GündemToplum ve Siyaset

Bir Sözleşme ve Bir Çuval – Erol Akın

CHP özelinde ve muhalefet genelinde, centilmenlik sözleşmesinin tamamen eriyip gitmesini, efendi ve uslu davranma mecburiyetinin sona erişini kutlamak gerekir.

Ne zaman ödünç aldığımı hatırlamadığım ve yarım bıraktığım bir kitabı yeniden okumaya teşebbüs ediyorum: Adı “Ölümün Zaferi”, yazarı Gabriele D’Annunzio. D’Annunzio hem edip hem fatih: 1919 yılında Fiume – bugünkü Rijeka, Hırvatistan – şehrinde kurduğu devletçik, faşizmin ilk göz ağrısı sayılır. Faşizmin bir pratik olarak balkon konuşmalarıyla kükrediği, sloganlar halinde dalgalandığı, mesleki temsil ilkesine dayalı bir anayasa ile cisimleştiği ancak bir yıl içinde soluğu, yakıtı tükenmiş bir tecrübedir.

D’Annunzio, İtalya’nın 19’uncu yüzyıl sonu, 20’nci yüzyıl başındaki en büyük yazarlarından birisi olduğu kadar, İtalyan milliyetçiliğinin ve faşizminin de kahramanı olmasını başarmış; hatta belki de ikinci uğraşında, ilkinde gösterdiğinden daha büyük bir başarı göstermiş. En azından faşizm üzerine şöyle bir eğildiğinizde D’Annunzio ve 1919 yılında Fiume’de yaptıkları ve yapamadıkları, faşizmin tarihini anlatanlar için es geçilemeyecek bir başlangıç tabağı gibidir. Benim için de D’Annunzio, Adriyatik kıyısında dikildiği haliyle malumdur; yapıtlarının Türkçe çevirileri yok denecek kadar az ve yeni başlamış gibi görünüyor.

D’Annunzio’yu okumaya, onun okurdan istediklerini gözardı ederek başladığım için Ölümün Zaferi kısa sürede, ilk elli sayfasına parmak dokunduktan sonra, adeta bir mahremiyet hissiyle içine kapandı, bana sırt çevirdi.

İtiraz edenler elbette olabilir fakat ben D’Annunzio ve Tanpınar’ı birbirlerine çok yakın bir yerde görebileceğimizi düşünmüşümdür: İki yazarın da cümlelerini yoğunlaştırma, duyguları, nesneleri, insanları betimlerken kullandıkları kelimeleri ve bu betimlemeleri derinleştirme, zenginleştirme konusundaki yeteneği çok belirgin ve çok güçlü. Bu maharetin karşılığında, ikisi de ilgi ve dikkat konusunda, okurlarından özen ve odaklanma ister. Ben D’Annunzio’nun bu isteğini bilmediğim, tahmin de etmediğim için, bir yerde pes ettim.

Ölümün Zaferi, görünüşte ve sathi olarak, Giorgio ve Ippolita çiftinin aşk hikayesi. D’Annunzio’nun hayat verdiği bu iki karakter, 19’uncu yüzyıl sonu İtalyası içinde, bizim gibi kaygılanan, üzülen, neşelenen, tutkuyla dolan; yolculuk yapan, sokaklarda gezen, etrafı izleyen kimselerdir. Ancak eserin dili sayesinde ikisiyle birlikte yürüyebilir, bir yerde yemek yiyebilir, ne hissettiklerini ve düşündüklerini kolayca anlayabilirsiniz; bu gerçekçilik hissi, D’Annunzio’ya ülkesinde neden “peygamber” denilmiş olduğunu da açıklar.

Beni bu yazıya D’Annunzio ve yapıtı hakkında uzun bir ilave yapmaya teşvik eden, metindeki bir bölüm oldu: Giorgio, Ippolita’ya, bugünün diliyle “toksik” denebilecek bir bağlılık duyar ve onun kendisine ait yaşamının ilişkilerini bir kenara itebileceğine dair endişelerle doludur. Yalnız kalamadığı için karşısındakine değil de ilişkinin kendisine bağlanan pek çok çağımız insanına benzeyen biçimde, Ippolita’nın bu ilişki dışında var olabileceği, Giorgio için uyanık halde gördüğü bir kabus, Ippolita’yı yitireceğine dair histerisinin kaynağıdır. Ippolita’nın hiçbir sevgi ifadesi, Giorgio’yu uyandıracak bir çalar saat veya o zehirli kaynağı kapatacak bir malzeme görevi göremez. D’Annunzio, burada, yalnız kalacağı dehşeti içindeki birisini betimlerken, onun Ippolita’nın alnının altında hangi düşünceleri taşıdığına dair saplantısını anlatır: Giorgio sevgilisinin – gerçek anlamda – alnına o kadar çok odaklanır ki sanki tek eksiği ve ihtiyacı bir neşterdir: Bu neşteri alıp alnına atacağı bir kesik sayesinde Ippolita’nın gerçek fikirlerini de öğrenebilecek; sevgilisinin kanını akıtma pahasına onun ilişkiden caymayı düşünüp düşünmediğinden emin olacaktır.

Giorgio kadar olmasa da ben de birilerinin alınlarının altındaki gerçek fikirleri ve hisleri merak ediyorum çünkü Giorgio’nun hissetmediği – veya romanda geldiğim yere kadar hissettiğini görmediğim – bir kaygıyı, bir cilt hastalığı gibi taşıyorum. Her gün baktığımda gördüğüm, derimden kazıyıp çıkartmamın da mümkün olmadığı bu kaygı yüzünden, özellikle siyasi karar alıcıların alınlarının altında ne olduğunu merak ediyorum. Çeşitli nedenlerden dolayı yorum gücüme güvenmiyorum; birisi bana gündemle ilgili bir şey sorduğunda o soru, eşyasız bir evin içine söylenmiş gibi yankılanıp geri döner çünkü söylediklerim genelde tutmaz. Ben de yalancı konumuna düşmemek için fazla konuşmam. Bu cehaletimi ancak alınların altına bakarak giderebileceğime inanırım. Öğrenmeyi, bilmeyi en çok istediğim düşüncelerin bazıları da 14-28 Mayıs 2023 arasında, muhalefet partilerinin kurmaylarının alınlarının altında gömülü.

14’ünün gecesini; haber ajanslarının ve kanallarının sarı-kırmızı çubuklarını, bu çubukların ilk başta umutlandıran dengesinin yavaş yavaş bozulmasını ve sonunda her yerden duyulabilen “Hadi ya, tüh” mırıltısını net biçimde hatırlıyorum; “Çankaya oyları sayılmamış daha” lafını işittiğimde seçimin bittiğini de anlamıştım. Karşı tarafta da ilk kez açık biçimde fark atamamış olmanın burukluğu vardı tabii. Pat konumunda kalmanın, rakibi tuş edememenin gerginliği ise iki hafta boyunca devam etti. 28 Mayıs ise bu iki haftanın gerginliğini atmak istercesine “Bitse de gitsek” hızıyla geçti.

Oysa hevesler, tasarılar, hayaller çok büyüktü: 14 Mayıs’ta altılı masa partilerinden birisinin genel merkezinin yakınlarında, zafer konuşması için bir “podyum” kurulduğunu biliyorum. Bu podyumun arkasında büyük bir ekran, önünde ise sanki bir kokteyl veriliyormuş gibi yenilip içilecek bir alan hazırlanmıştı. Bıçak sırtı geçeceği anlaşılan seçimin kazanılacağına o kadar güveniliyordu ki bu güveni inanç, umut, tahmin gibi sözcüklerle karşılamak imkansız hale gelmiş; paraya kıyılıp bir demokrasi geçidi inşa etmişlerdi.

O zaman bana sorulsaydı ne CHP’nin bu kadar saldırıya uğrayacağını tahmin edebilir ne ikinci Çözüm Süreci devrinin başlayacağını öngörebilirdim ama sonuçta ben, bilgi kaynaklarına hakimiyeti son derece kısıtlı birisiyim – özellikle “kurumsal” siyasette herhangi bir unvanım ya da rolüm yok.

Sorun, muhalefet kurmaylarının da 28 Mayıs’tan sonra bugün yaşanacakları bilmek bir yana, sezdiğine, tahmin ettiğine ya da en azından bulutlara bakar gibi bir kestirmede bulunduğuna dair hiçbir emarenin olmayışıdır; seçimi kazandığında rejimi restorasyona tabi tutacaklarını – yani tersine de olsa değiştireceklerini – ilan edenlerin, seçim kaybedildiğinde de 13 Mayıs’taki rejimle devam edileceğine güvenmeleridir. Eğer ülke nüfusunun yüzde 49’unun temsilcisi olanlar, alelade bir kişi – mesela ben – kadar öngörü sahibiyse, burada endişelenmek gerekir; olaylara benimle aynı yükseklikten bakmadıklarına, bakamayacaklarına göre, başka bir açıklama gerekiyor. 14-28 Mayıs 2023 itibarıyla yetki sahibi olan tüm muhalefet kurmaylarının alınlarının altında ne olduğuna dair merakımın sebebi bu.

Sonunda muhalefetin kurmay kadrosunun aklında, çok yakın zamana kadar, bir tür “centilmenlik sözleşmesi” bulunduğuna karar verdim. Bu sözleşmeyi tanımlamak zor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Ali Yerlikaya’ya destek olmalıyız” demesi ve Mehmet Şimşek programını görece sessizlikle karşılaması da Özgür Özel’in de şimdilerde tamamen unutulan, nostaljik ve masalsı “normalleşme” vaadi de ancak böyle anlamlı hale geliyor.

Centilmenlik sözleşmesi, geçimsiz bir evi bir arada tuttuğu zannedilen görgü kuralları olarak vardı: Evin büyüğü/muktediri, evin küçüğüne/muhalifine her zaman bağırabilir, parmak sallayabilir, kızabilirdi ama sonunda yemek saati geldiğinde aynı masaya oturmalı, ayağa kalkmalı, bacak bacak üstüne atmamalı, önünde sigara içmemeli, ailenizi başkasına şikayet etmemeliydiniz çünkü edep çok güzel bir şeydi.

Bize, muhalefete ve muhaliflere sunulan şey bir tür “geleneksel” aile karalamasıydı: Azarlansak da bir şekilde sevildiğimizi ya da sevileceğimizi bilir, büyüklerimizin takdirini kazanmak için içimizde kavga etsek de dışarıya karşı kırık kolumuzu yen içinde saklamayı bilirdik. Vaat edilen ve dayatılan sevgisiz ama saygılı bir ilişkiydi bu. Hoşunuza gitmeyen öğretmeninizle, patronunuzla, akrabanızla aranızdakine benzeyen zoraki ama sonuçta bir kenara atamayacağınız kadar “doğal” bir bağ idi. Siz uslu durdukça düzenin parçası olmakla ödüllendirilecektiniz: CHP özelinde, ne kadar laf dalaşına girilirse girilsin, ne kadar rencide olursanız olun seçimlere katılmanıza, belediye almanıza izin verilecek; yeterince uslu olursanız belki iktidar olmanıza bile ses edilmeyecekti.

Bu sözleşmenin devam ettiğini düşündürmek, iktidarın muhalefet üzerindeki en büyük psikolojik zaferi olabilir. Oysa biyolojik ve kültürel kavramların politikaya – veya başka herhangi bir alana – tahvil edilmesi zaten sorunluydu ama bundan daha önemlisi, bir sözleşme varsa bile bunun çoktan ortadan kalkmış olmasıydı. Çünkü her sözleşmede olduğu gibi, burada da imzacıların tam ortasında duracak bir dayanak, bir ortaklık gerekliydi: Sözleşmenin dili ancak böyle iki tarafça anlaşılıp konuşulabilir. İktidarın bildiğimiz anlamıyla “klasik” cumhuriyeti aşma ve aşındırma niyeti olduğu da bir sır değil: 1839/1923 tarihlerine en hafif ifadeyle gıcık olduklarını hiçbir zaman inkar etmedikleri gibi, bunun bir yazgı ve tarihsel görev gibi taşınmasında da görece tutarlı davrandılar. Böylece bir sözleşmeyi ayakta tutacak tek dayanağı da ortadan kaldırmış oldular.

En geç 2023 mayısında ama belki 2017’de, hatta 2015’te hükmü kalkmış ve kefenlenmiş bir sözleşmenin ne zaman defnedileceği sorusunu yanıtlamak gerekiyordu fakat kurmaylar, bir süre daha, ortada bir uzlaşma varmış ya da olabilirmiş gibi hareket ettiler. Mesela sözleşme gereği TBMM’ye, bazen “milli iradenin tecelligahı” diye hitap edilmesinde izi sürülebilecek, bir kutsallık verilmişti. Buradan ileriye gitmek yerine geriye dönüşle, sanki tüm sorunlar sadece parlamentonun gücünün/kutsallığının azalmasından kaynaklanıyormuş gibi, bir parlamenter sistem restorasyonu önerilmesi, sözleşmenin alınların ya da göğüs kafeslerinin altında yaşadığını gösterir.

Şimdi o sözleşmenin yokluğunun neye benzediğini ve benzeyeceğini yaşıyor, kavrıyoruz: Sadece Kürt hareketi partilerini hedef almasına alışılmış kayyım mermileri CHP’nin belediyelerine sıkılırken, belediye yönetimlerinden sonra partiye de bir kayyım atanması ihtimalini, bunun ne kadar korkunç olduğunu fazla görmeden, neredeyse rahatça konuşabiliyoruz. Centilmenlik sözleşmesinin belki de ilk kez CHP’yi dışarıda bırakmasının tanıkları ve aynı zamanda mağdurlarıyız; sevgisiz ama saygılı bir ilişki kurduğumuz veya kurmamız istenen, umulan, hayal edilen iktidar ile artık tümüyle mesafeliyiz. Hayırsız evlat sıfatımızın tescili yenilenmiş oldu.

CHP özelinde ve muhalefet genelinde, bu sözleşmenin tamamen eriyip gitmesini, efendi ve uslu davranma mecburiyetinin sona erişini tam da bu nedenle kutlamak gerekir: Artık insanlar istenmediği, horlandığı, itilip kakıldığı bir evin duvarlarını tutmak zorunda değil. Mesela örgütlü boykot birkaç ay öncesine kadar hayal edilemezdi çünkü hiç kimse, evin “bütçesini” sarsacak kadar ileri gitme cesaretine sahip değildi. Bugün tüketimin motoruna kısa devre yaptırmak, en azından hayal ve tasavvur edilebilecek bir harekettir: Denenmiştir ve sonuçlarından bağımsız olarak, sadece denenmesiyle önemlidir.

Devam etmeye cesareti olanlar için bir ek

19 Mart’ı izleyen günlerdeki sokak hareketleri üzerine ne söylendi ne yazıldı, doğrusu çok takip etmedim ama “Yükselen seküler/yeni milliyetçilik” nağmesinin sesini her yerde bir şekilde işittim. Bana biraz 2013 yazından sonra patlayan gençlik analizlerini; o analizlerdeki yeni, yepyeni, kavranması neredeyse imkansız, öngörülmesi de olanaksız bir gençlik cevherine denk gelinmesinden duyulan şaşkınlığa bulanmış sevinci hatırlatıyor: Gezi, Özal çocuklarının silkinişiydi; benzeri görülmemiş bir bilinç sıçramasıydı.

12 yıl sonra şimdi de “’Bir cacık olmaz’ dediğimiz gençler ayaklandı, görüyor musun azizim?” renginde yaş kuşağı resimleri boyanınca insan biraz sıkılıyor. Herhalde sorun, demografik açıdan bereketli bir gençlik tarlası olmamıza rağmen, hakim kültürümüzün bir tür gerontokrasi olarak şekillenmiş olmasındadır. Sonra herhangi bir toplumsal olay patladığında ve gençler burada görüldüğünde, aynı incelemeleri duyarız: Aptal gençler, o kadar da aptal değilmiş; üstelik Z kuşağı, düşündüğümüzün ötesinde milliyetçiymiş.

Fakat gençlerin milliyetçileştiği/sağcılaştığı konuşulurken, bu yeni-nesil-milliyetçiliğin ne kadar “sola” eğilerek büyüdüğü nedense hiç söz konusu olmuyor. Bir sol-milliyetçi sentezden söz etmiyorum – ki çok uzak olmayabilir – ama milliyetçilik, en azından benim bildiğim kadarıyla tarihinde olmadığı kadar “solcu” kokuyor: Sendikacı öldürdüğü kayıtlı bir gelenekten gelen Ümit Özdağ’ın fabrikadaki grevleri destekleyişini, Türk işçisinin hakkını savunmaktan söz etmesini görmüştük. Benzer bir “sol” duyarlılık, Tamgatürk’ün hazırladığı ve Türkiye’de kuşaklar arasındaki çekişmelerin ve anlaşmazlıkların, 1970’lerden beri emek verimliliği ve reel ücretler arasındaki kopuşu tekrar ettiği gibi savların dile getirildiği – bence gerçekten güzel hazırlanmış – dosya haberde de saklı. Genç kuşaklar üzerinde etkili olan veya olduğu/olacağı varsayılan herkes, biraz “soldan” gitmek zorundadır artık: Toplumsal eşitsizlikleri ifşa etme ve en azından “makul” bir düzeye indirme çabası içinde olmayan hiçbir hareket, yeni nesiller için cazip olamayacaktır.

Nihal Atsız, 1960’ların sonundaki bir yazısında, üniversiteli gençlerin solculuğa meyletmesini onların hayat terbiyesinin gevşekliğine, yaşamın zorluklarına alışkın olmamalarına bağlamış; örtük olarak düzenin değil, gençlerin bozuk olduğunu söylemişti. Ne yakın ne uzak gelecekte, hiçbir milliyetçiden buna benzer sözler işitmeyeceğimize inanıyorum: Artık hiç kimse, kolay kolay, var olan düzeni övme veya makul göstermeye çalışmayacak çünkü basitçe, mızrak çuvala sığmıyor. İşte bu çuval, mukadder günlerin tanığı, hatta müjdecisi: Geleceğin dünyasında ve Türkiyesinde solun hissesinin ne kadar büyük olacağını, içindeki mızraklara kazınmış ve bugün özellikle gençlerin dile getirdiği taleplerden anlayabiliriz. Her türlü eşitlikçi ve kamucu tasarının zaferi, bu mızrakları ne kadar ileriye, hangi kuvvetle, nasıl atacağımıza bağlı olacak.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu