’in 2008 yılında vizyona giren Sonbahar filmi. Diğeri de aynı yıl Kazım Öz tarafından sinemaseverlerin karşısına çıkmış olan: Bahoz. Öncelikle iki filmi de sinematografik pencereden değerlendirmek haddime değil. Çekim kaliteleri, oyunculuklar, senaryo vesaire üzerine konuşacak sinema yetkinliğinde olmadığım gibi işin politik kısmına üzerine yoğunlaşacağımı belirtmek isterim.
Değeri Sonradan Bilinen Bir Mücadele: 90’lar
Gezi hareketini belki de var eden ama her zaman yadsınan bir gerçeklik üzerinde durmakta fayda var. 90’larda sol hareketlerin içinden gelenlerin ideolojik ve pratik birikimleri. Gezi’nin hep Y jenerasyonu üzerinden kurgulanması belki de epey yanlış. 90’ların örgütlü-pratiksel ve ideolojik birikimi olmasa bu kadar uzun vadeli bir etkiden bahsedemiyor olabilirdik. Ekrem İmamoğlu’nun gözaltısı sonrası gelişen 19 Mart hareketlerinin en büyük eksikliği de bu değil miydi? İdeolojik bir belirlenimsellik ve geliştirilen pratik bir hareket. Bunların yokluğu etrafında dönen eylemlerin sönümlenmesi ve gözaltı avına yelken açması an meselesi bile olmadı. Burada Gezi hareketinin öznelerinin de yepyeni jenerasyona misafirperverlik etmediklerini de belirtmeden geçemeyeceğim, kimse sütten çıkmış ak kaşık kesinlikle değildi ve süreç boyunca yardım taleplerine kulağı kapalı bir Gezi özneleri gördüğümüz kanaatindeyim. İşte tam da 90’ların bu değerli ama değeri sonradan karşımıza çıkan örgütlülük ve düşünümsel pratikler üzerinden kurgulanan bu iki filmden ilki ile başlamak istiyorum: Sonbahar.
Sonbahar epey ağır bir film. Başladığı dakikadan itibaren insanın içini hüzün kaplaması an meselesi. Özellikle post 12 Eylül sendromunu aktarma konusundaki en başarılı filmlerden birisi bence. Türkiye sol hareketinin girdiği çıkmazı, hapishaneleri, açlık grevlerini, 90’lar üniversite mücadelesini pesimist bir merkeziyette okuması da cabası. Ana karakterin bu mücadeleler içinde kendi kimliğini ararken, sol siyasetten uzaklaştığını hissedebilmek epey mümkün. Fakat özellikle bir noktayı göz ardı etmemek de bir yarar var. O da bütün bu pesimizmin etrafındaki ana fikir. Sonbahar kesinlikle köprüden önceki son çıkışın olmadığını, Sosyalist bir Türkiye mücadelesinin sona erdiğini dayatıyor. Sovyetlerin dağılışı bir kadın üzerinden temsil ediliyor ki oda Karadeniz’e göç etmiş, geçim sıkıntısı çekiyor. Ki bu da sosyalizmin çöküşüne bir atıf. Fakat her şeye rağmen ana karakter Yusuf’un içinde hiçbir umut yok, hapishane önceki hayatının üzerinden bir tır gibi geçmiş. Bu da neredeyse bütün 12 eylülde hapishaneye girmiş, 70’lerin sol hareketinin içinde bulunan kimliklerle paralellik gösteriyor. Sonbahar benim yazımda kurguladığım bu iki filmden varoluşçuluğu temsil ediyor. Zamanında sol hareketin içinde bulunmuş, hapishanede sanatla tanışmış, sonrasında da apolitizmden hallice sanatla uğraşan bir kesime yakın konumlandırdığım bir film. Aynı konumu hapishane sonrası ticarete atılmış, Turgut Özal sayesinde paradan para kazanan, liberal konumlarıyla gurur duyan kesimle de kesiştirmek mümkün. İnsan hakları, demokrasi gibi olguları tekellerinde hâlâ tutmaya çalışan bu cenaha ne zaman ihtiyacımız olsa rejimin yorganına sarılmaktan öteye gidemediler. Sol siyasetin çıkmazına vurduğu baltalarla derinleştirdiklerini, solun savurganlıkla suçlanmasına katkıda bulundukları aşikâr.
Fakat köprünün öbür ucunda mücadelesini sonrasına da taşımış, umudu parselleyen, kucaklayan, solu farklı mücadelelerle eklemlemiş bir taraf da yok değil. Ki bu da ikinci filmi temsil ediyor: Bahoz.
Koridor Yaratmak
Lenin tarafından ortaya atılıp Gramsci tarafından epeyce geliştirilen ‘’burjuva siyaset’’ alanının dışında bir siyasi alan/hegemonya yaratma mekanizmasını sol teorik olarak epeyce üzerine düştü düşmesine ama pratikte pek de başardıklarını söyleyemem. Türkiye siyaseti özelinde bence biz bunun pratiğini Kürt siyasi hareketinde görebiliyoruz. Kürt siyasi hareketin bana göre en başarılı olduğu konu yer yer Marksizmin dahi ötesine geçebilen; demokrasi, kadın hareketi, insan hakları söylemi dahası da pratiği. 90’ların Kürt siyasi hareketinin dönüşümü; Ortodoks Marksizm kalıplarının yıkıldığı, kadının ve feminist teorilerinin öne çıktığı, anarşizmden dahi beslenen, islam ve dinler tarihinden alıntılarla tabanını güçlendiren bir teori gelişmesine sebep oldu. Ki bu da yeni bir hegemon alan, söylem, paradigma gelişmesine yol açtı. Buna da Ortodoks Marksizmi ‘’aşmak’’ denildi. Hareketin başarısını da inkâr edemeyiz. 12 Eylül sonrasındaki en güçlü sol hareket yorumunu rahatça yapabilmekteyiz. Fakat bu güçlülüğünü demokratik siyasi kurumlarına taşıması epeyce uzun sürdüğü gibi, farklı tabanlara açılması da uzun bir zaman aldı. Şimdilerde ise bu söylemler sadece kavram olarak ömürlerini yitirmek üzere, her ne kadar hükümetle işbirliği içinde barış süreci oluşturulsa da siyasetin hareket alanı epeyce dar. Bunu tabanın da, siyasilerinde göz ardı etmemesi lazım. Özellikle Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş gibi figürlerden taviz verilmemesi gerektiği kanaatindeyim. hâlâ daha kayyumlar diz boyu. Bu konjonktürde istediğimiz kadar barışı, silah bırakmayı konuşalım konuşmasına fakat gündelik hayatımıza nasıl sirayet edeceği en önemlisi. Siyaseten yaratılan söylemler, geçmişte olduğu gibi Kürt halkına sadece umut ve beklenti yaratabilir. Bu tehlikeye tekrardan düşmemek gerekiyor. Özellikle 90’lardaki popülist koalisyon hükümetleri dalgasının halkı söylemler ve vaatler ile ne kadar yorduğu bu kadar aşikarken. Ders çıkarılması şart. Günün sonunda yine yeniden elde var sıfır dememek için rejime karşı geliştirilen siyasi, pratik ve masa olarak diyalog mekanizmasında bu olguları öncelemekte yarar var.
90’larda geçirilen dönüşümün demokratik alana daha açık, tabanla iletişimli şekilde aktarılması da epeyce şart. Özellikle barış süreci çerçevesinde de; rejimle yan yana gelmek, şehirli, Kürt olmayan, sol veya liberal görüşe yakın, muhalif kesimin arkasını dönmesine sebep olabileceği bu günlerde… Kürt siyasi hareketini sadece Kürt tabanı üzerinden okumak yanlış bana kalırsa. Harekete şehirli, burjuva ve marjinal sol kesimin yardımı paha biçilemez düzeyde. Bu kesimin kültürel alanda da kuvvetliliği, eski solun aksine yeni bir koridor açılmasına katkı sağlıyor. Marksizmin temel ilkelerinden kopuşu görebilsek de tabanlara açılmanın önemi her zaman Kürt siyasi hareketi özelinde daha öncelendi.
Kazım Öz’ün Bahoz filmi işte tam da bu yeni hegemon koridor üzerinde umudu mücadeleyle aşılıyor. Sonbahar’ın aksine Türkiye’yi Kürt hareketi içinde dönüştürmenin mücadelesi, en önemlisi de 12 Eylül pesimizmine: varoluşçuluğa ve sorgulamaya düşmeden. Ana karakter Cemal’in dönüşümü belki de Türkiye üniversite gençliğinin hikayesi, bütün zorluklara imkansızlıklara rağmen iyiliği, yenilikleri, dayanışmayı öne çıkarıyor film. Her çıkmazda, hapiste, yaralamada, işkence sonrasında devam eden bir mücadele görüyoruz Sonbahar filminin aksine. Kimlik farkındalığı, solu sadece Marksizm olarak değil ama pratik olarak öne çıkarma gibi ögeler sadece üniversite hareketi olarak değil, bir halkın gençlik düzeyine kadar inmiş kendi bedenini yaratma farkındalığı. Hatta filmin son sahneleri; üniversite mücadelesinin yetmediğini, dayanışmanın uzun süreli olacağını, zafere kadar devam etmenin gerekliliğini vurgular nitelikte. İkinci dünya savaşı sonrası nesilin yaratmış olduğu 68 hareketlerinin aksine adeta ‘’biz tabana, halka ve halk için gideceğiz!’’ mesajı veriliyor. Hali hazırda o dönem için Kürt siyasi hareketinin parlamenter siyaset içerisinde de bir varlıkları da olmadığı nedeniyle de mücadele için partiye katılıyorlar. Özellikle karakterler, yukarıda saydığım Marksizm’i aşma adı altındaki dönüşümü sorgulayan bir tavır içerisindeler. Her şeyden önce; davaya milliyetçilik ile mi? yoksa sol sosyalist pencereden mi? Baktıklarını bilmiyorlar. Ne kadar benzer değil mi? Tıpkı günümüzdeki sorunlar gibi…
Günümüzü Okumak
Tanıklık etmekte olduğumuz barış süreci, Bahoz filminin umudunu yaşadığımız günlere geçişi temsil edebilmesi için ülke genelinde de demokrasi ve insan haklarının uygulanmasını gerektiriyor. Sol hareket özelinde de bu barışı siyaseten ve ekonomik programlarla sahiplenmeyi görmek demek, 90’larda Kürt siyasi hareketi tarafından geliştirilen bu koridorun yayılımını, aşılmasını, farklı etnik ve siyasi gruplarla kesişimini önceler. Hareketin tabanda ve gençlikte fitili kesinlikle hissedilen bu günlerin devamının gelmesi için pesimizmden ziyade yeni mücadelelerle geçmişin izini sürmekten başka çıkış yolumuz yok. Barışın büyük bir adım olduğunu unutmamak aynı zamanda haksızlık ve hukuksuzlukların son bulması üzerine mücadele eklemlemeyi gerektiriyor. Ekonomik mücadeleyi de kesinlikle yadsımamanın önemini de 2024 yerel seçimlerde gördük. Hareket ve direnişleri birbirine eklemlemenin önemi tarihten çıkardığımız derslerle kendini belli ediyor. Sol hareketin de çıkarması gereken en büyük ders mevcut parlamenter siyasetin de ötesinde, 90’larda Kürt siyasi hareketin mevcut kazanımlarını yadsımadan bunları ekonomi ile kesiştirip bütün tabanlarla birleştirmek olmalı.
Bir ipin iki ucu olarak konumlandırmanın da ötesinde bu iki film belki de Türkiye solunun girdiği bunalımın çıkış kapısını aralamamıza bize yardımcı olabilir. Bir tanesinde solun ne yapmaması gerektiğini, diğerinde de tutunacağımız dalları, gökyüzündeki ışığı görebiliriz. Fakat bu iki konumun da rejimi otoriterleştirmek konusunda etkisiz veya yardımcı oldukları da göz ardı edilmemeli. Özellikle yepyeni bir döneme girdiğimiz bu günlerde. Saf Marksizm’den kopuşu burada pozitif ele aldığım gibi negatif yönlerine geldiğimizde şüphesiz ‘’milliyetçilik’’ olgusu altında rejimle koyun koyuna yürümek var. Milliyetçilik tuzağına düşmemek, kimlikselliği sol içerisinde ele almak ve en önemlisi de halkın taleplerine hem ekonomik hem de siyasi olarak kapsayan bir insancıl politikayla hükümet müzakerelerini dengeli düzeyde tutmak şart. Tıpkı iki filmi temsil eden ideolojilerin günün sonunda rejimin otoriterleşmesine yardım etmelerinden çıkarılacak bir ders gibi: günün sonunda elde var sıfırı görmemek için!




