Demokrasi ve SolDünyaPolitikaToplum ve Siyaset

Türkiye’de ve Dünyada Modernliğin Krizi ile Karşı-Modern Siyasal Düzenin İnşası – Kemal Büyükyüksel

Modernlik, bireysel özgürlük, eşit yurttaşlık ve seküler kamusal alan vaat ederken, yerleşik cemaat yapıları, otoriter gelenekler ve eski türden hiyerarşik kimlik sistemleriyle çatışıyor. İşte bu çatışma, her toplumda kendi biçiminde karşı-modern bir dalga yaratıyor. Ve bugün bu dalganın taşıyıcısı olan reaksiyoner hareketler birçok yerde benzer karakterli anti-modern tekno-muhafazakar otoriter düzenler inşa etmeye çalışıyorlar.

Günümüz Krizinin Tarihsel Derinliği

Bugün Türkiye’de yaşanan kriz, sadece siyasal otoriterleşme ya da ekonomik istikrarsızlıkla sınırlı değil. Aynı zamanda kamusal aklın çöküşü, laiklik ilkesinin aşındırılması, kurumsal hukukun erimesi, yurttaşlık fikrinin yerini aidiyet temelli kimliklerin alması ve entelektüel kamusal alanın daralmasıyla birlikte çok katmanlı bir toplumsal-siyasal gerilemeye işaret ediyor. Bu süreç, sekülerliğin kamusal hayattan tasfiyesi, hukukun araçsallaştırılması, eğitim sisteminin bilimden koparılması, kadınların kazanımlarına yönelik sistematik saldırılar ve muhalefetin kriminalize edilmesi gibi başlıklarla kendini gösteren çok yönlü bir rejim dönüşümü.

Bu kriz, yalnızca bir yönetim biçiminin değil, bir uygarlık yöneliminin de sorgulanmaya açıldığı bir dönüm noktası.

Üstelik bu kriz, yalnızca var olan kurumsal yapıların sarsılmasıyla sınırlı kalmıyor, aynı zamanda karşı-modern cepheyi tahkim etmeye yönelik kapsamlı bir siyasal hamlenin yürürlükte olduğuna işaret ediyor. Sadece geçmişin kazanımlarının çöküşü değil, yeni bir siyasal-toplumsal rejimin inşasına dönük bir kırılma anı yaşanmakta. Muhalefete yönelik baskılar, yargı gücünün siyasal aygıt haline getirilmesi, seküler yaşam tarzlarının hedefe konması gibi gelişmeler bu yeni düzene giden yolun taşlarını döşüyor. Dahası, bu süreç yalnızca klasik muhafazakar ya da İslamcı kesimlerle sınırlı kalmayıp, Kürt siyasetinin kimi parçalarını da içine alacak şekilde “yeni bir rejim koalisyonu” kurma arayışına dönüşüyor. Bu da krizi sadece bir çözülme değil, tarihin yönünü değiştirme niyeti taşıyan bir yeniden kuruluş projesi haline getiriyor.

Bir yandan da, bu siyasal kriz sadece bugünün bir meselesi değil. Türkiye’nin siyasal ve toplumsal kırılmalarına bakıldığında, aslında 19. yüzyıldan bu yana süregelen bir eksen çatışmasının güncellenmiş halini görüyoruz. Bu çatışma, modernleşme süreciyle birlikte şekillenmiş olan siyasi ve toplumsal değerlerin, tarih boyunca farklı biçimlerde karşılaştığı dirençlerin ve itirazların yeniden üretilmesinden ibaret değil. Aynı zamanda, modernliğin içerdiği çelişkilerin, eksiklerinin ve dışlayıcılıklarının hem siyasal hem toplumsal düzeyde nasıl istismar edildiğine dair de bir kriz.

Bir yanda, bütün eksikliklerine, kusurlarına ve zaman zaman otoriter yapısına rağmen, kamusal akla, kurumsal yapıya, hukuka, eğitime, toplumsal ilerlemeye ve laikliğe yaslanan bir modernleşme süreci var. Bu çizgi, tarihsel olarak çoğunlukla merkezi devlet eliyle şekillendirilmiş olsa da, yalnızca belirli bir sınıf, cinsiyet ve dini arkaplanla tanımlanan bir etnik Türk kimliğiyle sınırlı kalmamış, zaman içinde farklı sınıfsal, cinsel, dini veya etnik kimlikteki başka aktörlerin de katılımıyla sorgulanmış ve yeniden inşa edilmiş bir çerçeveye dönüşmüştür.

Kürtler, Aleviler, işçiler, feministler, dindarlar, dini azınlıklar, LGBT+’lar dahil olmak üzere bu modernleşmenin içinde kendine zamanla yer bulan, onu sahiplenen ve dönüştüren hem soldan hem sağdan çok sayıda aktör ortaya çıktı. Özellikle Kürt hareketinin bir kanadı da bu evrensel modernleşmeci mirasla eleştirel sahiplenici bir ilişki kurmuş, kimi zaman bu hattın parçası olmuş, kimi zaman dışına düşse de onunla diyalog içinde kalmıştır. Sekülerlik, kadın hakları, örgütlü mücadele gibi kavramlar üzerinden üretilen yeni siyaset biçimleri, yalnızca Türk modernleşmesinin uzantısı değil, modernliğin bu coğrafyadaki çok katmanlı dönüşüm sürecinin parçaları.

Tüm bu çerçevede, günümüzde yaşanan krizleri sadece güncel siyasal figürler, politik tercihler veya konjonktürel gerilimlerle açıklamak gerekli olsa da yeterli değil. Daha derinde yatan mesele, modernliğin tarihsel kazanımlarını nasıl kavrayacağımız, eleştirip nasıl dönüştüreceğimiz ve nihayetinde nasıl sahiplenip yeniden kuracağımız meselesi.

Türk Modernleşmesinin Kapsamı ve Çelişkileri

Türkiye’de modernleşme süreci, başından itibaren sadece teknik veya kurumsal bir reformlar dizisi değil, aynı zamanda dünyanın diğer yerlerindeki gibi bir toplumsal dönüşüm süreci olarak şekillendi. Kamusal aklın inşası, kurumsallaşma, laiklik, kadınların kamusal yaşama katılımı, eğitimin yaygınlaştırılması ve yurttaşlık bilincinin geliştirilmesi gibi temel hedefler, bu sürecin taşıyıcı unsurları oldu. Elbette ki bu süreç, her zaman pürüzsüz ya da tümüyle kapsayıcı değildi. Zaman zaman otoriterdi, merkeziydi, dışlayıcıydı. Ancak yine de Türkiye’de bugüne dek var olabilmiş rasyonel, örgütlü ve dönüşüm kapasitesi olan yegane siyasal çerçeve, bu modernleşme mirası üzerinden kuruldu. Yani tüm kusurlarına rağmen, bu çerçeve bir ilerleme tahayyülü sunabildi.

Üstelik bu modernleşme hattı, çoğu zaman düşünüldüğünün aksine yalnızca “Türk” kimliğiyle sınırlı kalmadı. Kürtler de dahil olmak üzere, farklı toplumsal kesimler bu sürecin bir parçası haline geldi. Bazen çatışmacı, bazen destekleyici bir hattan, Türkiye’deki modernleşme sürecinde temel ahlaki ve siyasi değerlerin gerçekleştirilmesi için hangi adımları atmanın daha doğru olabileceği hakkında çok boyutlu tartışmalar yapıldı. Kürt modernleşmesi olarak adlandırılabilecek bir dinamik de, zaman zaman bu sürece eklemlenerek, zaman zaman da ondan ayrı bir patikada ilerleyerek varlık gösterdi. Özellikle Kürt hareketinin bir kanadı, sekülerlik, kadın hakları, örgütlü mücadele gibi evrensel modernleşme değerleriyle ilişki kurarak, kendi içinden ilerici bir siyasal çizgi üretebildi.

Bu çok katmanlı yapı, modernleşmeyi hem kurucu hem tartışmaya açık bir zemin olarak düşünmeyi mümkün kılıyor. Bir yandan modernleşme, bu topraklarda eşit yurttaşlık fikrini, kamusal eğitimi ve kurumsal hukuk düzenini mümkün kıldı. Öte yandan, dünyanın diğer yerlerindekine benzer bir karakteristik taşıyarak otoriter yapılarla iç içe geçmiş olması, yer yer tek tipleştirici politikalar üretmesi, etnik ve inanç temelli farklılıkları tanımakta zorlanması gibi nedenlerle eleştirildi. Ancak burada kritik olan şudur:

Modernleşmenin çelişkileri onu mahkum etmeyi değil, eleştirel biçimde sahiplenerek dönüştürmeyi gerektirir.

Zira modernlik zaten doğası gereği tamamlanmamış, kendini sürekli içeriden yeniden sorgulayan ve geliştiren bir fikirdir. Dolayısıyla Türk modernleşmesini “kusurlu” diye yargılarken, onu evrensel modernleşme deneyimlerinden ayrılan bir hatalı rotadaymış gibi resmetme riskine yol açabilir. Halbuki aksine, bu çelişkiler modernliğin her yerde yaşanış biçimine benzer şekilde gelişen evrensel dinamiklerinin Türkiye bağlamında aldığı özgül biçimlerdir. Erken dönem Kemalist modernleşme süreci, bu anlamda çağın evrensel modernleşme hareketleriyle son derece benzer bir karakteri, bu toprakların koşullarına uygun bir biçimde taşıyordu.

Tam da bu nedenle, Türk modernleşmesine salt mahkum edici bir pozisyondan yaklaşmak, aslında onun içinde barındırdığı ilerici potansiyelleri de göz ardı etmek anlamına gelir. Bugün hala laiklik, kadınların kamusal hayattaki yeri, bilimsel eğitim, yurttaşlık bilinci gibi konuların taşıyıcı zemini bu modernleşme süreci. Bu zemini yok saymak, onunla hesaplaşma adına topyekün reddiye üretmek, hem tarihsel olarak körlük hem de siyasal olarak tehlikeli bir tasfiyecilik anlamına gelir.

Karşı Cephelerin Tarihsel Sürekliliği

Modernleşmenin bu çok katmanlı, tartışmalı ama dönüştürücü süreci elbette yalnızca destekle karşılanmadı. Tam tersine, bu hatta karşı oluşan ve farklı toplumsal eğilimlerin zemin hazırladığı, kimlik ve çıkar gruplarının oluşturduğu heterojen ama birleşik bir karşıt cephe, uzun zamandır varlığını sürdürüyor. Üstelik bu cephe yeni bir olgu değil. Türk modernleşmesinin en erken evrelerinde dahi verilmeye başlanan reaksiyoner tepkilerin güncellenmiş halleri, tarih boyunca karşımıza farklı şekillerde yeniden çıktı.

19. yüzyılda Tanzimat ve Islahat Fermanları gibi dönüşümlere, sonrasında Meşrutiyetçi fikir akımlarına karşı gösterilen direniş ne kadar sistematikse, Cumhuriyet döneminde de modernleşme yönündeki reformlara karşı geliştirilen tepkiler de benzer bir sosyopolitik damar üzerinden şekillendi. Her dönemde bu karşıtlık farklı biçimlerde kendini gösterdi. Cumhuriyet öncesinde mutlakiyetçiler ve padişah yanlıları ile meşrutiyetçiler arasındaki ayrımda, Jön Türkler’e ve devamındaki İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı konumlanan monarşist çevrelerde, hatta 1918 sonrası İtilaf Devletleri ve padişahla işbirliği içinde Ankara Hükümeti’ne karşı saf tutan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın bir kesiminde bile bu yönelimi görmek mümkündür. Bu damar daha da eskiye, ulema-saray ittifakının yenilik hareketlerine gösterdiği direnişe kadar götürülebilir.

Günümüzde farklı biçimlere bürünse de, bu karşıtlık hattı hala etkili. Çünkü dünyanın doğal dinamik hali, sürekli bir devinim ve dönüşüm halinde yerleşik yapıları sarsmaya devam ediyor. Bugün bu hattın içindeki grupların tümünü kapsamak mümkün olmasa da, İslamcı, muhafazakar, etnik, liberal ya da yerel katı gelenekçi anlatılar bu cephede zaman zaman ortak bir zemin bulabiliyor. Bu anlatıların çeşitliliğine rağmen ortak noktaları, Cumhuriyet’in ve onu önceleyen modernleşme sürecinin sekülerleştirici, rasyonelleştirici, kamusallaştırıcı ve ilerlemeci zeminine karşı pozisyon almak ve onun yerine gelenekselci bir toplum anlayışını hakim kılma arzusu taşımak.

Bugüne kadar dönüşerek gelen bu siyasal akımların her biri, kendi bağlamlarında belli ölçülerde tartışılabilir, hatta yer yer haklı eleştiriler barındırabilir. Ancak bu karşıtlıkla kendini tanımlayan odakların oluşturduğu siyasal yönelim, pratik siyasette birçok durumda geçmiştekilere benzer bir şekilde, anti-modern, anti-laik ve anti-kamusal bir birikime dönüşmüştür. Bu da yalnızca modernleşme sürecinin eksiklerini veya dışlayıcı yanlarını eleştiren değil, kamusal ilerleme fikrinin bütününe karşı yönelen bir siyaseti doğuruyor ve besliyor.

İşte tam da bu noktada tarihsel bir körlük devreye giriyor. Modernleşmenin tüm çelişkilerine rağmen beraberinde getirdiği kurumsal akıl, eşit yurttaşlık, kadınların kamusal yaşama katılımı, laik hukuk gibi kazanımlar, bu toptancı karşıtlığın gölgesinde değersizleştiriliyor. Oysa bu yapısal dönüşüm yalnızca Jön Türklerin ya da Cumhuriyet kadrolarının eseri değil, aynı zamanda onların yanında, karşısında veya sınırında duran toplumun farklı kesimlerinin uzun mücadeleleriyle beraber inşa edilmiş bir ortak tarihin ürünü. Evrensel insanlık mücadelelerine de bağlanan bu süreci yok saymak, aslında alternatifi olmayan bir siyasal boşluk yaratmak demek, ve bu boşluğu dolduran, çoğu zaman gelenekselci, otoriter, irrasyonel bir siyasal atmosfer oluyor.

Modernliğin Küresel Kaderi: Hindistan ve ABD Örnekleri

Türkiye’de yaşanan bu karşı-modernleşme dinamikleri, yerel tarihsel koşullarla şekillense de, aslında küresel bir tarihsel döngünün parçası. Bunu anlayabilmemiz, bugünü yorumlayabilmek için de kritik bir nokta. Modernleşmeye ve toplumsal dönüşümlere yönelik bu türden reaksiyonlar, yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Modernleşme her yerde, beraberinde dönüşüm, eşitlik ve sekülerlik gibi ilerici değerleri taşırken, aynı zamanda yerleşik düzenleri, kimlikleri ve güç ilişkilerini sarstığı için güçlü bir tepki üretti. Bu tepki, farklı ülkelerde farklı şekillerde tezahür etse de, altında yatan yapı çok benzer. Modernliğe karşı, nostaljik, kimlik temelli, tepkisel bir siyasal seferberlik.

Bu çerçevede en dikkat çekici örneklerden biri Hindistan. Bağımsızlık sonrası dönemde Jawaharlal Nehru’nun öncülüğünde şekillenen laik, bilim temelli, planlamacı modernleşme süreci, Hindistan’da uzun yıllar toplumsal ilerleme ve seküler hukuk temelinde bir ulus inşa etmeyi hedefledi. Ancak bugün ülke, bu değerlerin karşısında konumlanan Hindutva ideolojisiyle biçimlenen Hindu milliyetçiliğinin etkisi altında. Bu yeni hegemonya, dini kimliği yeniden merkeze alırken, modernleşmenin laiklik, çoğulculuk ve evrensel yurttaşlık gibi değerlerini hedef alıyor. Fakat ilginç biçimde, bunu yaparken teknolojiyi, gözetim araçlarını ve modern iletişim tekniklerini son derece ustaca kullanıyor. Ortaya çıkan şey, modernliğin dışsal biçimlerini korurken, onun içerdiği ilerici değerleri tasfiye eden modernlik karşıtı bir siyasal yapı oluyor.

Benzer bir süreç, farklı bağlamda da olsa, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanıyor. 1960’lardan bu yana kültürel ve siyasal olarak ikiye bölünmüş olan Amerikan toplumu, son yıllarda bu bölünmenin daha da keskinleştiği bir döneme girdi. Bir yanda daha şehirli, seküler, çokkültürlü ve ilerici değerleri benimseyen gruplar, diğer yanda daha kırsal, dindar, “sahici halk” olduğunu iddia eden muhafazakar blok. Donald Trump’ın yükselişi, bu ikinci bloğun sistemden dışlanmışlık hissini ve “elit karşıtı” öfkesini siyasal bir güce dönüştürdü. Bu hareket, görünürde kurumsal siyaseti, akademiyi ve medya elitlerini hedef alsa da, arka planda yüksek teknoloji, sosyal medya ve yapay zeka destekli bir karşı-modernlik projesine dönüşerek ilerliyor. Böylece anti-entelektüel ama dijital olarak son derece donanımlı bir siyasal reaksiyon, ABD’nin siyasi mimarisini dönüştürmeye başladı.

Bu örneklerin her biri, modernleşmenin yalnızca teknik değil, aynı zamanda kimliksel ve kültürel bir dönüşüm anlamına geldiğini gösteriyor.

Modernlik, bireysel özgürlük, eşit yurttaşlık ve seküler kamusal alan vaat ederken, yerleşik cemaat yapıları, otoriter gelenekler ve eski türden hiyerarşik kimlik sistemleriyle çatışıyor. İşte bu çatışma, her toplumda kendi biçiminde karşı-modern bir dalga yaratıyor. Ve bugün bu dalganın taşıyıcısı olan reaksiyoner hareketler birçok yerde benzer karakterli anti-modern tekno-muhafazakar otoriter düzenler inşa etmeye çalışıyorlar.

Bu dalga, modernleşmenin dışladığı ya da marjinalleştirdiği grupların tepkisini taşısa da, çoğu zaman yeni, eşitlikçi, demokratik bir siyasal tahayyül sunmak yerine, geçmişe dönük, baskıcı ve kolektif aidiyetlere dayalı bir düzen özlemiyle hareket ediyor.

Neoliberalizmin Krizi ve Boşluğun Yarattığı Zemin

Modernliğe yönelen bu küresel tepkilerin yalnızca kimliksel ve kültürel nedenlerle şekillendiğini düşünmek eksik kalır. Bu hareketlerin yükselmesinde neoliberal kapitalizmin yapısal krizinin de belirleyici bir rolü var. Son kırk yılda, devletin sosyal işlevlerinin piyasaya terk edilmesi, kamu hizmetlerinin tasfiyesi, gelir eşitsizliğinin derinleşmesi ve güvencesizliğin yaygınlaşması, çok geniş toplum kesimlerinde büyük bir öfke, güvensizlik ve kayıp duygusu biriktirdi.

Modernleşmenin ilerleme vaadi, neoliberal çağda kitlesel dışlanmaya dönüştü. İnsanların kamusal kurumlara güveni sarsıldı, eğitimden sağlığa kadar birçok alanda birey yalnızlaştırıldı. Devletin yurttaşına yönelik eşitlikçi yükümlülüğü yerini, piyasa içi rekabetin acımasızlığına ve bireysel kaderciliğe bıraktı.

Modernleşmenin vaat ettiği eşitliği neoliberal kapitalizmin yarattığı düzen sunamayınca, bu boşluğu başka türden siyasal vaatler doldurmaya başladı: gelenek, kimlik, maneviyat, “sahici halk”, “gerçek millet”.

İşte bu noktada, SSCB’nin çöküşüyle tam da solun tarihsel olarak çok ağır bir darbe aldığı bir dönemde, geçmişe dönük, nostaljik ve popülist kimlik temelli güvenlik vaatleri, hızla örgütlenebilir ve duygusal olarak karşılık bulabilir bir siyasal güce dönüştü. Bu vaatlerin taşıyıcıları, modernliğin hatalarını ya da eksiklerini giderme derdinde değil. Tam tersine, bu hataları istismar ederek onun tüm kurucu değerlerini tasfiye etme yönünde hareket ediyorlar.

Otoriter, cemaatçi ve hiyerarşik yapılar, “Batılılaşma başarısız oldu” veya “Geleneğe geri dön” söylemiyle yeniden meşrulaştırılıyor. Bu da siyasal alanı, ilerici dönüşüm ihtimalinden iyice uzaklaştırıyor.

Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz siyasal kırılma, yalnızca modernliğin çelişkilerinden değil, aynı zamanda neoliberalizmin kurumsal ve ideolojik çöküşünün modernleşmenin mirasını tahrip ederek ürettiği boşluktan kaynaklanıyor. Bu boşluk, ne teknik reformlarla ne de sembolik jestlerle doldurulabiliyor. Boşluğu dolduran şey, çoğu zaman otoriter, kolektivist ve geçmişe dönük bir siyasal tahayyül oluyor, ki bu tahayyül, özgürlüğü değil, itaati vaat ediyor.

Postmodern Söylemlerin Araçsallaştırılması

Modernleşmeye karşı oluşan bu siyasal cephe yalnızca muhafazakarlık, din veya nostaljiyle sınırlı değil. Son yıllarda bu karşıtlığın söylemsel meşrulaştırılmasında postmodern teorilerin seçici ve araçsal biçimde kullanılması dikkat çekiyor. Aslında modernliğin içerdiği çelişkileri eleştiren, büyük anlatıları ve evrensel hakikat iddialarını sorgulayan postmodern düşünce, başlangıçta aydınlanmanın kör noktalarını görünür kılmak gibi önemli işlevler üstlenmişti. Ancak bu eleştirel potansiyel, birçok bağlamda başkaları tarafından eleştiri olmaktan çıkarılıp yıkıcı bir tasfiye aracına dönüştürüldü.

Bugün postmodernizmin sunduğu kavramlar (büyük anlatı karşıtlığı, çoğul hakikat anlayışı, yerelliğin vurgulanması) bazı aktörlerce, kamusal aklı, seküler hukuku ve evrensel insan hakları fikrini geçersizleştirmek için kullanılabiliyor.

“Modernlik zaten dışlayıcıydı” söylemi, çoğu zaman modernliğin ilerici dinamiklerini değil, eşit yurttaşlık fikrini, bilimsel düşünceyi ve seküler kamusal alanı hedef almak için devreye sokuluyor. Böylece modernliğin yapısal sorunlarıyla hesaplaşmak değil, onun yerine irrasyonel, dogmatik ve cemaat temelli düzenleri ikame etmek meşru gösteriliyor.

Bu araçsallaştırma, yalnızca entelektüel bir pozisyon değil, siyasal alanın yeniden düzenlenmesine doğrudan katkıda bulunuyor. Kamusal alanda akla dayalı tartışma yerine “duyguların ve kimliklerin üstünlüğü”, kurumsal denge yerine “yerel değerlerin dokunulmazlığı”, eşit yurttaşlık yerine “toplumsal aidiyetin önceliği” geçiriliyor. Böylece bireysel özgürlük ve seküler hukuk gibi kazanımlar, “Batı’nın dayatması” veya “elitlerin projesi” gibi gösterilerek meşruiyet dışı ilan ediliyor.

Bu çarpık kullanım biçimi, eleştirelliği öldürürken yerine geçirilecek şeyin ne olacağına dair bir öneri de sunmuyor. Böylece modernleşmenin dönüşüm gücü tıkanıyor, ama onun yerine inşa edilen düzende ne kamusal eşitlik, ne özgürlük, ne de evrensel bir insanlık tasavvuru bulunuyor. Postmodern düşüncenin içinden türeyen bu eleştiri biçimi, sonuçta geriye dönüşü bir tür felsefi özgürlük gibi pazarlayan ama aslında otoriter, kapalı ve kolektif aidiyeti kutsayan bir siyasal iklime kapı aralıyor.

Modernliğe dair haklı eleştirilerin, özellikle akademik çevrelerde nasıl sistematik olarak ilerlemeye, akla ve sekülerliğe karşı bir “suçlama dili”ne dönüştüğü, bu suçlama dilinin de halkı değil, genelde popülist liderleri güçlendirdiği göz ardı edilemez. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, ne koşulsuz bir modernlik övgüsü ne de eleştiri kisvesiyle yürütülen topyekün bir tasfiye girişimi. İhtiyaç duyulan, modernliğin iç çelişkilerini tanıyan ama onun mirasını da yitirmeyen, eleştirel ama kurucu bir yeniden düşünme zemini.

Eleştirel Sahiplenme, Geleceği Kurma İradesi

Bugün Türkiye’de yaşanan siyasal krizler, yalnızca aktüel siyaset düzeyinde değil, tarihsel bilinç, kamusal tahayyül ve ideolojik yönelim düzeyinde bir çöküşle iç içe geçmiş durumda. Modernleşmenin tüm kusurları ve dışlayıcı yönleri üzerinden yapılan eleştiriler, birçok başka yerde olduğu gibi çoğu zaman onun dönüştürücü ve ilerici kazanımlarını da beraberinde tasfiye etme eğiliminde. Böylece geçmişin, bugünün ve geleceğin bir arada düşünülmesini mümkün kılacak zemin hızla erozyona uğruyor.

Bu noktada meselemiz, Türk modernleşmesini, Kemalizm’i ya da Cumhuriyet elitlerini tartışmadan kutsamak değil. Mesele, onların bu tarihsel süreçte inşa etmeye çalıştığı dünyayı, bütün eksiklerine rağmen, toptan reddetmenin bizi nasıl bir siyasal ve toplumsal çöküşe sürükleyebileceğini fark edebilmekte. Zira bugün hala kamusal aklı, eşit yurttaşlığı, laikliği, bilimsel düşünceyi ve örgütlü ilerlemeyi taşıyan tarihsel kurumsal miras, bu modernleşme çizgisine dayanıyor.

Eğer bu tarihsel zemin tamamen tasfiye edilirse, onun yerine gelecek olan şey ilerleme değil, çöküş oluyor. Türkiye’de, ve aslında dünyada, modernleşme, tüm çelişkilerine rağmen kamusal aklın ve kurucu toplumsal sözleşmenin en güçlü dayanağı. Bu dayanaktan kopmak, yalnızca geçmişle değil, gelecekle de bağları koparmak anlamına geliyor.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan, ne reaksiyoner bir aklayıcı modernlik yüceltisi ne de tasfiyeci bir karşıtlık. Gereken şey, modernleşmeyi tam da kendi doğasına uygun biçimde eleştirel ama yapıcı bir sahiplenişle yeniden kurabilmek, onu sorgulayarak ama onun üzerine inşa ederek ileri taşımak. Geçmişi topyekün reddetmek yerine, onun içindeki kazanımları sahiplenmek ve onlarla geleceğe dair yeni siyasal ve toplumsal tahayyüller kurmak mümkün. Cumhuriyet’i, kurucularını ve onun da öncesinde yaşanan modernleşme sürecini sahiplenmek yerine fikirsel ve kurumsal olarak imha etmek ise bu ihtimali, ve bununla birlikte eşit yurttaşlık, seküler yaşam, demokrasi ve kurumsal hukukun ayakta kalma şansını da yok ediyor.

Bu noktada Kürt modernleşmesinin Türk modernleşmesiyle kurduğu hem iç içe geçmiş hem de gerilimli ilişkiyi hatırlamak da önemli. Zira bu süreç yalnızca bir “Türklük projesi” değil, bu topraklarda sekülerlik, eşitlik, kamusallık ve eleştirel düşünce zemininde birlikte yaşama iradesinin tarihsel kanallarından biri. Bu kanalların kapanması, yalnızca belirli bir kimliğin değil, ortak bir gelecek ihtimalinin de tasfiyesi anlamına gelir.

Bugün, sorgusuz kutsamak ile topyekün reddiye arasında sıkışan bir siyasal kültürün ötesine geçmek gerekiyor. Mesele, modernliği tamamlanmamış, ve belki de hiç tamamlanmayacak, kendini eleştirebilen bir düşünce olarak görmek ve ona o gözle yaklaşmak. Bu yaklaşım, geçmişi daha iyi anlamayı, bugünü daha açık görmeyi ve geleceği daha cesur kurmayı mümkün kılar. Nitekim aydınlanmacı ve modern düşüncenin, eleştirel aklın ve kurucu tahayyülün yeniden yeniden düşünülmediği bir zeminde ayakta kalması da mümkün değil. Bunlara bugün sahip çıkmak yalnızca bir entelektüel görev değil, aynı zamanda tarihsel ve siyasi bir sorumluluktur.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu